Ağaç kelimesi ağmak’tan geliyor. İnsan gökyüzüne çevirdiğinde bakışlarını evrenin, yıldızların, güneşin, ayın enerjisinin, ışığının ağaçların dalları ve yapraklarının üstüne ağdığını düşünmüş olmalı. Ya da biz atmosferin başka bir katının ağaç dallarından oluştuğunu düşünebiliriz; insanı gölgeleyen, koruyan, onu gökyüzüne, yıldızlara ulaştıracak ilk basamak. Dileklerimizi, dualarımızı yukarılara emanet edecek ilk aracı.

Ağaç, hayat kadar kadim. Hayat ağacı inanışı buradan geliyor olmalı. Ağaç kültü ile ilgili bütün semboller hayat ağacından kaynaklanıyor. Şaman davullarına baktığımızda davulları dikey olarak ortadan bölen ana eksen “kutsal sütun”, “göğün direği” hayat ağacının en başta gelen sembolü. Kayın ağacının kabuğundan hazırlanan şaman davullarındaki en temel obje, yer altı, yeryüzü ve gökyüzünü birleştiren bu sütun. Eski Türk inanışında hayat ağacı, hayat bahşeder ve üç âlemi birbirine bağlar, bu ağaç ebediyen canlıdır. [1]

Ağaç, insan kadar büyük bir kelime. Her insan nasıl biricik ve tek ise her kayın diğerlerinden, her çınar da diğer çınarlardan farklı. Her biri bedeninin haritasıyla diğerinden ayrılır. Yan yana dikili ve aynı türden de olsalar, ışığı alış açıları, maruz kaldıkları darbeler, bedenlerine dokunan insanların ellerinden geçen enerji, şahit oldukları aşklar, ölümler, kazalar, budanmalar her birinin hayat hikayesini diğerinden ayırır, görünüşünü de. [2]

Edebiyatta, sanatın farklı dallarında karşımıza çıkan ağaçların hikayesi de birbirinden farklı. Herman Hesse’nin kayın ağaçları [3], Ahmet Haşim’in üzerine neredeyse bir mersiye yazdığı mahzun ve yalnız hurma ağacı [4], Samed Behrengi’nin Bir Şeftali Bin Şeftali’sindeki inatçı ve direngen şeftali ağacı ilk aklıma geliverenler. Edebiyatta geçen ağaçlara yakından bakalım desek buna bir ömür vermemiz bile gerekebilir. Belki de bu işin zorluğundan, yüzümü başka bir sanat dalına, sinemaya çevirdim ve bu yazıda isminde ve içinde ağaç geçen üç filme odaklanmak istedim.

Ömer Kavur’un 1991 yapımı Gizli Yüz filminde hikâye ana erkek karakterin “ben ağaçları çok severim” cümlesiyle açılır. Genç adam hayatının en güzel iki yılında, İstanbul’da her gün sabah kestane ağaçlarının altlarından geçerek bir eve gider. Her gece pavyonlarda insan yüzlerini fotoğraflar, negatifleri banyo eder ve sabahına fotoğrafları ondan satın alan kadına götürür. Kadına göre, her insan yüzü okunmayı bekleyen bir haritadır. Kadın tam olarak açıklamadığı ama kederli bir yüzü arar. Arayış, rüya, uyku, yüzler, yüzlerde çizilen kaderler, saatler ve zaman üzerine kurulu metaforlarla yüklü bir film bu. Rüyalar çalınır ve biz bu rüyaları ararız, bulamayız; çünkü tam olarak neyi aradığımızı bilmeyiz. Gizli bir yüzü ararız, o bulamadığımız yüz belki de Tanrı’nın yüzüdür. Senaryosu Orhan Pamuk’a ait film, tasavvufî inanışla gündelik insanın basit hayatını modern bir anlatıda birleştirmeye çalışıyor. [5]

Film boyunca ağaçlar, şehrin, kasabanın, köyün peyzajında yer alıyorlar. Filmin başı ve sonu ağaçlara yaslanıyor. Oysa konunun birebir ağaçlarla ilgisi yok; yokmuş gibi duruyor. Ağaçlar sabit duruyorlar, bizi yüzyıllarca gözetliyorlar, bizden çok daha fazlasını biliyorlar. Sadece biliyoruz demiyorlar. Büyük bir parkta geçiş yolundaki sıralı, yoğun ağaçların dalları, yapraklarıyla açılan film, ana karakterin ayrılmak üzere olduğu kasabaya son kez bakarken yüzünü döndüğü devasa yalnız bir ağaç sahnesiyle kapanır.

Ağaç, kasabalar bize ister istemez Nuri Bilge Ceylan filmlerini de hatırlatır. Ahlat Ağacı (2018) babalar ve oğullar arasındaki; geçmiş, gelecek arasındaki o kaçınılmaz birlikteliği, ahlat ağacını merkeze koyarak kökler, beden ve dallar arasında uzayıp giden yazgıyı düşündürtür.

Filmin ana karakteri Sinan kendisini ve babasını kasabadaki o yalnız, çirkin, eğri büğrü ağaçlara benzetir. Filmde ahlat ağacı merkezidir elbette ve onunla ilgili daha derinlikli okumalar yapılabilir. Ama benim filmin en sevdiğim sahnesi Sinan ve liseden arkadaşı Hatice’nin karşılaştığı andır. Bedenleri iki insanı saklayacak kadar geniş, kovuklu, çınar ağaçlarının altında geçen bölümde, esen rüzgârla dalgalanan Hatice’nin saçları ağaçların yapraklarıyla, onun sancılı, hüzünlü yüzü çınarın kendine has açık-koyu yeşilli grili haritalı gövdesiyle bütünleşir. Çınar belleğinde sakladığı Haticeleri sızdırır gövdesinden ve o anki Hatice’yle bütünleşir tüm görüntüler. Nuri Bilge tüm maharetiyle yazgısı kasabanın dar kaderine yazılı, çıkmazda sıkışmış Haticelerin hikâyesini söker alır çınarın ağzından. Film sırf bu sahne için bile defalarca izlenebilir.

İsmini ağaçtan alan ve yine bu merkeziliği sorgulatan bir diğer film, Mecid Mecidi’nin Söğüt Ağacı (2005). Sekiz yaşında gözleri kör olan 38 yaşındaki Profesör Yusuf’un hikâyesi. Yusuf’un yaşadığı evin avlusundaki yuvarlak havuzu çevreleyen ağaçlar filmin çoğu sahnesini kuşatır. Nitekim Paris’te ameliyat olup gözleri açıldıktan sonra şöyle der Yusuf: “Dört ağacı, küçük evimi ve kitapları cennet sandım.”

Söğüt ağacının âmâ karakter için önemine gelince; körler okulunda bakması için Yusuf’a bir söğüt fidanı verirler, onunla birlikte büyür fidan, ağaç şimdi çoktan onun boyunu aşmıştır.

Yusuf’un hastanedeyken gözleri yarı gören bir arkadaşıyla yaptığı sohbette “meyvesi olmayan söğüdü neden bu kadar seviyorsun” sorusuna Yusuf söğüt ağacının onun için geçmişini ve anılarını ifade ettiğini söyler. Sonraları Yusuf’a yazdığı mektupta arkadaşı, “Sen gözlerin açıldıktan sonra, hiç söğüt ağacı gördün mü” diye sorar, “hâlâ sana şans getiriyor mu?”.

Yusuf’un gözleri açıldıktan sonraki tecrübeleri, hayal kırıklıkları, hataları üzerine bir film bu. Hayatta yeniden doğmak ve başka bir hayatta imtihanlara düçar olmak. Bu yönleriyle Söğüt Ağacı ile Gizli Yüz arasında paralellikler kurulabilir. Hayatın bir rüya olması, hakikati ancak bu rüyadan uyandığımızda görecek olmamız. Gizli Yüz rüyada geçen bir film, Ahlat Ağacı’nın son sahnelerinde de rüya-gerçek bağıntısı kuruluyor ve ağaçlar bu üç filmde de insanın uykusuna, uyanışına eşlik ediyor. Hayat ağacı gibi; karakterlerin geçmişleri, bilinçaltları, şimdileri ve izleyenlerin zihinlerinde süregidecek geleceklerini kendisinde topluyor ağaçlar.


[1] Pervin Ergun, Türk Kültüründe Ağaç Kültü, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, 2004, s. 145, 187.

[2] Ağaçların bulundukları mekâna, koşullara göre şekillenmesiyle ilgili şu kitaba bakılabilir: Daniel Chamovitz, Bitkilerin Bildikleri: Dünyaya Bitkilerin Gözünden Bakmak, Çev. Gürol Koca, İstanbul: Metis Yayınları, 2020.

[3] Hermann Hesse, Ağaçlar, Çev. Zehra Aksu Yılmazer, İstanbul: Kolektif Yayınları, 2018.

[4] Ahmet Haşim, “Bir Ağaç Karşısında”, Gurabahâne-i Laklakan, Haz. İnci Enginün, Zeynep Kerman, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2019.

[5] Nezih Erdoğan’ın Gizli Yüz: Bir Auteur’ün Sırları ve Yolculukları yazısı:

https://tinyurl.com/gizliyuz

Orhan Pamuk’la Gizli Yüz’ün senaryosu üzerine yapılan söyleşi:

https://tinyurl.com/pamukimge


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın