
Sırat: Kıldan İnce, Kılıçtan Keskin
10 Mayıs 2026
Perdede İzleyicinin Hikâyesi: Arzu Yapım Örneği
22 Mayıs 2026Modern toplumlarda sanayileşmenin ürettiği yabancılaşma, bugünün dijital toplumunda yerini teknolojiyle uyuma bırakmıştır. İnsanlar teknolojinin son sürüm ürünleriyle oldukça barışık bir yaşam sürmektedirler. Sürdürdükleri bu yaşam tamamen doğadan ve toplumdan kopuk, cep telefonlarına gömülüdür; dolayısıyla yabancılaşacakları ne doğa ne insan ne de değerler vardır. Teknolojiye gömülü bu yaşam tarzında, bir zamanların “kalabalıklar içinde yalnız”lık hisseden modern bireyi artık sadece yalnızlık sorunuyla değil, zorunlu gündelik rutini dışında toplumsal yaşamdan kopmuş olmasıyla da baş etmek zorundadır. W. Benjamin’in, “Otobüs, tren ya da tramvay kullanımının yaygınlaştığı 19. yüzyıla kadar insanlar hiçbir zaman dakikalar hatta saatler boyu tek kelime etmeksizin birbirlerine bakmak zorunda kalmamışlardı.” tespitine, bugün insanların hıncahınç dolu toplu taşıma araçlarında birbirlerine bakmayı çoktan bırakıp öncelikle kendini, sonra da başkalarını görmek için sanal ağlara baktığını ilave etmeliyiz.
Sanal ağlar sayesinde kendilerini görünürlüğe açarken aynı zamanda başkalarının açtığı görüntüleri izleyerek bir rekabet duygusu yaşarlar. Başkalarını izlemek, kendini ona açmak, iletişim içinde olmak değil, kendisinin bu görüntü fırtınası altında neyi kaçırdığına, neyi es geçtiğine dair bir dikkattir. Bu bakış hikâyelerde buluşan insanların katılımına benzemez; zira story’ler daha çok görünmekle ilgilidir. Ancak bu görünmeler sanal ağların görünmez otoritesi tarafından zamanı, mekânı, giyim kuşamı, pozu, kadrajı belirlediği için insanı belli koşullar ve kalıplar içinde olmaya zorlar. İnsanlar kalabalıklar içinde yalnızlığı deneyimlemezler; sanal ağlarda yakın çevreden, en uzağına kadar olanlarla like’lar üzerinden iletişim kurarlar, yalnızlığın değil her an iletişimin içindedirler.
Filtrelerin güvenliğinde tek tipleşen insan, kendi olmayı değil de filtrelerin güvenliğinde herkes gibi var olmayı tercih eder; aslında tercih etmez, bu durum kaçınılmazdır. Filtrelerin, trendlerin, hazır kalıpların otoritesine boyun eğerek karakteristik, dolayısıyla özgül yanlarını yok edip genel beğeniye teslim olarak herkesleşirler. Story’ler, “benimkisi değişik bir şey olsun, kimselerinkine benzemesin” duygusuyla hazırlansa da sonunda herkesin gittiği yerlere giden, herkesin yiyip içtiğinden içen, herkesin giydiğini giyen, herkesin verdiği poza ve aynı kadraj ayarlarına teslim olan tek tipleşmenin ürünü olarak sanal ağlara atılır. Çünkü story’lerde deneyimin sürekliliği oluşmadığı için, daha çok tık sayısı (tık aynı zamanda reyting ölçerdir) esas alınır ve bu yüzden daha çok like almış durumlar ilgi çekici hâle gelir. Bu manipüle edilmiş çekicilikle birlikte story, insanı kendisi olmaya davet eden hikâyenin ontolojik daveti yerine aşırı görünürlüğün çölünde herkesleşerek kendiliğini yitirmeyi buyurur. Tek tipleştirme birbirini taklit gibi anlaşılmaz, tersine kendine yakışanı bulmanın ferahlığıdır yaşanan; fakat bu yakışanı bulma ferahlığı estetik cerrahinin, kozmetik ürünlerinin, sağlıklı beslenme takviyesi üreticilerinin ürettiği normların otoritesini de görünmez kılar. Sadece sektörün ürettiği normlar değil, storytelling aynı zamanda yeni bir paradigma inşa etmiştir. Bu paradigma tıpkı bir zamanlar “ya ben öleyim mi söylemeyince” diyen ariflerinkine benzer şekilde “ya ben öleyim mi görünmeyince” diyen storytelling’ciyi[1] üretmiştir. Ama yaptığı, dünyayı anlamak değil, yatıştıramadığı ontolojik sorularını, kimlik krizlerini katlanılır hâle getirmeye çalışmaktır.
Aslında yaşadığı, sadece parçalanmış deneyimlere saçılmak değil, parçaları birbirine bağlayacak bağlar öremediğinden oluşan anlam boşluklarını doldurmak için delicesine story atmaktır. Fark edemediği, sanal ağların akışlarında sürekli bir fragman sağanağına maruz kaldığıdır. Bu parçalanmışlık, sadece bir dikkat dağınıklığı olmayıp kimlik krizidir de. İnsan, kendi hikâyesinin öznesi olma yanılsamasıyla algoritmanın sunduğu şablonları (filtreler, trendler, hazır kalıplar) kullanırken aslında kendi varoluşsal bütünlüğünü kaybetmektedir. Dijital dünyadaki her story, bir sonrakini imha eden, zamandan kopuk, hafızasız birer aşırı görünürlüktür. Zamanın süreksizliği, deneyimin kesintiye uğraması, story’ler arasında bağ kuramamak, sonuçta muhayyileyi de kesintiye uğratır ve insan kendisiyle örtüşemez hâle gelir. Örtüştüğü, daha çok yeni paradigmanın ortak paydasında görünürlüğe çıkan diğer storytellingci’lerle yaşadığı benzerlik, onlarla yaşadığı tıpkılıktır. Benzerliğin giderek “tıpkısının aynısına” doğru kaydığı noktada insan kendinde, kendi için bulamadığı anlamı, tıpkısında aramaya başlar. Yine de aradığı, kendi hikâyesini başkalarının hikâyeleriyle buluşturup bir tarihe, kültüre, dile yerleşmek olmayıp aşırı aydınlığın altında görünür olmaktır.
Story’lerde bir yanda herkese benzemek, diğer yandan da bunlar arasından sıyrılıp en çok tık alabilmenin paradoksu, storytellingci’yi alabildiğine uç, marjinal story’lere doğru iter. Bir anlamda o da özgün bir story’nin peşinde tekillik arayışına düşer. Storytellingci’nin özgünlük arayışı nedeniyle yeryüzü tümüyle onun önünde uzanır; çünkü özgünlük gidilmemişe gitmek, yenmemişi yemek, giyilmemişi giymektir ve bu arayış kimileyin ya tükenişe ya da müstehcenliğe savrulmakla biter. Ancak bütün bu “ben biriciğim, tekilim, özgünüm” çabaları storytellingci’yi yüzeye yapıştırır (story’ler de özgünlük ve tekillik iddiasındadır ama bu iddianın merkezinde hep storytellingci ve onun eylemleri vardır. Storytellingci de bir anlatıcıdır ama o daima kendi story’sini anlatır, anlatıcı da kahraman da kendisidir). Çünkü ben özgünüm çabasının altında yatan daha çok tık almak baskısı, derinlikle, gölgeyle telafi edilmek yerine, aşırı aydınlığın altında görünebilmek için yüzeye çıkmayı zorunlu kılar. Yüzeye çıkışla birlikte kendisi de yüzeyleşerek aşırı aydınlığı besler.

Bütün çabasına rağmen paradoksal bir durumla karşı karşıyadır: Bir yanda varolmak için sürekli story atmak, diğer yandaysa story’lerin ‘anlam’ üretmekten ziyade, algoritmanın çarklarını döndüren birer veriye dönüşmesi. Açıktır ki bu simbiyotik bir ilişkidir; veri olmazsa sanal ağlar çöker, story atmazsa storytellingci de “ya ben öleyim mi görünmeyince” noktasına gelip boğulur. Bu boğuntudan kurtulmak için hakikati aramanın, onu açığa çıkarmanın bir yöntemi olan hikâyelere kulak vermek yerine, kendi gerçeğini bile filtreleyerek, olmak istediği bir profil[2] inşa edip kendi doğasına, fıtratına karşı bir kayıtsızlık üretir ya da farkında olmadan kayıtsızlığa düşer.
Kaçınamadığı ontolojik sorularına hikâyeler sayesinde cevaplar bulmaya çalışan insanlardan farklı olarak bugünün storytellingcisi de attığı story’lerle kendini ontolojik olarak yatıştırmaktadır. Anlamak her zaman kendinden önce anlatılagelen hikâyeyi anlamaktır. İnsan aktif bir özne olarak hikâyeye katıldığı için bu anlama faaliyeti iki yönlü olur; kendini anlamak için hikâyeyi, hikâyeyi anlayabilmek için kendini anlamak. İnsan daima her şeyin ortasındadır; belli bir tarihin, kültürün, dilin hatta kendi ömrünün ortasına doğar. Hikâyeye katılmak daima sözün geldiği yerden, hikâyenin taşıyıp insanın önüne koyduklarından başladığı için zincire eklemlenmek anlamına gelir; böylece bir yandan başlangıca bağlanılır, bir yandan da başlangıç hikâye sayesinde şimdiye taşınır. Dolayısıyla hikâye önceden sorulmuş sorularla, ortaya çıkan sorunlarla da diyalog hâlindedir. Story’nin geçmişi olmadığı için anlık olarak belirir ve belirdiği âna sıkı sıkıya bağlıdır; ne doğaya ne bir fikre gönderimi ne de geleceğe bir göndermesi vardır. Bu bağlamda story’nin kendi üstüne kapalı olduğunu söyleyebiliriz; göndermeleri kendinedir. Anlatıcı ve kahramanın özdeşliğinin doğal sonucudur bu kapalılık hâli; story, “ben buyum”un beyanıdır, böylesi bir beyana katılmak, anlamak ve anlama sonunda değişmek mümkün değildir, zaten başkasından beklenen de sadece like atmasıdır; dolayısıyla bir diyalogdan söz edemeyiz.
İnsan hikâyeyle muhatap olduğunda muhayyile devreye girer. Çünkü muhayyile hikâyede anlatılanla bugün yaşananlar arasındaki mesafeyi kapatır. Hikâye çağlar boyu anlatılagelirken tüm uğraklarda aldığı yüklerle birlikte gelir ve bu tarihsel, kültürel, dilsel yük, dinleyen/okuyan için mesafe oluşturur; muhayyile işte bu mesafeyi kapatmak için hikâyenin hikmetini, özgür oyunları sayesinde güncel formlara aktarır. Zira muhayyilede geçmişi yaklaştırma, bugünü askıya alma, geleceği de bugüne taşıma gücü vardır; işte bu güç sayesinde muhayyilenin özgür oyunu başlar ve hikâye güncel formlarda ifadesini bulabildiği için okur açısından sahiplenilir.
Hikâye, “Ben kimim? Niçin varım? Neden buradayım? Nereye gidiyorum?” gibi insanın kendine sormadan edemediği ontolojik soruların peşindedir. Bu nedenle sorular peşinde oluşan farklı deneyimleri birleştirip öncekilerle kaynaştırarak “ana hikâye”ye bağlarken bir yandan da şimdiye ait kılar. Şimdiye ait yanıyla hikâye yatay düzlemde ilerlerken (toplumsal, tarihsel, kültürel) ana hikâyeye eklemlenerek de dikey olarak yükselir (insanlığın hikâyesinde buluşur). Story’ye ise ontolojik sorular yerine daha çok anlık duygulanımlar eşlik eder: Ben buyum, gezmek gezmektir, yemek yemektir, ben göründüğüm kadarım. Dolayısıyla burada anlık, geçici deneyimlerdir yaşanan; nesneyle kurulan temas anlık izlenimlere neden olur, izlenim fotoğraf ya da video olarak bir şekilde ifadesini bulur, sonrasında nesne ve izlenim buharlaştığı için story hem yatay hem de dikey olarak bir zincire ulanamaz, kadük kalır.
Ontolojik sorularının peşindeki insan kim olduğuna dair bazı cevaplara ulaşır, böylece kimlik edinir; kim-lik, “Ben kim-im?” sorusuna verilen bir cevaptır. Story’de ise soru ve cevap yoktur, peşinde koşulan “ben kimim” sorusu değil, daha çok “ben buyum”un ortaya konulmasıdır; burada hikâyelerle çoğalma, yerini eksilmeye bırakır. Çünkü her story bir fragmandır, bütünlüklü yapısı yoktur; insan fragmanlar arasında saçılır, fragmanlar belli bir izi sürmez, anlık olarak paylaşılır, tüketilir, ardından gelen story’nin öncekilerle herhangi bir bağı yoktur. Her an yeni ve bağlamsız story’lerin atılmasıyla takipçilerin hafızasında yer de etmeyeceği için dijital mecraların ışıltısı altında kaybolur gider.
Hikâye, okuru dönüştürür; story ise imrenme, haset etme duygusunu körükler. Hikâye söz konusu uğraklarından, taşıdığı yüklerden bağımsız düşünülemezken story anlıktır; bu itibarla sadece göstermekle ilgilidir. Dolayısıyla içeriksizdir, sadece “şu an şunu yapıyorum” gibi anlık iletiden ibarettir; bir sonraki iletiyle arasında izleksel bir süreklilik olmadığından ve birbirini değilleyen story’ler yan yana sanal ağlara atılabildiğinden storytellingcinin kimliği de parçalanır.
Hikâye, kendisinden önce yapılandırılmış bir dünyaya doğan insanın dünyayı anlaması, yorumlaması için zorunlu koşuldur. İnsan, varoluşunu doğrudan deneyimleyerek yorumlayamaz; simgelerin, tarihin, kültürün içinden süzülüp gelen hikâyenin dolayımından geçmesi gerekir. Bu sayede gerçeklikle yeni bağlantılar, yeni olasılıklar ve yeni anlamlar ortaya çıkar. Dahası hikâye, insanın hazır bulduğu bu dünyayı içselleştirmesine, kendileştirmesine yarar; insan, dünyayı ve varolanları yorumlayarak âlemdeki yeriyle bağ kurar, oraya yerleşir, sükûn bulur ve o da hikâyeye kendi payını katar. Ama yine de hikâye hiçbir zaman öznelliğe indirgenemez, o daima özneyi aşar. Story, anlatıcıyla kahramanın özdeşliğidir demiştim, bu özdeşlikte özneyi aşan bir durum yoktur, sadece aşırı görünürlük rejiminde şeffaflaşan insan vardır.
Storylerin fragmantel yapısı nedeniyle toplumsal bağlar çözülür, yeryüzünde ikamet edecek bir melce bulamayan insan köksüzleşir; sanal ağlar sayesinde her an dünyanın her yerinde, diğer insanlarla birliktedir. Çünkü sanal ağlar (geniş anlamıyla internet) küresel ve aracısız erişilebilir sanal zaman ve mekân yaratmıştır. Böylece toplum, tarih, dil gibi insanın içine doğduğu zaman ve mekândan kopulur. Ortak hikâyelerin zemininden de kopulduğu için değerler hızla aşınır ve kimlik krizi insanda bir yarık, çatlak meydana getirir. Zira sanal ağlar kişisel hikâyelerin bütünlüğünü, kim-lik ile ilgili cevapları parçalanabilir hâle getirmiştir; bu nedenle insan kendini sanal ağlarda bütünlüğüyle değil, ne kadar ve nasıl göstereceğine bağlı olarak sunabilir. Bu seçmede insan kendini elbette karanlık yanlarıyla sunmaz; sanal ağların ona sunduğu imkânlar içinde daha çok bir profil oluşturacak şekilde sunar. Bu, sözde olmak istediği kişidir, ama hep tek tipleşemeye mahkumdur. İnsanın artık toplumsal bir zaman ve mekânda değil sanal bir zaman ve mekânda olması, onun bir ailesi, işi gücü, geçim derdi olmadığı anlamına gelmez; gerçek, gerçek olarak ayaklarına dolanmaya devam eder ama bu dolanma giderek onun hayatında ikincil bir konuma düşer ya da sözünü ettiğim yarık nedeniyle sanal ile gerçeği birbirinden ciddi şekilde ayırır.
İnternet, diller arası iletişim engelini de aşmıştır. Bu aşmada maksat, herkesi anlaşabilecekleri basit bir dille buluşturmaktır. Translate’lerin hâllediverdiği dil sorunu sayesinde yüzünden anlaşmak temelli iletişimle birlikte sözcükler değer yüklerinden kurtularak kültürsüzleşir; bu durumda kişi kültür fikrinden tamamen kopar. Algoritmanın görünmez otoritesi altında yüzeyden profillerle, yüzeyden bir dille kurulan iletişim, her türlü değerden, gönderimden azadedir; sanal ağlar da her şeyi homojenleştirir, tek tipleştirir. Duyguların ifadesi bile bu tek tipleşmeden payını alır, emoji ve emotikonlarla kurulan iletişim sayesinde duygular öznel derinliğini yitirir. Çünkü sanal ağlarda duygu ifadeleri önce bir forma sokulmuştur, herkesin kendini bulduğu bir formdur bu, hazır-ağlayabilir, hazır-gülebilirsiniz, hem de herkes bu ağlama ve gülmeyi hemen anlar ve ona başka bir formla cevap verebilir. Oysa kültür bir muhayyileye, bir inanç sistemine gönderme yaparak ortak paydalar oluşturur; bu da hikâyeye katılmak, anlamak ve anladığını paylaşmak demektir.
Fotoğraf da bir sanattır ve bizi tefekküre davet eder. Fotoğraf sergisini “kaydır kaydır” gezemezsiniz, eser sizi durdurur, tefekküre davet eder, oysa story’lerin kaydır-kaydır dünyasında durmak değil, aşırı hızla geçip gitmek vardır. Yüzey hem nesne olarak hem de görünürlüğe taşınan şeyler bakımından pürüzsüzdür. Story’nin içeriğindeki pürüzler filtreler, trendler, hazır kalıplarla; kaydır-kaydırı mümkün kılan nesne de teknoloji üreticilerinin hüneriyle hâlledilir. Hem içerik hem form olarak kaydır-kaydırın sanal dünyası baş döndürücü bir hızla kat edilir. Aslında bu kat etme de değildir; zira yürümeye çıkılmış bir yol yoktur. Eğer bir yolda yürünmüyorsa keşif, sezgi, duyuş, algı, izlenim devre dışıdır. Daha önce dediğim gibi neyi kaçırdım, neyi es geçtim kaygısıdır kaydır-kaydırın temelindeki; çünkü herhangi bir dikkat eksikliğinde trend-dışı kalmak gibi bir tehlike vardır; bu durumda storytellingci kendini bir anda çağdışı kalmış gibi hisseder, bir anda iletişim içinde olduğu herkesten koparak âtıl hâle gelebilir. Çünkü hikâye insanı durdurup dünyaya yerleştirirken story’ler sadece kaydır-kaydırın anlık akışına ekler. Âtıl hâle gelince akışta olmanın hiçbir anlamı kalmaz. Bu tamamıyla sanal zaman ve mekânın çökmesi demektir; dünya bir anda sanaldan yalana döner. Bu derin bir yalnızlıktır.
Cemal Şakar
[1] Aslında story atan, story çeken bu yeni tip için “storyshowingci” terimi daha uygun düşebilirdi. Ancak deneme boyunca yerli yerine oturmamış (belki de ilk kez kullanılan) terimleri tercih ettim. “Storytellingci” bir şekilde hikâye anlatıcılığını çağrıştırdığı için storyshowingciyi kullanmadım. Çünkü yazıda anlam kaymasından çekindim.
[2] Profil sözcüğünün yüzeyle ilgili olması da ilginçtir: “Fransızca profile ‘1. taslak, kaba çizim, 2. siluet, insan yüzünün yandan ve dış hatlarıyla çizimi’ sözcüğünden alıntıdır. Bu sözcük İtalyanca profilo ‘aynı anlamda [mod. proffilo]’ sözcüğünden alıntıdır. İtalyanca sözcük İtalyanca profilare ‘taslak çizmek’ fiilinden türetilmiştir (Nişanyan Sözlük).
Fotoğraflar: Dilruba Kılıç Kocaışık
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.




