
Dijital Formlar ve Çıktıları
22 Şubat 2026
Hâle Sert ile Kuşlar ve Geçmeyen Şeyler’e Dair
15 Mart 2026Ölülerle diriler arasında ince bir nehir akar; ipince ve sessiz… O nehir kurudu sanırsın. Bir tek senden ibaret bilirsin kendini. Havada bir kar tanesi gibi rahat, hafif ve geniş hissedersin. Sonra birden, hiç ummadığın bir anda bir şey olur. Bir şey olur ve kesif bir keder sarıverir dört yanını.
Bugün bu duyguyu yakından hissedeceğimi nereden bilebilirdim? Adını taşıdığım dedem Müfid’in (sonu ‘d’ ile biten Müfid’in) siyah-beyaz bir fotoğrafı, Osmanlıca, sayfa uçları kıvrılmış bir Mızraklı İhmihal’in epey sararmış yaprakları arasından kucağıma düşüvermeseydi eğer… Onu ilk kez dede olarak değil de toy bir delikanlı olarak gördüm. İçim ürperdi. İçimde bir yer sustu. Garip bir sakinlik içindeydim. Peki hiç yan yana gelmediğim biri için gözlerim neden hemen doluverdi, niçin ağlıyordum? Kimilerinin yokluğu varlıklarından daha mı sarsıcıydı?
İşte o anda on yedi yaşında öksüz kalmış, tüm ailenin yükünü omuzlamış ve bir anaya, üç ablaya ve kocası ölüp anne yanına sığınmış ablalardan birinin yetim çocuğuna kol kanat germiş Hacı Hafız Müfid ile benim –yani Müfit’in– arasındaki kuru nehir canlanıverdi, coştu ve taştı.
1950’lere ait, yarısı kopmuş bir gençlik kulübü fotoğrafıydı bu. Biraz büyükçe başını çepeçevre sarmış sert ve dik saçları şakaklarında bitiyor, yanlardaki asimetrik favorileri, kulaklarından yanaklarına doğru hafifçe sarkıyordu. Bakışları aynı benim bakışlarım, aydınlık alnı tıpkı benim alnım, burnu aynı benim burnum, durgunluğu tıpkı benim durgunluğum olan Müfid; bir kez olsun sesini duymadığım, muhayyilemin ve birkaç fotoğrafın yitik bir köşesinde sıradan bir ihtiyar olarak ömrünü nihayete erdirmiş dedem, fotoğrafın sağdan üçüncü sırasında delikanlılığı ve sportmenliğiyle karşımda beliriverdi…
Beliriverdi… Demek ki çoktandır bir başka zamanın sırlı detaylarında gömülü Hacı Hafız Müfid’in eskiden bir sesi vardı, bir gençliği, duruşu, yürüyüşü, gülüşü vardı; dahası kokusu, dokusu ve bir hikâyesi vardı. Sanki soluk bir fotoğrafa bakmıyor da bir kitabı okuyor, görüntünün ardında olanı tahayyül ediyordum. Fotoğrafın çekildiği yıl ile şimdi arasındaki kesiklikte bir çakışma ânını, bir başka zamanı yakalama isteğini kolluyordum.

Muhtemelen bu fotoğrafın çekildiği o neşeli –ama yüzler yine de buruk– günden birkaç ay sonra taşrada öksüz kalmanın çok çabuk olgunlaştırdığı ve bir günde on yaş aldırdığı çocuk yetişkinlerdendi o da. Yokluk ve yoksulluğun İstanbul’a savurduğu bir serdengeçti. Eminönü, Sirkeci, Mahmutpaşa labirentinin mahşeri kalabalığında mavi brandalı dükkânlar, hanlar, hamamlar arasındaki daracık sokakları binlerce kez dolandı; hanların arka kapılarının açıldığı gizli köşeleri arşınladı. Simit de sattı, mendil de, çorap da, terlik de. Omzuna astığı boya sandığıyla sokak sokak dolaşarak memleketinde pek ender rastladığı yüksek topuklu, zarif ve şık kadın ayakkabıları; rahat, ucuz genç nesil ayakkabılar, sivri burunlu babetler, çoğunlukla siyah-beyaz iki renkli makosenler, yarım botlar, oxford’lar boyadı… Nihayetinde “bana ayakkabını göster, sana kim olduğunu söyleyeyim” kıvamında bir insan sarrafı kesilse de bir ömrü ayakkabı boyayıp parlatarak geçirecek değildi elbette. Bütün o girip çıktığı hanlar ve ayaklarına kara sular indiren sokaklar, küçük bir dükkân açma arzusunu perçinliyordu günbegün.
Sepetine doldurduğu türlü türlü ürünlerle (kumaş parçaları, patiska topları, çorap, eldiven, lastik çizme, pijama vs.) Mercan Yokuşu’nu bu ümitle tırmandı, Çakmakçılar Yokuşu’ndan bu hevesle indi, Yazmacılar Sokağı’nı arşınladı, Büyük Valide Han’dan aldığı mallarla kalabalık caddelerde işporta tezgâhları açtı. Kuruyemişçiler, baharatçılar, bijuteriler, türlü eşya ve giyim mağazaları, kumaşçılar, şapka mağazaları, çamaşırcılar, nişan, kına, düğün, bebek, sünnet törenlerine hizmet eden irili ufaklı yüzlerce dükkânın ve bu dükkânlara hücum eden kalabalıklar arasında bir yer açtı kendine.
Alın teriyle mütevazı bir yazmacı dükkânının başına geçti nihayet. Memleketteki ailesini tabiri caizse düze çıkardı; evlenip barklandı ve babamın babası oldu ilkin.
Ben onun gençliğiyle yıllar yıllar sonra, ata yadigârı bir evde rastgele açılmış bir ilmihâl kitabının yaprakları arasında bugün tanıştım. Bakışı benim bakışımdı, aydınlık alnı benim alnım, burnu benim burnum ve gölgede kalmış sağ yanağının hafif yana eğik ifadesi benim ifademdi. Yoksa dünya aynı dünyaydı. Sokaklar aynı sokaklar, bayırlar aynı bayırlar, evler aynı evler ve döngü aynı döngüydü. O tüm bu hayat gailesinin içinden bir ayakta kalma hikâyesi çıkarmayı başarmıştı. Ben ise bu yaşımda hâlâ oradan oraya sürüklenmeye devam ediyor, bir yere sığamıyordum. Fiziken bu kadar benzeyip ruhen bu denli ayrı düşmemizin türlü sebepleri vardı muhakkak.
Fotoğrafına dikkat ve hayretle bakıyor, yüzünde haysiyetli yokluğun karaltılarından başka bir şey seçemiyordum. Yoksa insan yalnızca bir insan değildi de onu taşıyan yüklerin bir ağırlığı mıydı? Bazen de bir eksilme hâli miydi? Yoksa neden yokluğu şu anda benim varlığımdan daha çok şey ifade etsindi?
Çok düşündüm. Cevabı bulamadım. Bana yanıtı kolaylaştıracak olan babam alzaymırın pençesinde değil beni, kendisini bile hatırlamıyordu. Kim olduğunu unutmuştu.
Kim bilir ne kadar zamandır üstüne tünediğim sandalyeden yavaşça kalktım. Sağ bacağım fena uyuşmuştu. Fotoğrafı ait olduğu yere, üst başlığın altında Miftâh-ul Cennet yazan Mızraklı İlmihâl’in on yedinci sayfasının arasına koydum.
Ben elli sekizine merdiven dayamış orta yaşlı bir adamdım; adım Müfit’ti. Dedem Hacı Hafız Müfid ise sararmış siyah-beyaz bir ânın içinde hep on yedi yaşında bir delikanlı…
Zamanın döngüsü işliyordu işte…
Nermin Tenekeci
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.




