Safiye Erol, Bursa bahçelerini tatlı bir üslûpla tasvir ettiği bir yazısında “Bursa’yı herkes kendi mesleğine ve meşrebine uygun bir cepheden görebilir.” [1] der. 1931 yılında kaleme aldığı metinde öve öve bitiremediği o cânım bahçelerden bugün neredeyse eser kalmamış olsa da, Bursa nereden baktığınıza göre hâlâ size farklı pencereler açabilecek engin bir saha. Mekâna ilişkin çeşitli gözlem ve notlarımı paylaşmaya niyetlendiğim bir diziye ilk adımı atarken bu zenginlikten faydalanmak ve Bursa’nın konuşmaya, düşünmeye, tartışmaya açık pek çok meselesi arasından küçük bir numuneyi dikkatinize sunmak istedim.

Son Bursa yolculuğumun dönüşünde, feribot saatimi beklerken uğradığım Tahir Paşa Konağı, kısacık bir sürede zihnimde önemli izler bıraktı. Mudanya Merkez’de Şükrü Çavuş Mahallesi’nde yer alan Tahir Paşa Konağı, 1724 yılında inşa edilmiş. Kültür Bakanlığı’nca 1985 yılında kamulaştırılmış ve köşke adını veren Tahir Paşa’nın torunlarından Agâh Bursalı’nın desteğiyle onarım gördükten sonra alt katı uzun süre ilçe halk kütüphanesi olarak kullanılmış. 2012’de Mudanya Belediyesi’ne devredilen konak, o tarihten beri müze-ev olarak hizmet veriyormuş. [2] İki değerli mihmandarımla birlikte konağın kapısından adım atmamızla birlikte kendimizi 300 yıla yakın ömrüne kim bilir neler sığdırmış bu güzel yapının sıcaklığına kapılıverdik. Böylece, 18. yüzyıl Osmanlı mimarisinin en seçkin örneklerinden ve Lâle Devri’nin izlerini taşıyan nadir eserlerden sayılan yapıyı tanıma fırsatı bulduk.

 

Müze-konağın girişinde, Tahir Paşa Konağı’nın içinde yer aldığı bölge de dahil olmak üzere Mudanya’nın eski dönemlerine ait çeşitli fotoğraflar ziyaretçileri karşılıyor. Fotoğraf seçiminde özellikle işgal dönemine ağırlık verilmiş. Konağa girdikten sonra ziyaretçileri karşılayan ikinci durak, klasik konak yapısından bekleneceği üzere, selâmlık. Mutfak ve kiler olarak kullanılan bölüm de hemen selâmlığın yanında. Burada Giritli kadınların dantelleri ve yağlıboya Mudanya tabloları yer alıyor. Bir başka köşede, 1924’de mübadeleyle Mudanya’dan ayrılan Rumların, geri döndüklerinde almak umuduyla bir su sarnıcına sakladıkları müzik aletleri sergileniyor; asıl sahipleri dönemedikleri için daha sonra 1934 yılında kurulan –ve modern Türkiye’nin ilk sivil bandosu kabul edilen- Mudanya Belediye Bandosu tarafından kullanılmış. [3] Konağın ait olduğu muhiti ve günümüze çok da uzak olmayan işgal günlerini hatırlatan bu bölümlerin hemen yanıbaşında, yine fotoğraflar ve geleneksel el işlerinin yer aldığı bir bölüm daha yer alıyor. Mübadeleden önce Rumların yaşadığı Girit Mahallesi’nin her sokağı denize bakan şirin evleriyle bu mütevazı konak arasındaki bağ, zihnime kazınan ilk iz oluyor.

 

Mutfak çıkışından yahut selâmlıktan uzanan merdivenlerle çıkılan üst katta ise doğrudan aileye ve konaktaki yaşayışa ilişkin bölümler mevcut.

Fotoğraf: Havva Yılmaz

Tahir Paşa’nın ikinci kuşak torunu olan ve köşkün onarımını sağlayan Agâh Bey’in ve eşi Nuran Hanım’ın kıyafetlerinin sergilendiği yatak odası hâlihazırda kullanılan bir oda gibi sanki… Hayırsever işadamı kimliğiyle tanınan Agâh Bey’in Nuran Hanım’la evliliğinden dört oğlu olmuş ancak kan uyuşmazlığı yüzünden çocuklarının hiçbiri hayatta kalmamış. Çocuk özlemlerini Mudanya ve Bodrum’da iki kreş açarak ve ihtiyaç sahibi çocuklara destek olarak gidermeye çalışmışlar.  

Fotoğraflar: Havva Yılmaz

Tahir Paşa ise Bursa ve Mudanya’ya yaptırdığı eserlerle tanınan, Osmanlı döneminin nüfuzlu paşalarından. Paşalık rütbesinin haricinde surre eminliği de yapmış. Ara sıra Sultan Abdülaziz’in konağına gelip kaldığı biliniyor. Konakta bulunan protokol odası, yemek salonu bu açıdan görülmeye değer.

 

Şüphesiz müzede sergilenen en ilginç parçalar, ailenin 18. yüzyıldan itibaren kullanageldiği Fransız yapımı ördekli avize, el yapımı dövme gümüş mineli saat, güllü abanoz ağacından sandalyeler, gümüş yemek takımı ve sofra eşyaları, gaz yağıyla çalışan abajur, Odeon plakları, radyo, çinili soba gibi eşyalar. Yine Tahir Paşa’nın gündelik giysileri, tören kostümü, kılıcı, kendisine hediye edilen Şeyh Şamil’in Çerkez yamçısı ve İran Şahı’nın hediyesi altın kaplama şamdanlar; Japonya’dan, Çin’den, İngiltere’den gelen porselenler, hatta Nuran Hanım’ın canlı kürkü gibi pek çok obje kuşaktan kuşağa devrolunması ve günümüze kadar ulaşmaları yönüyle oldukça ilgi çekici. Burada durup bir zamanların en trend ürünlerinin şimdi nasıl nostaljik malzemelere dönüştüğünü düşünmemek, antika değeri kazanan bu objelerin inceliklerine dalıp gitmemek, eşyanın mekânla birlikte, yaşayışı nasıl kuvvetli bir şekilde etkilediğine hayret etmemek imkânsız… Bu çatalla kimler yemek yediler? Çatal-bıçak takımlarını Almanya’dan, porselenleri Fransa’dan nasıl getirttiler? Protokole dahil olan her aileye bu kadar hediye gelmiş midir?, Ördekli avize neden bir güç sembolü ve Fransızlar neden bu gücü Tahir Paşa’ya göstermek istemişler? Bunlar gibi pek çok soru burada zihnimi adeta istila etti.

Fotoğraflar: Havva Yılmaz

Konağı, 18. yüzyıl ve Lâle Devri tarihi açısından canlı bir şahit hâline getiren ve nadir eserler arasına dahil eden en önemli kısımsa, Tahir Paşa görev başındayken devlet erkânının ağırlandığı ve önemli kararların alındığı Başoda. Dönemin süsleme sanatının tüm canlılığıyla korunduğu odada tavandaki ve duvarlardaki kalem işleri göz kamaştırıyor. Duvarlarda alçı, tavanda ise ahşap üzerine bahçedeki bitkilerin köklerinden elde edilen kök boyalar kullanılarak yapılan işlemeler arasında Topkapı Sarayı’nda Harem’de ve Yemiş Odası’ndakilerle aynı olanlar var.

 

Başoda’yı ilginç kılan başka bir husus ise girişindeki kitabedir. Kapının hemen üzerindeki ahşap kısma yazılan (ya da buradan kazınan (!)) yazılar, konağın 1940’lı yıllarda bir işadamına satılmasıyla trajikomik bir akıbete duçar olur. Konağın yeni sahibi burayı kiralamak ister ancak evi kiralayanların başına türlü aksilikler, felâketler gelince bunları Başoda’nın girişindeki bu yazılara mâl edip kitabeyi kazırlar. Oysa kitabede şunlar yazmaktadır:

Bu bâba neşr-idüb safâ kesb eyle gülü cânâ

Mankırın sim-ü zer eyle açan her dilber-i ranâ

İlahî feyz-i lütfünle kerem – bâbın küşâd eyle

Bu hâne sâhibinin daima ömrün müzdât eyle

Bu kapıya yazılıp sefalan ey gül sevgili

Parasını gümüş – altın eyle her güzele

İlâhi, lütfunla cömertlik kapısını açık tut

Bu hâne sahibinin ömrünü hep uzun eyle

Kitabede yazanların mânâsını merak etmeksizin şer bilip yok etmeye çalışan kiracıların kör cehaletine şaşmamak elde değil; oysa bu tavır öyle tanıdık ki… Kültürel mirasın bir çırpıda geçici heves ve çıkarlar uğruna feda edildiği örnekler hiç de uzağımızda değil. Hiç değilse, mimariden sinemaya, şiirden müziğe, sanatın her dalında başarının çok kez redd-i mirastan geçtiğine dair sayısız vaka sıralamak mümkün. Sözü mekân bahsinden açmışken oradan tamamlayalım; zaten Bursa’nın başına gelenler bir ibret vesikası olarak önümüze durmuyor mu? Suları, bahçeleri, insani duyarlılıkla tasarlanmış evleriyle bu güzide şehrin ruhu da okunma zahmetine katlanmak yerine uğursuz bilinip dümdüz edilmemiş mi?

Şüphesiz geçmişle kurduğumuz marazi ilişkinin böylesi hoyrat davranışlarımızı açıklayan bir yanı da var. Derrida’nın Marx’ın Hayaletleri’nde bahsettiği gibi toplumsala gerçeklik düzleminde sürekli musallat olan o hayaletimsilikten nasibini almayan toplum yoktur muhtemelen. Derrida’ya göre geçmişin ve geleceğin, unutmanın ve hatırlamanın, içeride veya dışarıda olmanın, hatta hayat ve ölümün arasında salınan hayaletler, iki tarafı ayıran sınırın kendisi olarak değil ama geçişkenliği sağlayan gölge aralıklar olarak görünürler. [4] Dilsel ve toplumsal yapı, mevcudiyetinin bütünlüğünü sürekli sınayan, kusursuz bütünselliğinin ardındaki parçalanmışlığı hatırlatan hayaletlerden asla kurtulamaz. Ne bir kavram/ bir olgu/ bir yapı ne de bir yasa ya da bir yasak toplumda kusursuzca kabul görür; çünkü geçmişin istilâcı hayaletleri toplumun yakasından kolay kolay düşmez ve maziyi bugüne, bugünü maziye teyelleyip dururlar. Bir görünüp bir kaybolan şeffaflıklarının ardındaki ilişkisellik; mekânı zamana, zamanı topluma, toplumu yapıya, yapıyı dile, dili hafızaya ulayıp korkularımızla yüzleşmeye davet eder aslında.

Lâkin hayaletlerden korkan bir toplumuz; vesselâm.

Fotoğraf: Havva Yılmaz

[1] Millî Mecmua, 15.09.1931. Safiye Erol, “Bursa Bahçeleri”, Makaleler, 3. baskı, İstanbul: Kubbealtı Neşriyâtı, 2010, sf. 36.

[2] https://mudanya.bel.tr/yerler/tarihi-yapilar/tahir-pasa-konagi

[3] Bkz. https://mudanya.bel.tr/arsiv/mudanya-belediye-bandomuz-91-yildir-gururumuz

[4] Jacques Derrida, Specters of Marx, çev. Peggy Kamuf, New York: Routledge, 2006, s. 10-11.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın