
Hâle Sert ile Kuşlar ve Geçmeyen Şeyler’e Dair
15 Mart 2026
Sirāt: Doğru Yolu Bulmak Kolay mı, Zor mu?
8 Nisan 2026TDK sözlük dijitale, sayısal ve sanal; sanal için de gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan; yani farz edilen, mevhum anlamlarını veriyor. Nişanyan da sanalı “san”a, “san”ı da “say”a bağlayıp düşünmek ve saymak anlamına geldiğini tespit ediyor. Böylece sanalın hem sayıyla hem de tasarımla olan akrabalığı ihdas edilmiş oluyor. Sanalın izi biraz daha sürülürse sanı, sanık, saymaca da sözcükle akraba hâline geliyor. Buradan hareketle dijital kültürün temelinin yalnızca tasarım değil, aynı zamanda itibar, kanaat ve katılım rejimi olduğunu söylemek mümkündür.
Bu rejimin nasıl bir zemin üzerinde inşa edildiğine Baudrillard’ın Simülakr ve Simülasyon kitabındaki görüşlerini hatırlayarak devam edebiliriz:[1] Artık gerçek ya da hakikatle bir ilişkimiz kalmamıştır ve tüm gönderen sistemlerinin tasfiye edildiği bir simülasyon çağına girilmiştir. Simülakr, bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünümdür. Simülasyonsa bir köken ya da bir gerçeklikten yoksun gerçeğin modeller aracılığıyla türetilmesidir. Buna göre, simülasyon, gerçeğin tüm verilerine sahip olan ama gerçek olmayan şeydir. Ancak bu yeni simülasyon evreninde, simüle edilecek olan bir “gerçeğe” ihtiyaç yoktur. Artık, gerçeğin yerini “simülakrlar” almıştır. Burada belirleyici olan, taklidin ya da suretin gerçeğin yerine geçmesi değil, gerçeğin tüm işlevlerini üstlenen ama ontolojik olarak ondan kopmuş bir düzenin kurulmasıdır. Simülakr “–mış gibi” yapmaz, tersine gerçek gibi işler ve bu nedenle gerçeğin yerine geçebilir. Baudrillard’ın verdiği klasik örnek bu ayrımı netleştirir: Hasta gibiymiş yapan biri bizi kandırmaya çalışırken hastalığı simüle eden kişide semptomlar fiilen mevcuttur. Bu kişiye ne hasta ne de sağlıklı denebilir; çünkü artık onu hasta ya da sağlam olarak değerlendirebileceğimiz nesnel gerçeklik zemini ortadan kalkmıştır. Sahte kavramı, ancak gerçeğe referansla anlam kazanır; simülasyondaysa bu referans çöktüğü için sahteyle gerçek iç içe geçer. Geriye yalnızca gerçeğe göndermede bulunmayan simülakr kalır. Bu çöküş, metafiziğin görünüş-gerçek ayrımını da işlevsiz kılar.
Baudrillard köken ve gerçeklikten yoksun gerçeğin, modeller aracılığıyla yeniden üretilmesi durumunu hipergerçeklik olarak kavramsallaştırır. Hipergerçeklik rejimi, yalnızca estetik ya da kültürel alanlarla sınırlı değildir; ekonomi, siyaset ve gündelik yaşam bu rejimin doğrudan parçasıdır. Borsada yeşil ve kırmızıya dönen oklara bakarak şirketlerin durumuna hükmedebiliriz; hisse alınca hiç görmediğimiz bir şirketin ortağı oluruz, satınca ortaklıktan çıkarız; dövizin değeri yine grafik ve göstergelerden ibarettir. Başka bir örnek; medyada ya da sosyal ağlarda ortaya atılan, doğruluğunu bilmemizin mümkün olmadığı bir iddia, askeri ya da politik eylemin gerekçesi olabilir. Burada belirleyici olan, iddianın gerçekliği değil, ona atfedilen itibardır. İtibar edildiği sürece eylem anlamlıdır, saldırı meşrudur; itibar edilmediğindeyse gayrimeşrudur.
Bu yeni gerçeklik rejiminde görünüşün ardındaki hakikate ulaşmak gibi bir hedef olamaz zira gerçekle sahtenin iç içe deneyimlendiği yepyeni bir dünyayla karşı karşıyayızdır. Örneğin bir kabine girip uçağın ‘tıpkısının aynısı’ olan simülasyonu sayesinde onu uçurabiliriz, sanal gözlüklerle MotoGP ya da Formula1 yarışlarına katılabiliriz, Google Earth ile dünyayı sokak sokak gezebiliriz, sosyal medya platformlarında kim olduklarından emin olamadığımız profillerle iletişim içinde olabiliriz… Trump’ın ilk döneminden başlayan post-truth tartışmalarıyla gerçek iyice gözden düşmüştü, şimdilerde yapay zekânın marifetleriyle gerçek duygusu enikonu sönümlenmiştir. Çünkü timelinelarda akan her haber, her görüntü, her duyuru çok kısa zamanda yalanlanabilmektedir. Yapay zekânın ürettiği görsel/ işitsel çıktıların çoğunu ancak uzmanları ayırt edebilmektedir. Bu akışta hangi sahteye inandığımızı, hangi gerçeğe inanmadığımızı fark edemeyince yaşadığımız aldanış duygusu zamanla umursamazlığa dönüşmektedir. Önümüze düşen postun kısa zaman sonra yalanlanabileceği duygusu bu umursamazlığı beslemektedir.

Böylesi bir zemin üzerinde yükselen dijital dünyada, duyusal dünyayla bağ bile cep telefonu, tablet gibi araçlarla kurulur. Duyusal dünyayla ilişkimizde arayüz olarak hep devrededir. Duyusal dünyayla aramızdaki bağ, duyular aracılığıyla değil de arayüzün araladığı kadarıyla ve onun formatladığı hâliyle kurulur. Sıradan bir örnek olarak; insan nerede yemek yiyeceğini, orada ne yiyeceğini arayüz sayesinde belirler. Mekânın seçiminde de yıldızlar, yorumlar, deneyimin yerini alır. Toplu taşıma araçlarının güzergâhları, durakları ve saatleri de aynı şekilde arayüz sayesinde bilinir. Cep telefonu/arayüz, yaşam kılavuzudur; bu nedenle deneyim oldukça geri çekilmiştir. İnsan dünyaya dair yaşam bilgisini deneye yanıla bulmaz, arayüzün kesinliğinde bilir. Ancak bu arada arayüzün, insanın tercihlerini ne kadar manipüle ettiğinin farkında bile değildir.
Önermenin sağlamasını yapabilmek için gerekli olan gerçeğin, sahteyle bu kadar iç içe girdiği, daha doğrusu birbirinin yerini aldığı bu çağda etik hangi zeminde düşünülebilir? Gerçek olmayanın gerçeğin yerine geçtiği, üretilen modellerin bir kökene, gerçeğe referans vermesine gerek kalmadığı dijital çağda etik de dönüşüme uğrar. Elbette etik ortadan kalkmaz; fakat normatif, değer-merkezli yapısını yitirir. İnsanın duyusal dünyayı deneyimlemediği, dolayısıyla gerçekle sahte arasındaki farkı arayüz sayesinde bilebildiği bir çağda etik, klasik anlamıyla özgür irade, karar ve sorumluluk ilişkisi üzerinden işlemez, daha çok insanın alacağı kararı manipüle eden sistemin üzerine inşa edilir. Kararları belirleyen, önceki kullanıcıların deneyimleri, platformların görünürlük politikaları ve algoritmaların manipülasyonlarıdır. Algoritmaların değer üretmeyeceği kesindir; daha çok sistemin sürekliliğini güvence altına almak önceliklidir. Bu öncelik, “nasıl yaşamalıyız?” sorusuna bir cevap olmayıp sistemin ürettiği politikaların nasıl sorunsuz işleyeceğine cevaptır. Etik ilkeler öznenin vicdanında değil sistemin tutarlılığında aranır. Algoritmalar, gerçek ya da sahte ayrımını simüle ederek etik boşluğu telafi eder gibidir. Bu durum, etiğin yokluğu değil, biçim değiştirmesidir. Etik, norm koyan, ahlâki muhasebeye vesile olan yapı olmaktan çok, duygu durumları yaratan bir gerilim alanı hâline gelir. Bu bağlamda etiği, normatif değil, afektif bir etik rejimi olarak düşünmek gerekir. Çünkü etik yargılar kalıcı ilkeler, geri dönülemez eylemler üretmez, geçici gerilimler ve duygu durumları yaratır.
Dijital dünya görünürlük, erişilebilirlik ve ifade özgürlüğü gibi olanaklar sayesinde etiğin alanını genişlettiğini söyler, ayrıca bu genişlik ve etkinliği ahlâki meşruiyetini destekleyen başlıca kavramlar olarak görür. Artık dünyanın en ücra köşesinde bile olsa yaşanan her şeyden haberimiz olduğu duygusu, dijital dünyanın en büyük vaadidir. Dünyanın gizlisi saklısı kalmadığı duygusu alttan alta hissettirilir. Dünyanın her yerindeki olaylardan, gelişmelerden anında haberdar olunurken nasıl bir tutum geliştirilmesi gerektiği konusunda insanlar kararsız kalırlar. Zira ya kaydır-kaydırın ışıltıları altında gözleri boyandığı için umursamaz bir tavır içindedirler ya da tersine göz boyamayla ortaya atılan bir iddiayla manipüle edilip sokaklara dökülebilmektedirler. Açıktır ki burada etikle kurulan ilişki durumsaldır ve bu durum, etik bir eylemi değil de duyguları harekete geçirmektedir.
Hikâyenin sürekliliği sayesinde insan kişisel hafızasını toplumsal hafızaya bağlar ve böylece kendi hikâyesini de paylaşıma açmış olur. Burada görüleceği üzere kişisel hafızanın önemli bir kısmı, insanın kendisine kadar gelen toplumsal birikimden oluşur. Bu sayede hikâyeler kesişir ve birbirini besler, aksi hâlde toplumsal hafızayla bağı zayıflayan birinin kişisel hafızası da zayıflar. Hafızanın bu toplumsal boyutu sayesinde kişi nasıl eylemde bulunacağını, neye nasıl tepki vereceğini bilir; işte bu eşik, etik sorumluluğun doğduğu andır. Bu eşikte insan bir yanda kendini değiştirirken eylemleriyle de dünyayı değiştirir. Storylerse anlıktır, bağlamsızdır, silinebilirdir; dolayısıyla bir hafıza taşıyıcısı değildir, geçicilik onun özüdür. Özne, karar alan ve bunu eyleme geçiren biri değil, anlık izlenimlerini ve duygulanımlarını dolaşıma sokan bir kullanıcıya dönüşmüştür. Paylaşılan storylerin de geçiciliği nedeniyle etik sorumluluk doğmaz zaten, zira kullanıcı isterse storylerini silebilir. Keza dolaşıma soktuğu story, şahitlik anlamına gelmeyip izlenim ve duygulanıma indirgendiği için özneyi geri dönülmez bir şekilde sorumluluk altına sokmaz. Onun takipçileri de benzer şekilde sadece görüntülerin akışı içinde konumlanmış birer kullanıcıdırlar. Dijital kültürde her şey geri dönülebilir, içerik silinebilir, deneyim yarıda kesilebilir, bağlam anında değiştirilebilir hâldedir. Bu geri dönülebilirlik daha önce vurguladığım etiğin dönüşmesi anlamına gelir. Olaylar ve durumlar karşısında sorumluluk duygusunu harekete geçirmeyen bir deneyimden ahlâki ilkeleri eyleme geçirmesi beklenemez, sadece bir anlığına da olsa bir duygu durumuna bağlı etik durum oluşabilir, ancak bu etik durum, ne yapmalıyım sorusuna bir cevap üretmediği için kullanıcıların hayata aktarabileceği bir ilke çıkmaz.
Dijital-olmayan sanatta etik, çoğu zaman sanatçının niyetiyle ve eserin mesajıyla ilişkilendirilmiştir. Çünkü bir eser ortaya koymak aynı zamanda bir şeyi teklif etmek anlamına gelir ki teklif de sorumluluğu doğurur. Bu bakımdan sanatçının etik pozisyonu her zaman önemlidir; çünkü teklifinin iyi ya da doğru olup olmadığına bu pozisyonuna göre karar verir. Oysa dijital sanatta niyet ve teklif merkezi konumunda değildir. Bu durumda neyin doğru ya da yanlış temsil edildiği mesele olmaktan çıkar; eserin hangi koşullarda mümkün olduğu ve bu koşulların neyi görünür kılıp neyi sessizleştirdiği/örttüğü öne çıkar. Dijital sanatta algoritmalar, onların altyapıları, yazılımcılar ve dolaşım kanalları gibi birçok unsur devrededir. Sanatçı tek başına tuvalin, mermerin, notaların ya da sözcüklerin başında olmayıp makinelerle ve geniş bir ekiple kolektif faaliyetin içindedir. Birçok araç gerecin bir araya getirilmesinin zorunluluğu nedeniyle etik durum alış, sanatçının ahlâki duruşundan ziyade kodun ve altyapının politikalarının belirleyiciliğine doğru kayar. Algoritmaların seçiciliği, yazılımların önkabulleri ve platformların görünürlük politikaları etik pozisyonun asli belirleyicileri hâline gelir. Bu noktada etik soru, sanatçının “ne teklif ettiği”nden çok, hangi teknik ve ekonomik yapıların “neyi, nasıl dolaşıma soktuğu” sorusuna dönüşür. Bu nedenle dijital sanatta etik sorumluluk; üretim, dolaşım ve deneyim katmanlarının her birine ayrı ayrı dağılır. Böylelikle etik, öznenin vicdanında değil, sistemin mimarisinde aranır olur. Eser biricik, özgün, tekil olma iddialarının aksine; ölçülebilir, yönlendirilebilir ve optimize edilebilir bir etkileşim formundadır. Bu dönüşüm, estetik yargının özerkliğini aşındırırken etik sorumluluğu sanatçının niyetinden tüm bileşenleriyle eseri meydana getiren işleyişe doğru yayar. Sanatçının niyeti, eserin muradı, dijital sanat bağlamında kurucu bir ilke olmaktan çıkarak algoritmik filtreler, yazılım ön kabulleri ve platform politikaları tarafından önceden biçimlendirilmiş bir alan içinde gerçekleşir.

Dijital sanatın “görünür kılma” vaadi, sanatın doğasında bulunan gerçeğin/hakikatin açığa çıkması anlamına gelmez. Görünür kılma vaadiyle açığa çıkarılan temalar çoğu zaman eleştirel bir tavır olmaktan çok, veri nesnelerine indirgenir. Eser, gerçeğin/hakikatin açığa çıktığı bir ortam olmaktan ziyade aşırı görünürlüğü besleyen refleksif bir kipe dönüşür. Çünkü dijital sanat toplumsal hikâyeleri dışarıda bıraktığı için tüm mutabakatlardan azade hâle gelir, hatta sergilendiği mekânlar bile duyusal dünyayı dışarıda bırakır; hâl böyle olunca eserle katılımcı arasında ortak dil de oluşmadığından alımlama, algılama giderek zorlaşır. Muhayyile eser karşısında hep devrede olsa bile hayale gelenlere suret verebilmek için gereken tanışıklıklar oluşmaz. Bazı sanatçılar, katılımcıyla eser arasında tanışıklıkların oluşabilmesi için eserde kullandığı görüntü ve sesleri nasıl ve nereden topladığını ve nasıl verileştirdiğini katılımcıya açar. Gerekli yerlerden toplanan onlarca TB görüntü ve ses, kimi hazır olan, kimi sanatçı ve ekibiyle birlikte yazılan algoritmalar ve yapay zekânın da desteğiyle birer veriye indirgenerek iş’lenip esere dönüşür. İşte bu çaba sözünü ettiğim etik durumların yaratılabilmesi için gerekli olan ortak zemini inşa içindir. Katılımcı, toplanan görüntü ve seslere muttali olduğu için eseri de yorumlama, alımlama, algılama şansını elde edebilir. Ancak eserin mutfağının katılımcıya açılması yine de etik sorunun aşıldığı anlamına gelmez; zira dijital sanat bağlamında etik sorun, eserin görünürlük politikalarına, dolaşım ve hesaplanabilirlik ilkelerine tabi kılınmasındadır. Ayrıca zamanın süreksizliği, anların parçalılığı, etiği sürekli askıya alınan, zamanın süreksizliğinde yeniden kurulan ve asla kapanmayan bir gerilim olarak var olmasına neden olur.
Etiğin askıya alınıp duyguların harekete geçirilmesi aslında etik yargının da askıya alınması sonucunu doğurur. Eserin oturtulduğu bağlam ve kullandığı araçlar nedeniyle iki duyuya (görme, işitme) seslendiğini söylemiştim; ayrıca toplumsal, kültürel mutabakatları da dışarıda bıraktığı için katılımcı da etik yargıda bulunacak araçlardan mahrum bırakılmış olur. Bu yüzden dijital eser ancak etik durumlar yaratarak katılımcıda duygulanımlar meydana getirebilir. Eserle ilişkide, katılımın zorunluluğu nedeniyle estetik mesafe yaratılamaz, bu yüzden metnin anlamını/muradını, sanatçının niyetini anlayabilmek de başka bir zorluk meydana getirir. Haddizatında eserin tamamlanması için katılımın zorunluluğu nesnel anlamı mümkün kılmaz; zira eserin karşısında duran, onu izleyip alımlamaya çalışan izleyici gibi davranmaz, tersine bir fail olarak esere katılır. Bu katılımda özne tıklayan, veri bırakan, etkileşime giren bir faildir. Dolayısıyla yaratılan etik durumun paydaşlarındandır ki bu paydaşlık, etik durumun, eseri meydana getirenler arasında nasıl pay edildiğini de gösterir.
Etik, farklı olan karşısında insanı cevap vermeye zorlar, sonrasında da kararı eyleme geçirmeye. Zira etik kararlar eylemekle, yapmakla, etmekle ilgilidir. Eseri alımlayan kişi ona en uygun cevabı vermiş demektir. Dijital sanatta katılımcıyla eser arasında mutabakatların zayıflığı, alımlama ve algılamayı zorlaştırır. Dahası dijital sanatın üzerine oturduğu hipergerçeklik rejiminin duyusal dünyayla bağının oldukça gevşek olması, gerçekle sahtenin ayrıştırılamazlığı, alımlayıcının esere cevap vermesini de zorlaştırır. Her yanı projeksiyonlardan yansıyan ya da LED ekranlarda akan görüntü ve ses ırmağının içinde; birçok heykelin veri olarak işlendikten sonra en optimize edilenlerin 3D yazıcılardan alınan çıktılarının karşısında ya da kanvasların önünde eserleri deneyimlerken yaşadığı anlık duygulanımlarının yarattığı ama karar ve eylem gerektirmeyen etik anlar yaşar.
Katılımcı bir hakikat ânına mazhar olmaz, gerçekle yüz yüze gelmez, hikâyelerin kesintisizliğine katılmaz. Çünkü dijital sanat bildiğimiz dünyayı yorumlamaz; onu veriye indirger, bu durum somut, maddi, olgusal gerçekliğin ortadan kalktığı bir görünüşler dünyası yaratır. Baudrillard’a geri dönersek tüm gönderen sistemlerinin tasfiye edildiği bir simülasyondur yaşanılan. Dijital-olmayan sanatın görünüşün ardındaki gerçeğe ulaşma arzusu dijital sanatta terse dönerek simülakrlar yaratmaya yarar. Bu yüzden katılımcı, sergi alanından çıktığı andan itibaren içinde bulunduğu ruh durumdan da çıkacağı için eylemde bulunmasına gerek yoktur. Video gösterisi bitip ortalık karardıktan sonra dışarıya çıkan katılımcının karşısında değiştirmesi gereken bir dünya da yoktur.
Cemal Şakar
[1]Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, çev. Oğuz Adanır, 5. bs., Ankara: Doğu Batı Yayınları, 2010.
*Görseller: Metaverse Art Gallery – How Technology is Transforming Art https://4experience.co/metaverse-art-gallery-is-transforming-art/ (Erişim Tarihi: 29.03.2026)
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.




