Bir yanım Balkan muhaciri olduğundan mı bilmiyorum; aynı mekânda, evde, şehirde uzun süre kalmak bana belli bir süre sonra rahatsızlık veriyor. “Haydi kalk,” diyor iç sesim, “yeni yerler, yeni insanlar tanıma vaktin geldi.” Bir yeri bırakırken bağlandığın kılcal damarlar zedeleniyor, hatta bazen kanıyorsun ama kuracağın yeni bağların heyecanıyla tamir ediyorsun kendini. Yenilenerek, tazelenerek sürgün veriyorsun.

Muhacir, sözlükte, “Yerinden yurdundan ayrılıp başka bir ülkeye yerleşmek için giden, göç eden kimse, göçmen” karşılığına denk geliyor. Bu bağlamda göç kelimesinin daha kuşatıcı, şemsiye bir kelime olduğunu; göçün her türlüsünü, bir evden diğerine taşınmayı da kapsadığını düşünebiliriz. Göç, yanında yuva, yurt, memleket, yabancılık, ötekilik, araf, tutunmak kelimelerini de getiriyor. Dahası yolculuğu, sığınmayı ve sıla hasretini. Ayrıca göçün zorunlu hâli, sürgün kelimesi bağlamında da sürgün edilmiş yazarlar, düşünürler, göç kelimesinin etrafında hâleleniyorlar.

Halide Edip geliyor ilkin aklıma, sonra Zabel Yesayan ve en son Erich Auerbach. Bu yazarlar nasıl sürgünlükler yaşamışlardı, yakından bakma ihtiyacı duyuyorum. İpek Çalışlar’ın Halide Edip: Biyografisi’ne Sığmayan Kadın isimli çalışmasını onun hayatının bazı dönemlerini kapsayan zorunlu göçü ve sürgünlüğünün odağından okumaya çalıştım. Halide’nin güçlü karakteri, fiziki olarak küçük ama devasa bir kadın oluşu bütün kitap boyunca çarptı beni, kurmaca dışı bir eseri bu kadar heyecanla okuyacağımı tahmin etmiyordum, çocukluğundan beri bu denli sıradışı, zor ve çileli bir hayatı olduğunu da. Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda’da kadın yazarların kendinden önce gelen kız kardeşlerini tanımaları gerektiğinden söz ediyordu. Bu cümleyle ilk karşılaştığımda, bir Türk kadın yazarı “abla” bilip benimsemediğimi düşünmüştüm. Kimdi benim ablam, kim olabilirdi ki? Halide’yi okuduğumda cevap belliydi, ilk kez bir Türk kadın yazar hakkında böyle düşünebildim. Hoş, bu duyguya onun romanlarından hareketle değil de hayat hikâyesini okuyarak varmam biraz sorunlu ve sakıncalı. O beni romancılığıyla etkilemedi; belki de İpek Çalışlar’ın kalemi ve onun Halide imgesini kurma yöntemiydi etkileyici olan. Edebî alandaki maharetinden çok, düşünceleri ve kalemi için yaptığı tercihler, hayatı boyunca fikirlerinin arkasında durma ısrarı ve cesaretiydi asıl büyüleyici olan. Onun biyografisini, sürgün kelimesinin izini sürebilmek için elime almıştım ama hayatı da, sürgünü de başka kelimeleri kat be kat aştı.

Halide Edip, 1925-1939 yılları arasında on dört seneyi yurt dışında geçirmiş, “gönüllü sürgün” diye adlandırılmış bir sürgün. Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’i ilan etmesinden sonra silah arkadaşlarını tasfiye sürecini, sürgünleri, en son da Takrir-i Sükûn yıllarını görünce gitmenin daha hayırlı olacağına karar vermiş ve eşi Adnan Adıvar ile önce Londra’da, sonrasında Paris’te yaşamışlar; hem memleketinden hem de iki oğlundan ayrı geçen yıllar…

Halide Edip hayatı boyunca vatanın savunulmasından, kadın haklarına ve demokrasinin bu ülkede egemen olmasına kadar bizzat bedeniyle, sesiyle, ruhuyla, kalemiyle mücadele vermiş.

Halide Edip Adıvar – MustafaKemâlim

Onun sürgünlük hâlinin aslında kökenleriyle de bir ilintisi var, Kürt bir anneden ve Yahudi kökenli bir babadan doğma Halide’nin aslında tam olarak bir kimliğe ait olmadığını fark ediyoruz. Belki de bu sayede meselelere milletler/kimlikler üstü bakabilmeyi, demokrat yönünü hep ön planda tutmayı başarabildi. Kökene ilişkin bu bilgiyle hem yurt dışında geçen somut sürgünlüğü hem de memlekete döndükten sonra yaşadıkları arasında ilgi kurulabilir. Demokrat Parti’den milletvekili olduğunda bile ne kadar yanlış anlaşıldığını, kendini bir partiye, bir kliğe ait hissetmediğini, özgürce konuşup itiraz ettiğini ve yine eleştirilerin odağında yer aldığını, çoğu zaman sevilmeyen “cadı kadın” olduğunu öğrenince onunkinin hayatın her alanını kuşatan bir sürgünlük olduğu anlaşılıyor.

Sürgünlüğün başka türlü bir bağlanmayı ve verimi getirdiğini de görüyoruz. Halide Edip The Turkish Ordeal adlı 407 sayfalık ve henüz tamamı Türkçe’ye çevrilmeyen anılarını, çocukluk yıllarını anlattığı Sinekli Bakkal’ı bu yıllarda yazar. Yine bu dönemde Amerika’da ve Hindistan’da Türkiye’yi anlatan konferanslar verir, dünya nezdinde tanınan bir yazara evrilir.

Her türlü şart altında üretebilen Halide Edip’in kalemiyle kurduğu sıkı bağın bir benzerini, onunla aynı yıllarda yaşamış, savaşın içinden daha fazla yara alarak geçmiş Zabel Yesayan’da da izleyebiliyoruz. Zabel, 1878’te İstanbul’un Üsküdar ilçesinde, Halide ise 1884’te Beşiktaş’ta dünyaya geliyorlar. İkisi de İstanbul doğumlu, aynı dönemlerde kendi muhitlerinde öne çıkan kadın yazarlar. Yazmak, her ikisi için de kendi çevrelerinde var olma ve mücadele etme biçimi; ikisi de sürgünde yazmaktan vazgeçmiyorlar.

Zabel 17 yaşında üniversite eğitimi için Paris’e (1895) gider, 1902’de döner. 1917’de yazmaya başladığı Sürgün Ruhum’da Paris’ten İstanbul’a dönen Emma adlı kadının yaşantısını anlatır. Kitabın çevirmeni M. Fatih Uslu, kitabın sonundaki değerlendirme yazısında Yesayan’ın ilk romanlarında, metinlerinde bu dönüş izleğinin görüldüğünü belirtiyor. Romanın karakteri Emma, Paris’ten Üsküdar’a dönmüş bir ressamdır ama bu geri dönüş motifi farklı veçheleriyle hep tekrarlanır. Yesayan’ın 1915 katliamını gördükten sonra kaleme aldığı; görünürde gülleri, çiçekleri, Üsküdar’ı ve İstanbul’un güzelliğini betimleyen sahnelerin gerisinde aslında hep sürgünlük hâli, bir yere ait olamayış ve geri dönecek bir yer olmadığı anlatılır.

Halide Edip’in Mor Salkımlı Ev’inde resmedilen İstanbul’un, mor salkımlı evin sokağındaki bahçelerin izdüşümü Sürgün Ruhum’a düşer. Şöyledir o bahçeler:

Esasen yokuştaki bütün evlerin bahçeleri ta caddeye kadar birbirine bakan birer yeşil terastır. Küçük kızın bahçesinin üst terasında, başları göğe değer gibi görünen uzun fıstıklar, akasyalar, aralarında iki tane, rüzgâr estikçe kırıtır gibi ipek tüyleri hareket eden pembe-beyaz gülibrişim, çiçek açmış yemiş ağaçları, ortalarında bir tane, alev çiçekli nar ağacı vardı.” (Mor Salkımlı Ev, 18)

Zabel Yesayan’ın İstanbul’u da benzer havayı aksettirir:

Her şey tabiat manzarası, insan hissiyatı, şehrin silüeti, selvilerin göğe yükselişi, müezzinin okuduğu ezan, her şey sadece en kesif haline ulaşmakla kalmıyor, her biri birbirine de karışıyor. Çok küçükken de tüm bunları belli belirsiz hissettiğimi hatırlıyorum. […] Belki de dünya üzerinde başka hiçbir şehirde, baharın yoğun duygusu insanın iç varlığı üzerinde bu en ince ve marazlı tesire sahip değildir.” (Sürgün Ruhum, 25)

İki yazar arasında başka bir bağ da kurabiliriz: Fatih Uslu’nun “Sürgünlük nedir? Emma’nın sürgününün mekânı nerededir, nerede başlar, nerede biter?” soruları ve kadın karakter Emma’nın erkek toplumunda diğer kadınlar gibi olamama hâlini de bir çeşit sürgünlük olarak okuma teklifi, sanırım, Halide için de geçerlidir.

İstanbul’u iki kadını birleştiren bir mekân-imge gibi düşünürsek bir başka mekân-imge ise ‘yetimhane’dir. Halide Edip 1915 sonrasında Suriye’ye modern okullar kurmak üzere görevli gidiyor, o sırada Lübnan’daki Ayn Tura isimli yetimhaneyi de teftiş ediyor. Tehcirde yetim kalmış Ermeni çocuklarının yetimhaneye alındıklarını görüyor, onlarla da ilgileniyor.

Zabel Yesayan ise Yıkıntılar Arasında isimli eserinde 1909 Adana katliamı sonrası ortada kalan çocuklara yetimhane kurmak için Adana’ya gittiği dönemdeki izlenimlerini anlatır. Kitabı okuyabilmek mangal gibi bir yürek istiyor, şahsen ben 80 sayfasına kadar ancak okuyabildim; bir anne, bir kadın ve insan olarak Zabel’in aktardığı trajedileri yüreğim kaldırmadı. Halide Edip’in 1909’da Adana’daki katliama dair Tanin’de yazdığı yazıyı hatırlamak gerekir burada. Gerçek karşılaşmaların yerine olaylar bağlamında yakın frekanslarda gezinen, belki yüzde yüz aynı hisleri değil ama benzer iç sızılarını yaşayan iki yazar kadın…

I. Dünya Savaşı yıllarının iki kadın yazarına değindikten sonra zamanı biraz ileri sarıp Nazi Almanyası’ndan sürülen düşünürler/yazarlar listesinde bizim ülkemize değen yönüyle Erich Auerbach’ı da göç ve sürgün bağlamında anmak yerinde olur. Kader Konuk’un Doğu Batı Mimesis adlı çalışmasıyla onun İstanbul’daki yıllarını, bu sürgünlüğün nelere imkân verdiğini, ne tür çalışmalara dönüştüğünü okuruz. Auerbach 1936’da İstanbul Üniversitesi’nde yabancı diller okulunun başına gelir ve burada 11 yıl görev yapar. Konuk, “Alman-Yahudi bir filoloğa Türkiye’nin yuva olması mümkün müydü?” diye soruyor. Çünkü 15.yüzyıl sonunda Osmanlı Seferad Yahudilerine kucak açmış ama zamanın iktidarı, I. Dünya Savaşı sırasında Ermenileri tehcir etmiş, 1924’te de Rumları mübadele ile göndermişti. Kitap bilhassa modern Türk kimliğinin sadece Kemalist kadrolar tarafından kurulmadığını, Türkiye’deki sığınmacı entelektüellerin de bu kimliğin inşasında önemli bir rolünün bulunduğunu ispatlamak istiyor.

Dante: Seküler Dünyanın Şairi, Erich Auerbach – inceeleyen

Auerbach, 1942-45 arasında Mimesis: Batı Edebiyatında Gerçekliğin Temsili’ni yazar. Bu metin daha sonra -özellikle Amerika’da- karşılaştırmalı edebiyat disiplininin kurucu metni olacaktır. Kader Konuk’a göre Türkiye’nin hümanist reformlarını, ulus inşa sürecine edebiyat ve filolojideki değişimler yoluyla nasıl yaklaşıldığını anlamak için Auerbach’ı kılavuz gibi kullanabiliriz.

İstanbul’da olmanın Mimesis’i nasıl şekillendirdiği ve Mimesis’in İstanbul’u anlamak için bize nasıl yardımcı olacağı, daha genel olarak sürgünlük ile kültürel değişim süreçlerinde bir yabancının rolü de kitabın asıl soruları arasında yer alıyor. Sürgün deneyiminin bir kopuş olduğu görüşüne karşı, sürgünün birden çok bağlanma hâli olarak tanımlanabileceğini görüyoruz Auerbach örneği üzerinden.

Memleketinden, doğduğu topraklardan zorunlu olarak ayrılan, savaş yıllarının bu üç figürü bize yazmanın, yazarak üretmenin her koşulda filiz vermek için en iyi yöntem olduğunu öğretiyorlar. Aralarında en şanslı Halide Edip’ti; o, Atatürk’ün ölümünden sonra yurda ve İstanbul’a dönebildi, Zabel Yesayan İstanbul’u en son 1921’de gördü, bir süre Fransa’da, ardından Ermenistan’da yaşadı. 1937’de Stalin rejimi tarafından Sibirya’ya sürülerek bilinmeyen koşullarda öldü. Erich Auerbach II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’ye göç etti ve ölünceye kadar orada yaşadı.

Ben bir süredir yerimi değiştirmedim, ama kendimi hiçbir yere ait hissedemiyorum; daha çok İstanbul çağırıyor beni ve sürekli yazmaya çalışıyorum. Benim sürgünlüğüm hepimizi kuşatan, bir yerlerden koparılmışlığın hüznü olsa gerek.

Kaynaklar:

Adıvar, Halide Edip. Mor Salkımlı Ev. İstanbul, Can Yayınları, 2007.

Çalışlar, İpek. Halide Edip: Biyografisi’ne Sığmayan Kadın. İstanbul: YKY, 2021.

Konuk, Kader. Doğu Batı Mimesis: Auerbach Türkiye’de. çev. Can Evren. İstanbul: Metis Yayınları, 2013.

Yesayan, Zabel. Sürgün Ruhum. çev. M. Fatih Uslu. İstanbul: Aras Yayıncılık, 2019.

Yesayan, Zabel. Yıkıntılar Arasında. çev. Kayuş Çalıkman Gavrilof. İstanbul: Aras Yayıncılık, 2019.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın