Klodfarer Caddesi’nden Ticarethane Sokağı’na geçmek, hayatımın bir diliminde değişmez alışkanlığım oldu. İkindi vakitleri masamı topluyor, dergi yazıhanesinden çıkıyor, Divanyolu’nda kısa bir yürüyüş yapıyor ve Ticarethane Sokağı’ndaki bir hanın ikinci katında bulunan halıcı dükkânına gidiyordum. Bir otel-semte dönüşmüş olan Sultanahmet’te, bu kısa yolculuk boyunca gözüme ilişen görüntüler neredeyse hiç değişmedi: Turistler, saç ektirmeye gelen yabancılar, Anadolu’dan ya da İstanbul’un uzak semtlerinden Ayasofya’yı, Sultanahmet’i, meydanı görmeye gelenler, lokantaların önünde yabancıları içeriye çekmek için dil döken garsonlar ve her türden müzik. Yine de ben, bu kısa yürüyüş sırasında bazen, bir vakitler bu yoldan saraya giden kâtipleri, vezirleri, yeniçeri ağalarını, davetli eşrafı düşünüyor, nal seslerini duyar gibi de oluyordum. Divanyolu pek çok açıdan tarihin bir ironisiydi. Doğrusu bu kısa yolculuk sırasında kendi durumumu da ironik bulduğum oluyordu: 30 yıllık bir dergiden sadece eski halılar satan bir dükkâna gidiyordum nihayetinde. Her ikisi de gücünü yaşından alıyordu. Oysa yürüdüğüm yüzlerce yıllık saray yolunun üzerinde, sürekli gençleştirilmiş bir dünyanın son heyecanları yaşanmaktaydı. Ve kuşkusuz bu yolda tarihin değeri artık dolar cinsinden ölçülüyordu…

Erzurum kilimi. 17 yüzyıl modeli.

Bazı insanlar kendileriyle tanıştığınızda sizi nasıl bir kapıdan içeri aldıklarını belli etmezler. Mehmet Girgiç, namı diğer Keçeci Mehmet’e çıraklık etmiş olan Mustafa Yiğit de, başlangıçta bana hayatın meşgalelerinden uzak birkaç saatin kapısını açmış gibi görünüyordu. Oraya gidiyor, üzerine eski yastık kılıfı atılmış bir iskemlede oturuyor, çayımı ve kahvemi yudumluyor, halıcı esnafının kendi aralarındaki konuşmaları ilgisizce dinliyor, vaktim dolunca da vedalaşıp çıkıyordum. Üstümde daima iyi bir ev sahibinin insana verdiği rahatlık olurdu. Nice zaman sonra bir çocuğun dünyayı merak etmesi gibi ben de konuşulanlara kulak kabartmaya, sorular sormaya başladım. İlk zamanlar, belli etmesem de bir mahcubiyet duyduğumu hatırlıyorum. İsimlerini yazmasalar da her halı tıpkı bir ressamın resmi gibi, onu nakşeden her bir insanın maharetinin, emeğinin ürünüydü. Uzak kasabalarda, Türkmen köylerinde yaşamış sayısız yaşlı kadının, gelinin, genç kızın kâh hevesle, kâh bezginlikle işledikleri desenlerin ortasında oturmuş, aylarca bütün bunlara karşı ciddi bir merak duymamış, onlara şurasında burasında sökükleri, yırtıkları bulunan bitpazarı malı muamelesi yapmıştım. Bütün o yaşlı kadınlar, gelinler ve genç kızlar cehaletime ne kadar güldüler bilmiyorum ama bir gün ayıldım ve kendimi bir cennetin ortasında buldum. Hiç birinde ilmikleyenin imzası olmasa da imza, halının kendisiydi. Halıcı dükkânına, bir resim galerisine girer gibi, dikkatle ve hatta hürmetle girip çıkmaya başladım…

Orjinali Mevlâna müzesinde bulunan nadir bir halı. Konya usulü.

Kitaplara kapılmanın tehlikesi diyelim! Aslında Larry Shiner’ın Sanatın İcadı’nı da halıcı dükkânına gittiğim günlerde okumuş ama bir kere olsun kimi üst üste istiflenmiş, kimi müşteri görsün diye duvarlara asılmış halı ve kilimlerle okuduklarım arasında doğrudan bir ilişki bulunduğunu aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Onların isimsiz dokuyucularından hiç biri, tezgâhın başına bir sanat eseri yapmak için oturmamışlardı. Ya genç bir kız için çeyizlik olsun diye ya evlerinde serip kullanmak için ya da bir akrabaya hediye vermek niyetiyle dokunmuşlardı. Halılarının bugün dünyanın uzak ülkelerinde bile rağbet gördüğünü, koleksiyonlara, müzelere girdiğini görseler, şaşar kalırlardı. Kuşkusuz her biri, kendi yaptığı halının diğer tezgâhlarda yapılanlardan daha güzel olmasını istemiş; yüzlerce yıllık geleneksel nakışların içerisine kendilerinden bir renk, bir benlik noktası kondurmaktan çekinmemiş; ummana bir katrecik olarak eklenmeyi başarmışlardı. İhtiyaçlardan ve gönülden gelen bir keyfilikle, sürekli ölçüleri değiştirebilir, boya ve malzemelerini istedikleri gibi hazırlayabilirlerdi. Ama yaptıkları sanat değildi! Güzelliği hayatın kendisi için istiyorlardı; saklamak, seyretmek, satmak, müzeleştirmek başka bir dünyanın icadı olarak ortaya çıkacaktı. Ortasında oturduğum halılar sanatın icat edilmediği zamanlardan kalmaydı…         

150 yaşında bir Türkmen Yörük halısı. Kirman yününden, kök boya. Bergama-Ege bölgesi. Kirman.

Haftada birkaç kez Divanyolu’ndan yürüyerek, halıcı dükkânına gidip oturdum. Ayırt edemesem de, iyi halıların “kök boyası”ndan yapıldığını; bu boyanın yün ipliğe çok iyi işlediğini; yıllar geçtikçe renginin daha da güzelleştiğini; sarı rengin papatyadan, kahverenginin pelitten, yeşilin indigodan çıkarıldığını; her yörenin hatta boyun kendine özgü nakışı olduğunu; bu nakışların 13. yüzyıldan beri süregelen bir geleneğin içinde şekillendiğini; bir “eli belinde”nin, bir “hayat ağacı”nın, bir “konca”nın, bir “göz”ün birbirinden farklı olduğunu; maharetli bir elin düğümlerden hemen anlaşıldığını orada öğrendim. Bir de bütün bu halıları dokuyan, ruhları geçmiş zamanın göklerine savrulmuş kadınların biz kapıyı kapayıp gittikten sonra kendi aralarında nakışlar aracılığıyla yaptıkları gece sohbetleri var ki onları kelimelerle anlatmak mümkün değil. Şu çeyizliği kendisi için dokuyan genç kız mesela; gece şamatalarının, turist kahkahalarının arasında parmaklarını dolaştırıp duruyor birbirine. Sultanahmet’in mahşer yerinde, utangaç bir çiçek bütün sırlarıyla karanlığa gömülüyor…    


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın