
“Önemli Olan Kalıcı Olmak”
26 Mayıs 2026Yaa! İşte böyle Mürüvvet Hanım… Kaldın mı böyle bir başına odanda… Hey gidinin Mürüvvet Hanımı! Böyle deli gibi konuşur, dertleşirsin kendi kendinle. Bak! “Yıldızlar hiç söner mi?” derdin. Soluverdin gittin. Başucundaki 835 ayar, kabartmalı, telkâri gümüş çerçevede kendini seyrediyorsun akşama değin. Çerçeveden taşıp bir moda çekiminden fırlamış gibi Bakırköy sahilinde gezdiğin günleri arıyorsun hasretle. 1970’lerin başlarına gidiyorsun aklınca. Menekşe rengi ipek bluzun, beyaz döpiyes takımın, mor kemik çerçeveli kocaman güneş gözlüğün, geceden bigudilerle sardığın havalı saçların, sivri burunlu ayakkabılarınla bir yıldız gibi ışıldıyorsun caddede. Daha bacaklarında güç var, daha nasıl da gençsin, nasıl da parlıyorsun! Güneşi sımsıcak kucaklıyorsun usulca. Denize nazır bir huzurevinde ölmeyi beklemene asırlar var daha.
Hâlbuki yedirmelerin, içirmelerin, muhabbetin kadınıydın sen. Yaz kış özene bezene bir masalar donatırdın salonda, balkonda, yazlıkta. Rutinlerin vardı senin. Her pazar günü masada çıtır çıtır kızarttığın balıklar, envaiçeşit mezeler, roka, marul, türlü yeşillikler, kornişon turşu, sirkeye yatırılmış lakerdalar dizilirdi. Kristal kesme bardaklar, Murano yemek takımında ikramlar yapılırdı. Komşunuz Ayla hanımları, Saffet beyleri, Tülinleri ve daha nicesini sofrana davet ederdin. Çocuklar da bayram ederdi… Sütlü tatlılar yapar, çeşit çeşit çikolatalar hazırlardın onlara da. 35 yıl önce terk-i diyar eden zevcin –seni hep el üstünde tutup üstüne titreyen Hilmi Beyciğin– yirmi beş yıllık dostu Sadık Beyefendi’yle rakı kadehini kibarca tokuştururdu. Radyoda fasıl başlardı. Aman ne keyif!

Hey hey
Hey, hey, hey, hey, hey, hey, hey, hey
Gamzedeyim, deva bulmam…
“Ah Mürüvvet Hanımcığım, yine mükellef bir masa hazırlamışsınız!”
“En meşhur lokantalarda dahi sizin yaptığınız topikin bir benzerine rastlamadım.”
“Afiyet olsun Sadık Beyciğim. Kurtuluş’ta otururken, sizden iyi olmasın, üst kat komşumuz Madam Ester’den öğrendiydim tarifini. Öyle kimselerle paylaşmazdı ha hünerlerini! Ama beni severdi. Toprağı bol olsun. Hatta bir keresinde ‘Boynuz kulağı geçmiş’ diye iltifat etmişliği dahi var.”
Havada çakırkeyif gülüşmeler, beyefendiciğimler, hanımefendiciğimler, o sizin teveccühünüzler, canınız sağ olsunlar, ay efendim ne demekler.
Sonra günlerden Çarşamba olur. Çakıl gazinosunun kadınlar matinesi hınca hınç dolar. Sahnede uvertür sanatçılardan sonra solistler yerlerini alırlar; kanun, ud, darbuka susmaz ama senin aklın fikrin assolisttedir. Derken gece yarısından sonra şaşaalı kostümüyle Zeki Müren’in sesi ortalığı kasıp kavurur.
Her yer karanlık
Pûr nur o mevki
Mağrib mi yoksa makber mi ya rab
Mağrib mi yoksa makber mi ya rab
Aman ne gösterişlidir; o balköpüğü rengi pullu payetli kostümü ne şahanedir!
Tıpkı senin kendi nişanında giydiğin balköpüğü rengi gibidir. O volanlı, dantel nişanlığın zarafetine ve güzelliğine ne demeli! Ya senin göz kamaştıran kusursuz zarifliğine kim ne söyleyebilir?
Sonra ayaklarını sıcacık kumlara uzatırsın Altınkum plajında. Güneş tenine değdikçe bütün vücudun ısınır, yumuşar, parıldar, pembeleşir. Temmuz ikindisinde kızgın kumlardan sekerek kendini pırıl pırıl suya bırakır ve dalgaları yara yara kulaç atarsın.
Yaa! İşte böyle Mürüvvet Hanım… Kaldın mı şimdi dımdızlak dört duvar arasında… Ah bunların sebebi hep sizsiniz Hilmi Beyciğim! Size ne çok dargınım bir bilseniz! Bana hep gözümün nuru derdiniz. Peki neden erkenden ayrıldınız da beni upuzun bir sıkıntının içinde bir başıma bırakıverdiniz…
Erkenden gittiniz de ne oldu? Başınız göğe mi erdi? Mutlu musunuz?
Mutlu musunuz Hilmi Bey? Ben hiç değilim…
Mualla’nın habire aynı şeyleri tekrar etmesinden bıktım, Süheyla’nın mızmızlanmalarından yoruldum. Behçet Efendi’nin her seferinde torunlarından bahsetmesinden gına getirdim. Gençlerin o her yanlarından taşan edepsizliklerinden, boş boş konuşmalarından, ağız dolusu kahkahalarından usandım. Özel günlerde, bayramlarda seyranlarda gelen ziyaretçilerin karşısına sirk maymunu gibi çıkmaktan yıldım. Çocuklar dersen dünyanın bir ucunda. Hele o ayda bir düzenledikleri moral gecelerinde üç-beş kıytırık şarkıcı tayfasının bangır bangır bağırmalarından sıdkım sıyrıldı. Şarkı mı söylüyorlar yoksa uluyorlar mı belli değil!
Bir de o, güya sağlığımızı bahane ederek yağsız, tatsız tuzsuz yemeklerini, buzhane balığını, sera mahsulü zerzevatını (kışın ortasında domates mi çıkar Hilmi Bey, patlıcan mı yenir?), hormonlu meyvelerini (elma iriliğinde çilek mi olur?) midem kaldırmaz oldu.
Neredeyse sadece su içiyorum. Odamdan hiç çıkmıyorum. Kendimi kendimle avutuyorum böyle.
İşte şu gümüş çerçeveden sesleniyorum size Hilmi Bey; 835 ayar, kabartmalı, telkâri.
Azıcık insafınız varsa alın götürün beni buradan.
Gamzedeyim, deva bulmam.
Nermin Tenekeci
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.




