

Hikâyeleri ve romanlarıyla bilinen, bunun yanında hicve dayalı mizah ve fıkra yazarlığı taraflarıyla da öne çıkan, bu çok seslilik yeteneğiyle tek başına bir koroyu andıran bir yazar Refik Halid Karay. Karay’ın hikâyelerini ya da romanlarını okuduğumuzda çoğu zaman toplumun gerçekleri ile yüz yüze geliriz. Bu metinlerin satır aralarındaki hikmetle tanışabilmek, olayların arkasında yatan duyguyu sezmekte gizlidir. Zira yazar, hikâyelerinde sadece bir kurgu anlatmaz; aynı zamanda kurgunun geçtiği yörede dönemin şartlarını ve varlık ile yokluk arasındaki ince çizgiyi göz önüne serer. Refik Halid Karay’ın “Küs Ömer” hikâyesi üzerinden erkeklerin duygularını nasıl gösterdiklerine, özellikle alınganlığın nerelere varabileceğine yakından bakalım.
Hikâyenin kahramanı, beldede nam salmış, kimi zaman adam yaralama, kaçakçılık gibi suçlar işlemiş, kimi zaman da efendiliğin temsilcisi olmuş Ömer’in en belirgin zaafı, alınganlığıdır. Onun alınganlığını kabul etmesiyle metinde hiç karşılaşmayız; tutumlarıyla bu özelliğini gösterir. Daha kurgunun başında yazar onun alınganlığını resmederken şu ifadeleri kullanır:
“Ömer herkese benzeyen bir adam değildi ki meraklanmasın, korkmasın… Evvelleri arabacılık ederdi. Lakin, bir defa, muhacir Hüsmen’in doru atları onunkileri geçmiş ve bu vaka eve dönüşte ahıra sokmadan beygirleri de, yaylıyı da pazara çıkarmaya, bir daha eline araba dizgini almamaya sebep olmuştu. Çocukluğunda, güreşirlerken, sırtım yere geldi diye başını alıp bütün bir yaz, kasabaya uğramadan bir başına kırlarda dolaştığını, bağlarda çakal gibi yatıp kalktığını, adam yüzü görmediğini bilenler hikâye derdi. Zaten bunun için adına ‘Küs Ömer’, ‘Küskün Ömer’ derlerdi.” (s. 93-94)
Kahramanımız alınganlığının farkındalığında mı, bunu da tam anlayamıyoruz. Lâkin şu hissedilebilir bir durum: Alınganlığını gizemli bir durum gibi yaşamak istediğinde kendisini saklar, çevresini kendisinden mahrum eder. Yaşanan şeyi konuşup kendisine bir tehdit savrulmadığını öğrenmektense gerçeği görmekten kaçar. Gözden düştüğü düşüncesiyle kendisini ortaya çıkarmayı zayıflık sayar. Her tecrübenin dünyayı tanımaktan ve tanımlamaya yönelik bir yanının bulunduğunu düşünemez. Oysaki var olan her durumun adını koyabilmek ne büyük basiret! Belki de Ömer’in alındığını fark etmesi onu rahatsız ediyor, bu rahatsızlık da saklanmasına yol açıyordu. Görünmeyen duygular hakkında yalan söylenemediği için “alındım” demeyi kendine yakıştıramıyordu. Bakıldığında erkek kişilik özellikleri kendisinde ziyadesiyle mevcut, başkaları tarafından ele geçirilemez. Anlatıcı onun yiğitliğine rağmen içe dönük erkekliğinin portresini çizer:
“Yüzüne fazla bakılsa taşkın, coşkun bir kan çehresini kızartır, yürüyüşü bozulurdu. Lakin atıcı, binici bir delikanlıydı. Su terazisinin saç kaplı meşe tahtasına nişan atmaya gidenler, altmış adımdan kurşunla “hu” yazdığını görürler, parmak ısırırlardı; fakat ne kadar yalvarmadan, antlardan, kasemlerden sonra onu buna razı ederlerdi. Karı meclisinde sert, adeta haşin durmak, gülmemek, eğlenir görünmemek âdet, edep sayılırken bir kere, fırıncı Rüstem, şöyle nasılsa kahpenin birine fazla sokulmuş, söz veya göz atmıştı, Ömer derhal elekçi kızlarının oynak zil sesleriyle çın çın öten odadan çıkmış ve bir daha ne öyle eğlencelere ayak atmış ne de ağzına bir kadeh rakı koymuştu. Karşısındakinin bir yumrukta göğüs tahtalarını göçertecek kadar kuvvetli olmasa belki onun bu huyunu âlem mizaha alırdı, fakat terzi Veli’nin kafasına kahvede nargileyi bir atış atmıştı ki, kanlı şişe parçalarını cerrah iki ayda cımbızla güç ayıklayabilmiştir.” (s. 95)
Ömer’in bu alınganlığı sadece kendisine dert değildi; eşi Zehra, kendisine güvey diye Ömer yakıştırıldığında, kimseye diyemediği çekincelerini içten içe yaşamaya başlamıştı. Evlenmelerine pek az kala düşündüğü tek husus, Ömer’i küstürmeden onunla nasıl bir hayat yaşayacağıydı. Bu nedenle uyuyamaz, vehimlerinden kurtulmak için gün boyunca sürekli ev işlerine koşturur, geceleri ise kızın endişesi hepten artardı:
“İşte Zehra, bu gece, pınarın şıpırtısını dinleyerek bunları düşünüyor; Küs Ömer’i küstürmemek için nasıl yaşayacağını bir türlü kestiremeyerek sağdan sola dönüyor; göğsünü yumruklar gibi döven yüreğine taze kınalı ellerini bastırıyordu.” (s. 95)

Korktuğu, Zehra’nın başına geldi; kendisinden dolayı değil ama “şampiyon kaz”ı yüzünden. Zehra’nın kazı köydeki en ihtişamlı kazlardan biriymiş, dövüşlerde onu yenen daha görülmemiş. Bir köylü, Ömer’e “Size rakibiz, varsa cesaretiniz çıkın meydana!” der. Ömer başına geleceği bilir gibi kazları dövüştürmeyi kabul etmek istemese de, kadın cilvesi işte, Zehra kocasının aklına giriverir, adam da “he” der.
Sıradan köy yaşantısının devam ettiği, iki kazın heyecanla, öfkeyle ve hırsla dövüşeceği gün pek çabuk gelir. Sonucu tahmin etmek imkânsız gibi görünür başlarda. Çünkü bir yanda Ömer’in kendisi gibi “yenilmez” bir kaz, diğer yanda alelâdesi. Birinin gücü diğerinin vasatlığı ile kazanacak ve kaybedecek kazın kimliğini belirlemek mümkün gibi görünse de pek öyle değil. Lâkin işaretler kimi zaman şampiyonun yine kazanacağını söyler. Bu capcanlı, eğlenceli, öfkeli ve karmaşık duyguların birbirine karıştığı mücadele esnasında Ömer gergin. İçindeki kazanma hırsı ortaya çıkar ama bunu yaşının verdiği “olgunluk”la sergileyemez; mahallede kavga eden küçük çocukların toyluğundadır. Savaşı izleyen herkesin yüzündeki gülünç merak görülür vaziyette; tüm köy iki kazın kavgasının esiri olmuştur. Ömer’in kızgınlığını dile getirdiği bakışları ve her an yumruk yumruğa dövüşmeye hazır kolları havada, suratı kızgınlık ve pişmanlıktan kıpkırmızıdır. Ömer’in yüzü bir ölünün yüzü kadar ifadesiz, teninin rengi de bir o kadar soluk hâldedir. İnsanın dik duruşunun ardındaki duygular, çoğu zaman sözcüklerle ifade edilemezler. Sessizce okunabilir, kelimelere başvurulmadan betimlenebilir, doğrudan başka bir eyleme dönüşebilir; ancak söylemin içinde yer aldıklarında anlam kazanırlar. Dolayısıyla duyguların ne olduğu hakkında yalan tuzağına düşülmesine mahal vermezler, kışkırtıcıdırlar. Ömer’in duruşu da öyle, sahibini ele verir türden:
“Ömer, kenarda, yüzü kıpkırmızı, ağzı kilitli bakıyor, ortada birbirlerine girift olan şu iki kazdan kendisininkini ayırt edemeyerek “Ne dedim de karıştım?” diye üzülüyor, pişman oluyordu.” (s. 99)
Nihayetinde Ömer’in kazı, şampiyon müsabakayı kaybeder; Ömer de sinirlerini.
“Ömer “Hey gidi miskin!” diye konuştu, hayvanın tam başından sımsıkı tuttu. Sıktı, sonra yerden çekerek havada çevirdi, çevirdi. Kaz, iki misli uzayan boynunun ucuna asılı kocaman, iri, yağlı vücuduyla fırıl fırıl dönüyor ve boşlukta beyaz bir çizgi, bir daire resmediyordu. Birden Ömer’in avcu açıldı, kaz yayından kurtulan bir ok gibi fırlayarak gitti, şadırvanın mermer oluğa hareketsiz, cansız düştü.” (s. 101)
Kazın dişileri bile onu terk edip yeni şampiyonun arkasından giderlerken Ömer durur mu, durmaz. Bir hışımla evine doğru yürür, hâlindeki celâlliği okunabildiğinden kimse bir şey diyemez.
“Küs Ömer eve gelince bir kelime söylemeden ahırdan kısrağını çıkarmış, heybesini vurmuş, hüzünlü ezan sesleri arasında kaldırım taşlarını çatırdatarak başını alıp gitmişti.” (s. 101)
Hikâyede Ömer’in durumunu anlatan cümlelerin arkasında neler saklıdır? Herkes için alışılmadık her davranış ve duygu, başlangıçta potansiyel bir yabancıdır. Ömer’in kaybetme duygusunu hazmedememesi böyle bir durum. Yabancılığının nedeni de henüz kendisine rakip mi değil mi, işte bu sorunun cevabını bilmemesinden kaynaklıdır. Alınganlık, aslında erkeklerin pek tahammül edebildiği bir husus değildir, hele de karşı cins tarafından gösterilen bir duyguysa. Erkekler, toplumsal cinsiyet rolü gereği, duyguları yansıtma konusunda dışarıya daha kapalıdırlar ve ne hissettiklerini dışa vurmakta çekimser dururlar. Çünkü toplumda erkeklik, güçlü ve soğukkanlı durmayı zorunlu kılan bir ön kabulle düşünülür; oysa bu beklenti, erkeğin duygusal yükünü daha da ağırlaştırır. Bu durum, erkeğin duygusal bir varlık olduğu ve duygusal ihtiyaçlara sahip bulunduğu gerçeğinin bastırılmasına yol açar; buna bağlı biçimde erkeğin bu ihtiyaçlarını ifade edebilme imkânı kısıtlanır. Bastırılan duygular ise çoğu zaman öfke olarak dışarı vurulur ve ortaya çıkan bu durumdan kişinin kendisiyle birlikte çevresi de zarar görür.
Kaynak
Refik Halid Karay, “Küs Ömer”, Memleket Hikâyeleri, İstanbul: İnkılâp Kitabevi, 2020.
Betül Sezgin
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.