She loves with love that cannot tire;

   And when, ah woe, she loves alone,

Through passionate duty love springs higher,

   As grass grows taller round a stone.

Patmore’un Hayali

Coventry Patmore’un The Angel in the House [Evdeki Melek] [1] adlı eseri, Rousier des Dames’dan alınan “Sonsuz lütuf ile Tanrı onları dünyada bir araya getirdi.” cümlesi ile başlar. Şiirin motivasyonu, Patmore’un, karısı Emily’nin mükemmel bir Viktorya kadını olduğuna inanması ve bu rol modelin herkesçe bilinmesini istemesidir. Patmore, şiiri 1854’te yazmaya başlar ve ilâvelerle 1862’ye kadar yazmaya devam eder. Şiirin bütününe hâkim olan bakış, yukarıdaki alıntıya net olarak yansır: Erkeğini mutlu etmek, ihtiyaçlarını karşılamak evdeki melek’in görevidir. Sürekli bir şeyler talep ederek emirler veren, sabırsız erkeğe katlanmak zorundadır kadın; affetmeye hazır olmalıdır hep. Kendisine sadece evinin kadını olarak bakılsa ve sevgi gösterilmese de aşkına sadık kalması ve bütün sevgisini, tutkusunu yitirmeden erkeğe sunmaya devam etmesi gerekir; çünkü meleklik bunu gerektirir. Şiirdeki itaatkâr, pasif, güçsüz, uysal, çekici, zarif, sempatik, özverili, dindar, saf ve her ânını kocasının, evinin ihtiyaçlarını bekletmeden karşılamak üzere kuran, “taşın etrafını yeşillikle bezeyebilen” bu ideal kadın, Viktorya dönemi İngilteresi’nin beklentilerini yansıtır. Peki, sadece Viktorya döneminin mi?

Patmore’un mükemmel bir eşin bütün özelliklerini gözler önüne sermek için verdiği bütün detaylar, ev hayatı ve cinsiyet rolleriyle ilgili önermeleri, bu şiirin edebi değerinden çok, tarihsel önemi ve cinsiyet ayrımlarına ilişkin ayrıntılı açıklamaları nedeniyle konuşulmasına sebep olur. The Angel in the House, yazıldığı zamanlarda görmediği ilgiyi, 20. yüzyıla yaklaşırken kadın hareketi normları tartışılmaya ve kadınlık idealleri eleştirilmeye başlandığında görür. Bu dönemlerde “the angel in the house” (evdeki melek) tamlamasına sayısız gönderme yapılır.

Woolf’un Hayaleti

Bu göndermelerin en önemlilerinden biri Virginia Woolf’a aittir şüphesiz. Woolf’un 1931’de, Kadın Hizmetleri Ulusal Derneği’nde “Kadınlar için Meslekler” [2] başlıklı konuşması, kadın ve yazın açısından tarihi bir konuşma olur. Bir kitap eleştirisi yazmak için masa başına geçtiğinde bir hayaletle savaşması gerektiğini fark ettiğini söyler dinleyicilere. Woolf, Patmore’un adını vermese de “ünlü bir şiirin kahramanından hareketle” diyerek bu hayalete “Evdeki Melek” adını vermiştir. Ünlü bir adamın romanının eleştirisini yazmaya başlayacağı sırada müthiş sempatik, son derece çekici, özverinin, becerinin timsali, tertemiz, saf ve cazibesini utangaçlığından alan bu melek, Woolf’u tutar, bırakmaz. Kulağına şöyle fısıldar: “Hayatım, sen genç bir kadınsın. Bir erkeğin yazdığı kitabı eleştiriyorsun. Sevimli ol, sevecen ol, gönül okşa, aldat; cinsiyetinin bütün inceliklerini ve ustalıklarını kullan. Kimse senin de kendine ait düşüncelerin olduğunu anlamasın. Her şeyden öte, masum ol.” Hâlbuki Woolf, “Kendi düşünceleriniz olmadan, insan ilişkileri, ahlâk ve cinsellik hakkında doğru bildiklerinizi dile getirmeden bir romanı bile eleştiremezsiniz.” fikrindedir. Oysa melek, bütün bu meselelerin kadınlar tarafından özgürce ve açıkça ele alınamayacağını söyler. Kadınlar herkesi büyülemeli, gönül almalı ve hatta başarıya ulaştıracaksa yalan bile söylemelidirler. 

Faust ile Mefistofeles’inkine [3] benzer bir mücadele başlar aralarında. Meleği öldürmek ister Woolf. Üzerine yürüyüp boğazından yakalar, onu öldürmek için türlü hamlelere girişir. “Mahkeme huzuruna çıkarılsam, gerekçem ‘nefsi müdafaa’ olurdu. Ben onu öldürmeseydim, o beni öldürebilirdi. Yazılarımın can damarını söküp atacaktı.” der ama melek öyle hemen ölmez. “Çünkü bir hayaleti öldürmek gerçeğini öldürmekten daha zordur.” Masanın başına her geçişte mücadele yeniden başlar. Woolf ne zaman meleğin kanatlarını, gölgesini ya da başının çevresindeki kutsal halkanın parıltılarını sayfanın üzerinde hissetse mürekkep hokkasını kaptığı gibi ona doğru fırlatır. Onu yok ettiğini zannettiği zamanlar bile meleğin hayaleti sessizce geri gelir. Sonunda onu öldürdüğünü düşünüp övünse de, verdiği savaş çetindir. Zaman zaman yoklar yazarı. “Evdeki Meleği öldürmek”, kadın yazınının sürekli bir uğraşı olarak algılanır Woolf’un bu değinisinden sonra.

Ya Meleksin Ya Şeytan

The Madwoman in the Attic (Tavan Arasındaki Deli Kadın) kitabında da Gilbert ve Gubar, İngiliz Edebiyatı’nda bütün makbul kadınların “melek”, azıcık da olsa kendine ait sesi olanların “şeytan” olarak karakterize edildikleri tespitini yaparlar. Berna Moran, Tanzimat romanında melek-kadının “masum, namuslu, yumuşak başlı, uysal ve kendini erkeğini mutlu etmeye adayan genç kız ya da kadın” olarak çizildiğini söyler. Ölümcül kadın (femme fatal) ise, otoriteye başkaldıran bağımsız kadını temsil değeri taşır; muhakkak okurun karşısına şeytan olarak çıkarılır. Taaşşuk-ı Talât ve Fitnat’ta Fitnat, İntibah’ta Dilaşub, Felâtun Bey ile Rakım Efendi’de Canan, Sergüzeşt’te Dilber, kanatsız melek-kadınlardır. Dilaşub, romanda kusursuz olan tek kişidir mesela. Saflığıyla, sadakatiyle, çıkarsız kişiliğiyle tanıtılır. Efendisinin yolunda kendisini kurban etmekten imtina etmez. Efendisinin yanlışlıklarını kendi canıyla öder. Karşısındaki karakter Mahpeyker de güzeldir ama yazar, “Dilaşub’un masumluk ve sadakatinin, güzelliğinin kıymetini kat-be-kat artırdığını” söyler. Oysa İntibah’taki Mahpeyker, Zehra romanının baş kahramanı Zehra, Yeryüzünde Bir Melek’teki Arife hile, yalan, entrika ve cinayetlerle anılan şeytan kadınlardır. Dönem romancısı, aradığı yeni kadını eğiterek, özgürleştirerek adeta kendine mahkûm hâle getirerek yeniden ürettiği köle ve cariyelerden kurgular. Batılı ve yenidirler, piyano çalarlar, modernleşmekte olan erkeğin hızına yetişirler ama “aşırı”ya kaçmazlar ve itaatte canlarını vermeye varacak kadar sadıktırlar. Cariye ve köleler adeta yontulup melek hâline getirerek batılışma sürecindeki toplumun rol model piyasasına sürülürler.

İkonografide, resimde, edebiyatta melek kadın imgesi, döneme bağlı olarak değişse de devam eder ve yeniden yeniden üretilir.

Melek, Sektörde…

Peki, ya iş hayatı? Piyasa koşulları, bugün artık melek evden de çıksın, kamusal alanda var olurken bütün melek özelliklerini de beraberinde getirsin istiyor. Kadını sadece evde melek olunca değil, işinde de melek olunca seviyoruz, kabul edebiliyoruz. Kurumlar, işletmeler rekabete uyum sağlamak için işgücü piyasalarında esnekliğe başvururken bu esnekliği; gel deyince gelip git deyince boyun büküp giden, kısmi veya belirli süre çalışma gibi atipik istihdam biçimlerine uygun kadın işçi imkânından alıyor.

Kamudaki melek beklentisi sadece sıkışınca işten rahat çıkarabilmek için kadın çalışan istihdam etmekle sınırlı değil elbette. Artık çalışmanın kadınsılaşmasından ve duygusal emekten bahsediliyor. Hizmet sektöründe çalışanlardan kendi duygularını yöneterek hissetmedikleri duyguları sergilemeleri, rol yapmaları ve muhataplarını ikna etmeleri bekleniyor. Woolf’un kulağına fısıldayan melek ne diyordu: “Başarılı olmak için yalan bile söyleyebilirsin.” Hegamonik erkekliğin hem kadını hem de sınıfsal olarak alt sınıf erkeği yönettiği ortamda meleklik beklentisi artık kadını aşarak bütün alt sınıflara seslenir hâle geliyor; stres, tükenmişlik, bireyin iç dengesinin bozulması gibi sonuçlarla karşımıza çıkıyor. [4] Evdeki kadının aşina olduklarıyla artık kamusal alanın kadınsılaşması talebiyle baş etmeye çalışan erkekler de yüz yüze kalıyorlar.

Woman’s Mission: Companion of Manhood 1863 George Elgar Hicks 1824-1914 Presented by David Barclay 1960 http://www.tate.org.uk/art/work/T00397

“Biz bir aileyiz.”: Bu cümle bir kurum veya piyasa koşullarında iş yapan şirketler için aslında “melekliğini de al gel” anlamına geliyor. Oysa iş iştir, yuva da yuva… Esnek mesailerle, özverili çalışma beklentileri ve şirketlerin, kurumların (sivil toplum kuruluşlarını ve gönüllü çalışmayı bunun dışında tutabiliriz) aile olmaya vurgu yapan, aile metaforu odaklı çoğu zaman gerçeklikten uzak beklentileri, kadının melek özelliğine oynuyor. “Biz bir aileyiz” demek, “eksikleri görme, bizi idare et, profesyonellik bekleme, mesai ile kendini sınırlandırma, emeğinin karşılığını alamadığın zamanlarda parlama…” vb. gibi pek çok alt mesaj içeriyor. Çünkü ailede bunlara rıza gösterilir; kırılan yerler yen içlerine saklanır. Ailenin özelliğini, gönüllü ve rızaya dayalı işteş paylaşım ortamında değil, hegamonik erkekliğin iktidar alanında inşa eden zihin, kadını kamuda evdeki melek rolü ile istiyor. Evde inşa edilen melek-kadın imajı sorunsallaştırılmadan kamuya taşındığında ise sömürü katmerleşiyor.

Melek Olmadı, Öldürüldü!

Öldürülen kadınları, sanki öyle olması gerektiği için hayatımızdan sessizce çekip giden kadınlar olarak görerek arkalarından “meleğimizi kaybettik” ifadesini kullanmak; edebiyat, şiir, felsefe, sanat eliyle zihinlere yerleşen “melek” kavramının geldiği son nokta. Bu cümleyi sarf ederken farkında değiliz belki ama toplumsal cinsiyet kabulleri, ölen kadını “melek oldu” ifadesiyle zihnimizde temize çıkarıp asli rolüne döndürüyor, vicdanımızı rahatlatmış oluyor. “Melek” oluyor, o zaman çok da üzülmenize gerek yok. Kendimizi suçlamayabiliriz bize düşen sorumluluklar açısından. Sakinleşebiliriz.

Kurbanlık, acizlik, melek olmak algısıyla birleşiyor ve ölmesi mukadder olan, ölse de aslında asli güzergâhına erişiyor, ontolojik varlığını en temelden gerçekleştiriyor. Zaten yolu bu. Yüzyıllardır akan nehrin yönü bu. Hatta bir erkek eliyle günaha bulaşmış olmalı ki belki de böylece arınıyor, temizleniyor ve melek olarak göçüyor. Sessiz imalarla geçiştirilen üzüntüler, içten içe zikredilen “orada ne işi vardı”, “zaten hak etmişti”, “ama keşke oraya gitmeseymiş” ifadeleri, melek olmayan kadına zihinde reva görülen akıbeti imliyor… Sonunda olması gereken oluyor. Biz onu zaten melek hâliyle seviyoruz. Evde, işte, çarşıda, pazarda, melek olabildiği ölçüde kabulleniyoruz. Haberler yağıyor, yağıyor… Kanunlar koyuluyor ama uygulayıcıların tavrı değişmiyor. Haberlerin dili değişmiyor. Zihinlerin kategorisi değişmiyor. Bu sebeple suya yazı yazar gibi biteviye isimleri anıyor, sosyal medyada hashtag’ler açıyor ve sonra da unutuyoruz. 

Biz Melek Değiliz!

İsrâ suresi 95. ayette zikredilen belli: “De ki: ‘Yeryüzünde yerleşip dolaşan melekler bulunsaydı elbette onlara da peygamber olarak gökten bir melek gönderirdik.’” [5] Peygamberler bile melekler arasından seçilmemişken; iradesiyle, mücadelesiyle, bazen yanılgısı ve af talebiyle peygamberler bile melek değillerken, bir peygamber üşürken, aç kalırken, sıkıntı çekerken, mutlu olurken, ev geçindirirken, kadınlar neden melek olsun? Neden olmalı? Elbette iyi insan olmak, sorumlulukları, hakları ve vazifeleri bilmek zorundayız. Kendimize karşı da, birbirimize karşı da, bizden sonrakilere karşı da sorumluyuz. Ama cinslerden sadece biri üzerine yapışan herhangi bir etiket, insanın biricikliğini öldürüyor. Sesi kısıyor. Nefessiz bırakıyor. Masum gibi görünen “melek” benzetmesi, köklü bir içselleştirme ile haksızlığa uğrayan her kadını görünmez kılıyor.

Osmanlı kadınları 1800’lü yılların ortalarında soruyorlardı: “El, ayak, göz, akıl gibi vasıtalarda bizim erkeklerden ne farkımız var? Biz de insan değil miyiz? Yalnız cinsimizin ayrı oluşu mu bu hâlde kalışımıza sebep olmuştur?” [6] Biz de yüz elli yıl sonra şuradan kuralım cümlemizi: “Biz melek değiliz” [7]. İnsanız.

* The Angel in the House, Coventry Patmore

CANTO IX./ PRELUDES.

I.

The Wife’s Tragedy

Man must be pleased; but him to please

   Is woman’s pleasure; down the gulf

Of his condoled necessities

   She casts her best, she flings herself.

How often flings for nought, and yokes

   Her heart to an icicle or whim,

Whose each impatient word provokes

   Another, not from her, but him;

While she, too gentle even to force

   His penitence by kind replies,

Waits by, expecting his remorse,

   With pardon in her pitying eyes;

And if he once, by shame oppress’d,

   A comfortable word confers,

She leans and weeps against his breast,

   And seems to think the sin was hers;

And whilst his love has any life,

   Or any eye to see her charms,

At any time, she’s still his wife,

   Dearly devoted to his arms;

She loves with love that cannot tire;

   And when, ah woe, she loves alone,

Through passionate duty love springs higher,

   As grass grows taller round a stone.


[1] Coventry Kelsey Dighton Patmore, The Angel in the House, Gutenberg Projesi, Erişim tarihi: 07 Mart 2022, https://www.gutenberg.org/files/4099/4099-h/4099-h.htm

[2] Virginia Woolf, “Kadınlar İçin Meslekler”, Benlik Üzerine Denemeler, çev. Esra Çakıruylası, İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2017, s. 110-116.

[3] Goethe’nin Faust adlı eserindeki ana karakterler.

[4] Bilal Ezilmez, “Duygusal Emek: Öncülleri ve Ardılları”, Sinop Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: II, Sayı: 2, Yıl: Temmuz-Aralık 2018, s.185-210.

[5] Kur’an-ı Kerim Meali, Diyanet İşleri Başkanlığı, Erişim tarihi: 07 Mart 2022, https://kuran.diyanet.gov.tr/tefsir/%C4%B0sr%C3%A2-suresi/2123/94-96-ayet-tefsiri

[6] Rabia, Terakki-i Muhadderât, No: 5, 1869.

[7] “Biz melek değiliz” ifadesine, Ali Bardakoğlu’nun “Fıkıh Çözüm mü Üretir, Sorun mu?” adlı makalesinde ve We’re No Angels adlı filmin Türkçe çevirisinde rastladım. Her ikisinde de bir kadın isyanı olarak yer almıyor ifade. 1991’de vizyona giren film, rahip kılığına giren iki kişinin hikâyesini anlatıyor. Cemaat onları, ziyaretleri heyecanla beklenen iki din adamı zannederek onlara saygı gösteriyor. Ama talih içlerinden birinin kalbini, orada tanışacağı çekici bir kadınınkine bağladığında, işler karışıyor. Bardakoğlu ise makalesinde, “Biz melek değiliz, formatlanarak kurularak dünyaya gönderilmiş robotlar değiliz.” diyor. Nasıl ilk sahabiler aynı lafzı farklı şekillerde anladılarsa ve Allah Resulü her birini takdir etti ise sonradan gelen Müslümanlar olarak bizim de anlama faaliyetine devam etmek ve bunda ısrar etmemiz gerektiğini belirtiyor. Eskilerin en iyi şekilde kavradığını ve bunun üzerine eklenecek bir şey kalmadığını düşünmenin eskileri de zor durumda bırakacağını söylüyor. “Fıkıh Çözüm mü Üretir, Sorun mu?” Ali Bardakoğlu, Eskiyeni 29/Güz 2014, 15 Mart 2014, s. 147-178.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın