
Kadraj 1: Zamanın Döngüsü
5 Mart 2026
Dijital Sanat ve Etik
29 Mart 2026“Hikâye benim için, kıştan sonra baharın, yazdan sonra sonbaharın geldiğini onlarca kez deneyimleyen insanın sanki o mevsimi ilk kez karşılarmış gibi bekleyişidir.”
Kuşlar ve Geçmeyen Şeyler nasıl bir süreçte yoğruldu ve bir kitap hâlinde somutlaştı? İçinden kuşlar geçen ve bir de izleri geçmeyen bazı şeylere şerh düşen bu hikâyeler, hangi saiklerle bir araya geldi?
Kuşlar ve Geçmeyen Şeyler, kendimi inceden inceye irdelediğim bir sürecin dökümüydü. Ne sözünü ettiğim içe bakışın ne de öyküleşmesinin baştan tasarlanmadığını söylemeliyim. Aslına bakarsan öykülerin yazılma sürecini belki de ilk defa senin bu sorun sayesinde geriye dönüp düşünüyorum. Ve ilk defa yazdıklarımın pandemi sonrası ürünleri olabileceğinin farkına varıyorum. Şöyle ki pandemide kendi kendime kaldığımız o uzun sürenin hepimiz üzerinde görülür, görülmez etkileri oldu. İlk başta bahsettiğim içe bakışım bir şekilde kapanma süreçleriyle de denk düşmüş, demek ki. En yalın şekliyle ifade edersem, öykülerin yazılmasındaki temel saik, ben kimim, bugüne kadar hayatın neresinde durdum, nelere ses çıkardım, nerelerde sustum sorularıyla da bir hesaplaşmaydı. Daha çok da sessiz kaldığım anlara, tanıklıklara ses verme çabasıydı. Renksiz bir sinema filminin sonradan renklendirilmesi gibi.
Ağaçlarla, kuşlarla ilişkim sarmaş dolaş. Kendimi irdelediğim yerde ya ben bir ağaçtım ya da ağacın dalındaki serçe; bazen de ağaç ve serçe durmuş bana bakıyorlardı. Dolayısıyla geçmeyen bazı şeylerle ağaçların ve kuşların sarmaş dolaş hâlinin adı Kuşlar ve Geçmeyen Şeyler olarak belirdi. Bu isim ilk aklıma düştüğünde çok heyecanlandım. Hiçbir isim kitaptaki öyküleri bundan iyi anlatamaz diye düşündüm. Nitekim dosyama attığım bu başlık, yeniden okuma ve revizyon süreçlerinde değişmeden kaldı.
Öykülerimin kitaplaşmasının ardındaki bir diğer önemli saik de doktora tezimin kitaplaşmasının verdiği rahatlamadır diyebilirim. Edebiyat Devrimi’ni tez formatından çıkarmak, rahat ve keyifle okunabilir bir hâle getirmek için yaklaşık bir sene boyunca çalışmıştım. Kitap çıkar çıkmaz, öykü yazmaya yeniden sarıldım ve bu kitabı kendime bir hediye gibi de hazırladım.

Hem dünyaya baktığın mercek hem de kendi dünyanı okura açmanın bir aracı olarak hikâye senin için ne demektir, neden hikâye?
Hikâye benim için kıştan sonra baharın, yazdan sonra sonbaharın geldiğini onlarca kez deneyimleyen insanın sanki o mevsimi ilk kez karşılarmış gibi bekleyişidir. Adı aynı olsa da hiçbir kış bir önceki kış değildir. Karlı bir kış mıdır, kurak bir kış mı? Dostlarla, arkadaş ve akrabalarla şenlenen bir kış mıdır, seslerin de üşüdüğü bir kış mı? Ölümler de eşlik eder mi bu kışa, aksine bol doğumlu bir kış mıdır? Sonu baştan belli hayatımıza merakla, umutla bazen de korku ve kaygıyla bağlanmanın adıdır hikâye. Acaba bu sefer ne olacak, sorusudur.
Hikâye, hep bildiğimiz, doğan-büyüyen-ölen, hayatı da mevsimlerce dilimlenmiş o insanın biricikliğine dalan bir kelimedir. Hikâye o biricik insanın başa çıkamadığı hâllere odaklanır. Madem tüm yollar bilindik, sorulabilecek tüm sorular sorulmuş, küme küme cevaplar verilmiştir; neden öyle çetrefil, öyle karmaşık hâllere düşer bu insan?
Hikâye, insanın bu bilindik mevsimlerde tökezlediği, düştüğü, canının çok yandığı yerdedir. Yaralara yakından bakma ve anlama çabasıdır. Okumayı ve yazmayı sevdiğim hikâyeler bir nebze şefkat de barındırır. Aksi hâlde, yazdıklarımız gazete haberinden farksız olurdu.
Hikâyeciliğini besleyen kaynaklar nelerdir? Nerelerden feyz alırsın?
Hikâyemin asıl kaynağı kendi hayatım. Beni şekillendiren coğrafya, dil, doğa, sosyoloji, aile, ülke meseleleri var bu hikâyenin içerisinde. Kendimi anlamaya çalışırken içinden geçtiğim kısacık zaman aralığındaki tüm etkenleri çözümlemeye çalışıyorum böylece. Türkiye’nin modernleşme süreçlerinin garip bir kesişiminde buldum kendimi. Ne buralı ne oralı olabildim. Her görüşten, sosyoekonomik sınıftan insanla çekincesiz bağlar kurabilmeyi, sohbet edebilmeyi büyük bir fırsat olarak da görüyorum. Bu karşılaşmaların bendeki tezahürü, ülkemin karmaşık yapısının bir yansıması aslında. Kendimi anlamaya çalışırken, aslında doğumumdan bugüne kâinatta kapladığım daracık alanda olan bitenleri de anlamaya çalışıyorum böylece.
Feyz alma kısmına gelince, elbette iyi sanat eserleri! Edebiyat bağlamında, Türk edebiyatının vazgeçemediğim usta kalemleri, Sait Faik, Tanpınar ve Yaşar Kemal. Kadın yazarlarımıza da ayrıca tutkuyla bağlıyım; Füruzan, Tomris Uyar ve Selçuk Baran bu babda en sevdiklerim. Şu sıralar Londra’da Yaratıcı Yazarlık alanında bir master yapmaktayım; bu sayede daha çok günümüz İngiliz, İrlandalı ve İskoçyalı yazarlarını tanıma fırsatı buluyorum. Tessa Hedlay, Ali Smith, Maggie O’Farrell’i sevdiklerim arasında sayabilirim. Yine bu dönemde İngilizce yazma deneyimimi kendi içimde çok sorguluyor ve bu deneyimin bana getireceği imkânların yanı sıra Türkçe yazı dilime verebileceği hasarlar konusunda endişeleniyorum. Bu bağlamda farklı dillerde yazan yazarlara da ayrı bir ilgi geliştirdim; örneğin İngilizce romanlarıyla bilinen Amerikalı Hint kökenli Jhumpa Lahiri 40’lı yaşlarında İtalyanca yazmaya başlıyor, kendi isteğiyle yaptığı bu seçim onun yazı evreninde farklı dünyalar açıyor. Henüz okumadım ama Eva Hoffman’ın Lost in Translation: A Life in a New Language isimli eseri de listemde. Londra’nın havasının, doğasının, kültürel ikliminin de beni beslediğini ve yazıma sirayet edeceğini hissedebiliyorum. Örneğin geçenlerde Miyazaki’nin Totoro isimli animasyon filminin uyarlamasını sahnede izledim, şahane bir oyundu. Saf, samimi bir hikâyenin zamansızlığıyla büyülendim.

Hikâyenin mayalanma süreci, elbette okurların ilgi duyduğu bir evre. Ama asıl merak konusu, yazarı o kritik eşiğe götüren ilk adım… Bir hikâyeci olarak hangi durumlar seni harekete geçirir, hangi “an”larda bir hikâyenin fikri filizlenir?
Ne kadar çok hayret edersem hikâyeye o denli yaklaşırım. Daha önce hiç karşılaşmadığım bir duruma da uzun yıllardır içerisinde dolandığım insanlık hâllerinde fark ettiğim yeni bir çıkıntıya da çok hayret edebilirim. Hayret beraberinde “bu nasıl olabilir?” sorusunu getiriyor ve aslında hikâye de bana/bize nedenleri sunmaya çalışıyor. Kesin olmayan, muhtemel ve okurun da bakış açısıyla yorumlanabilecek nedenler. Çocukça Bir Direniş’teki “Paltosu Mavi Kadın” isimli öykü, gazetede gördüğüm bir haber karşısında düştüğüm hayret sonrası yazılmıştı. Haberde bir kadının bebeğini Boğaz’ın sularına attığı yazıyordu… İkinci kitaptaki “Kılçık” ise uzun yıllar gözlemlediğim ve dönüp sonrasında hayret ettiğim durumların hikâyesidir.
Dil üzerine düşünen bir yazar olduğunu biliyorum. Elbette her yazar dile dair düşünür ancak dil, senin bazı hikâyelerinin temel öğesi, meselesi, kapanmayan yarası sanki. Kelimelerin kraliçesi olmayı kafasına koymuş bir kadının hikâyesi olan “Hav-va”da kelimeler birer hikâye kişisi adeta. Harfler ve kelimelerin senin dünyanda nasıl bir yeri var?
‘Dil’e ilgimin edebiyata ilgimden önce geldiğini söylemeliyim. Sevgili babam Zeki Doğan’dan gelen bir ilgi, sevgi bu. Babam, küçükken dikkatimi hep kelimelere çekerdi. O zamanlar TRT’deki spikerlerin konuşmaları, Türkçeyi nasıl kullandıkları önem arz ederdi. Herkesin örnek aldığı, kılavuz niteliğindeki bu konuşmalarda bile hatalar bulurdu babam. Yerli yerinde kullanılmayan kelimelere, yanlış telaffuza, “eski” kelimeyle daha iyi anlatılabilecek bir mevzunun, tınlaması pek de hoş olmayan, alışılmadık “yeni” bir kelimeyle ifade edilmesine dikkat çekerdi. Ayrıca uzmanlık alanı olmamasına rağmen İngilizce başta olmak üzere farklı dilleri kendi kendine öğrenmiş biriydi. Çocukken içime atılan kelime tohumları yetişkinliğimde filiz verdi. Lisede dil bölümünü seçmem, üniversitede İngiliz Dili ve Edebiyatı okumam hep bu hikâyeye dayanıyor. Hatta sonraları Türk Dili ve Edebiyatı doktorası yapmamın da altta yatan en önemli nedeni Türkçeye olan sevgimdir. Nitekim doktora tezimde, Türkçede erken Cumhuriyet döneminde yapılan ameliyelerle dilimizin geçirdiği önemli kırılmalara eğilmekten kendimi alamadım.
Testinin içinde ne varsa dışına o sızar misali, kelimelerin kökenlerine, seslerine, dilde kapladıkları alanlara olan tecessüs, öykülerimde de kendini gösterdi. Türkçe kelimeler zihnimde hep yaralıdır. Alfabe devrimiyle başlayan Dil Devrimi’yle şiddetlenen bir zarar görmüşlük söz konusu. O yüzden de “Hav-va” da ortadan kırılmış, öyküdeki kelimeler de eğilmiş, bükülmüş… Tabii öyküdeki kelimelerin incinmişliğinin başka sosyolojik nedenleri ve Hav-va’nın hayat hikâyesiyle ilgili yanları da var. Kelimelere kulak vermeyi, harflerin sırf o kelime için yan yana gelişini irdelemeyi, bazen onları hecelerine ayırarak içlerindeki esrarlı mahzene dalmayı seviyorum.
Kitaptaki hikâyelerde doğayı derinden hisseden, incelikle gözlemleyen ve duygu yükleyerek imgeleştiren bir tarz dikkat çekiyor. Ağaçlar, kuşlar, doğaya ait figürler bazen kendi gerçekliklerine dair bir kaygıyla, bazense toplumsal bir meseleye kapı aralayan bir eleştirellikle karşımıza çıkıyorlar. Mesela “Söğüdün Karnı”ndaki gibi -hem doğanın yitip giden güzelliğinin ardından bir ağıt hem de insanın suretler dünyasının asılları doğadaymış gibi- metaforlar ifadesini doğada buluyor sanki. Doğayla edebiyatın nasıl bir bağı var senin dünyanda?
Ağaçları iyi tanırsam kendimi daha iyi anlarım diye düşünürüm. Ağacın gövdeden ziyade kök oluşuna hem merakla hem de bazen ürküntüyle bakarım. Kök, gücün; aynı zamanda bilinmezliğin ve karanlığın diyarı. Ağaç benim için bir yönüyle de dili temsil ediyor. Kökler, gövde, dallar, yapraklar, üzerinde yaşayan bin türlü böcek ve hayvanla ağaç, bir dil evreni. Dili tanırsam yine kendimi daha iyi anlarım. Ağaç ve dil arasındaki ilişkiyi insanları anlamaya ve tüm doğa unsurlarını bilmeye teşmil edebilirim. Alıç Ağacı ile Sohbetler’de Hikmet Birand, ağacın polenini en uç diyarlara göndermek için nasıl uğraştığını anlatır. Tohum daha verimli, farklı topraklara düşsün ki yeni filiz daha gürbüz, gelişkin boy versin. Kendimizden uzak zihinlere yolculuk ediyoruz edebiyat aracılığıyla; kendimizi aşılıyoruz.
Ağaçsız, nehirsiz, kuşsuz, çiçeksiz edebiyatı kendime yakın bulmuyorum. Sevdiğim yazarların metinleri ağaçlarla, kuşlarla bezelidir. Aksi, benim için tatsız tuzsuz cümleler toplamı ve eksik bir evrendir. Doğaya bir methiye ve güzelleme değil kastım. Ama kurak bir coğrafya da olsa, kurumuş bir ağaç da biz yeniden yeşermeyi hayal edebiliriz. Yeter ki o orada dursun. Godot’yu Beklerken’deki ağaç gibi. Onat Kutlar’ın “İshak”ında kuşun tünediği ağaç gibi.

Çocukça Bir Direniş’te de olduğu gibi Kuşlar ve Geçmeyen Şeyler’de de birçok hikâyen kadın duyarlılığı taşıyor. Ama bu her şeyi kadınların lehine yontmak şeklinde bir tavır değil; acı hiciv oklarından kadınlar da bolca nasibini alıyorlar; mesela “Kaplumbağa”, “Mehmet” ve “Bülbülün Ormanı”nda… Hikâyelerinde ailede, arkadaş çevresinde, toplumda sıkışıp kalan kadınlara yer veriyorsun. Çocukluğundan itibaren çizilmiş çerçevelerle sınırlandırılan kadınların iç sesini edebi düzleme taşımak için hikâyenin çok elverişli bir tür olduğunu düşünüyorum. Ne dersin bu konuda?
Burnunun ucundakini görmeye ve yazmaya çalışan yazarlardanım sanırım. Çocukluğumdan beri bilinçli, bilinçsiz gözlemlediğim insanlar; komşu teyzeler, anneler ve bilumum genç, yaşlı kadınlar… Nereden edindiğimi bilmediğim, yine doğal bir şekilde gelişen bir eleştirel bakış da hep bu gözleme eşlik eder. Bir çok buluşma ortamında sohbet, muhabbet süregiderken benim zihnim bir meseleye, bir bakışa, bir davranışa takılır ve zihnim o andan itibaren bir MR cihazı gibi çalışmaya başlar. Takıldığım meselenin detaylı görüntüsünü alıp çıkarım ayrılırken. Belki bu görüntüyü uzun zaman yanımda taşır, tespiti başka zaman yaparım ama elimde detaylı bir görüntü, delil vardır. Kadın zihninin dinamiklerini, eğilimlerini, korkularını, çekincelerini iyi görebildiğimi düşünüyorum. Ne de olsa, tanıdık hislerin hepsinden bir parça taşıyorum.
Bazı hikâyelerinde güncel meselelere, spesifik olaylara göndermeler var; mesela Filistin meselesi, Madımak olayı gibi. “Kılçık”ta ise hepimize bir yerlerden aşina gelen bürokratik hiyerarşiyi hicveden alegorik bir evren kuruyorsun, alabildiğine gerçekçi, gündelik gerçekliğimize ayna tutan olaylar dönüyor bu metinde ama bunları gerçeküstü öğelerle anlatmayı seçiyorsun. Gerçeklikle kurgusallık ilişkisi açısından bakınca bu hikâye beni 50 Kuşağı’nın varoluşçu hikâyelerine, ironi ve hiciv yüklü yönüyle ise Oğuz Atay’ın “Tahta At”ına götürdü. Bu hikâyenin bir hikâyesi var mı okurlarımızla paylaşabileceğin?
Uzun yıllar, neden yüksek sesle konuşamadığımı düşündüm. Demem o ki neden şahitlik ettiğim yanlışlıkları açıktan eleştiremiyorum diye kendimi sorguladım, hırpaladım. Ben duyarsız biri miydim yoksa? Sonraları bunun duyarsızlıkla ilgili değil, biraz mizaçla, yetiştirilme biçimiyle ve farklı var oluş hâlleriyle ilgili olduğunun farkına vardım. İtirazımı, eleştirimi öykülerimde işleyebildiğimi görünce kendi adıma mutlu oldum. Öykülerimde, gündelik hayattaki Hâle’ye göre daha cesurum.
Güncel meseleler dediğimiz mefhumun yanı başında haksızlıklar durur maalesef. Peki yine de nasıl yazacağız bu haksızlıkları? Gerçekliği kendi zemininde değil de başka bir boyutta yeniden ele aldığımda daha rahat irdeleyebiliyorum. Bu yeni boyuta büyülü gerçekçilik evreni diyebilirim. Büyülü gerçekçi evrende bir kamu binasını balık bedeni gibi hayal edebilir, çürümeyi balığın kılçığa evrilmesiyle anlatabilirim. Çürümenin yavaşlığını, hücrelerin tek tek çürüyerek bütüne sirayet etmesini, canlılığın ve neşenin çekilişini. Aslında gözümüzün önünde, yüksek sesle gerçekleşen yozlaşmayı yavaşlatmanın, onu estetize etmenin de bir yolu bu. Yazarken muhtemelen hiç aklıma gelmemişti ama burada Bilge Karasu’nun “Avından El Alan” öyküsü ile “Kılçık” arasında bir bağ kurdum birden. Bilinçdışım beslendiği suları açığa çıkarıverdi muhtemelen.
Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.
İncelikli soruların için asıl ben teşekkür ederim.
Neslihan Demirci
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.




