Ayşe Şasa Hanım’la ne zaman tanıştığımı tam hatırlamıyorum. Muhtemelen bunun sebebi ilk görüşmemizden itibaren sanki hep tanışıkmışız gibi bir duygunun hâkim olması. Vefatına kadar kendisiyle bir sıra her hafta, bir sıra daha seyrek yüz yüze görüşme fırsatım oldu. Telefon konuşmalarını bunun haricinde tutuyorum. Bilenler bilir, on üçüncü katta yer alan meskeninden çok ayrılmayan Ayşe Hanım, dışarıyla bağını ekseriyetle telefonla kurardı; bu sebeple uzun telefon görüşmeleri meşhurdur. Kısaca on üçüncü kattaki rahle-i tedris hayli uzun bir süreye yayıldı diyebilirim. Rahle-i tedris demem boşuna değil. Çünkü Ayşe Hanım sinemanın fikrî zeminine dair her türlü birikimini, Anadolu’da bazen çorak yerlerde rastlayabileceğimiz musluksuz sebiller misali, içmemiz için bize sunuyordu; susayan herkese…

Ayşe Şasa deyince nedense benim aklıma Ahmet Uluçay da gelir. Çok zıt görülebilecek hayat hikâyelerinin ortak buluşma noktası -Ayşe Şasa için Hasanali Yıldırım’ın bir röportajında tespit ettiği gibi- “her iki ismin de yol tabelası, hüviyetleri”. Bu tabir ilk okuduğumda da hakikatli gelmişti. İnsanlara yol göstermek her babayiğidin harcı olmasa gerek. Ayşe Hanım bir dönem yaşadığı hastalıklar sebebiyle sinemadan uzaklaşmıştı. Kaderin bir cilvesi ile çıktığı tasavvufi yolculuğu sonrasında şifa buldu; Yeşilçam sinemasında edindiği tecrübeyi tasavvufi süzgeçle yorumlama ihtiyacı hissetti, bir anlamda sinemaya tekrar döndü. Yazdığı her yorum, her teorik çerçeve, bizzat pratik tecrübelere dayandığı için o kadar kıymetliydi ki… Dergâh dergisinde yayınlanan yazıların daha sonra Yeşilçam Günlüğü kitabıyla “yol tabelası” hükmü kazandığı herkesin malûmu.

Belki bu serüvenin bir parçası olsa gerek, kitap yayınlandıktan sonra da Ayşe Hanım sinema dünyasında neler olup bittiğini ara ara takip etmek istiyordu. Bu vesileyle bir dönem her hafta özellikle dünya sinemasından bir film seyrediyor ve üzerine sohbet ediyorduk. Ayşe Hanım Türkiye’deki 90 sonrası kuşaktan bazı yönetmenlerin filmlerini de görmek ve anlamak istediğini söylemişti. Örnekler seyretmeye başladık. Hayal kırıklığı yaşadığını hatırlıyorum. Ne var ki Yeşilçam Günlüğü’nü yazdığı zamanlardaki kadar müsamahalı değildi belki, bilemiyorum. Şu tabiri kullandı: “Poz yapıyorlar”. Tabirin açılımı şu: Kendi coğrafyasının kültürüne, birikimine bilinçli yahut bilinçsiz sırt çeviren, bigâne kalan insanların düştükleri durum… Kime poz yapıyorlar peki? Bu sorunun cevabını derin irfanınıza bırakıyorum.

Ayşe Hanım’a geleneğimizle ilgili bir yüksek lisans tezi yazacağımı söylediğimde heyecanlanmıştı. Sinemaya en yakın sanat olarak gördüğüm gölge oyunu (Karagöz) üzerine çalışacaktım. Tezdeki fikrî serüvenimi düzenli olarak kendisiyle paylaşıyordum. Bunları sürekli sabırla dinliyor ve anlamaya çalışıyordu; anlamadığı için değil, benim anlamamı derinleştirmek için. Bir arkadaş gibiydi. İtiraf etmek gerekirse vefatının bünyeme ağır gelen kısmı işte burası: Benden kırk yaş kadar büyük bir arkadaşımı kaybetmenin verdiği buruk his… İnsanın her yaştan arkadaşı olabilir demek ki. Her arkadaşın yitip gitmesi de tabii olarak insanda derin bir iz bırakır.

Vefatından üç ay kadar evvel yanına gitmiştim. Bilim ve Sanat Vakfı’nda Hayal Perdesi ekibi olarak kendisiyle ilgili bir panel yapacağımızı söyledim. Yüzündeki ifade değişti, gözleri güldü, belki biraz utandı ve çok mütehassis olduğunu ifade etti. Hatta daha sonra telefonla tekrar tekrar teşekkürlerini iletti. Paneli neyse ki Ayşe Hanım sağ iken yapabildik. Gecikmiş ama farkında olmadan, yerinde bir başlıkla: “Düşünür ve Senarist Ayşe Şasa”. Çünkü Ayşe Şasa, sadece sinemacı kimliğine hapsedilemeyecek kadar derin birisiydi.

Aynı gün Ayşe Hanım bana bir hatırasını anlattı. Rahmetli Yücel Çakmaklı film çekmeye başlamadan önce özü sözü bir, kıymetli birisinden film yapabilmek için izin istemiş. Ayşe Hanım bu hadiseyi şu açıdan değerli bulmuştu: Demek ki bazı meselelerde icazet almak önemli. Bu mevzu, yeni bitirdiğimiz Maşuk’un Nefesi belgeselindeki usta-çırak ilişkisine de bir atıftı. Gelin görün, biraz önce şükür ki yaşamadım dediğim pişmanlığı bir hususta yaşadım. Yine aynı muhabbet içerisinde “belgeseli bir ara getir de seyredelim,” demişti, ben de tamam demiştim. Maalesef seyredemedik…

Ayşe Hanım’ı vefatına götüren süreci başlatan yoğun bakım döneminden bir hafta kadar önce tekrar ziyarete gittim. Üzerinde değişik bir hâl vardı. Artık bir şeylerden sıyrılmış ve sanki hayata daha sade bakıyordu. Kendisine ifade etmesem de içimde ölüme yaklaştığı hissi uyandı. Nitekim görüşmeden sonra bazı arkadaşlarımla bu duygularımı paylaşma ihtiyacı hissettim. Çünkü Ayşe Hanım’ın gelgitli hâllerini yakından müşahede eden birisi olarak son durumunu biraz farklı görmüştüm. Sohbet ettik. Bir kitap okuduğundan bahsetti. Kitabı eline aldı, bir cümlesini okudu ve Anadolu halkının irfanından dem vurdu.

Aslında bu yazıya başlamama vesile olan da işte bu kitap. Ayşe Hanım bu kitabı bana o gün hediye etti. Okuyup geri getirim dedim ama ısrarla olmaz, gerek yok dedi. Sende kalsın, hediye ettim, dedi. Muhtemelen son okuduğu kitaplardan birisi idi, belki de sonuncusu…

Cenaze vazifesi ifa edildi. Ayşe Hanım’ı kızgın güneşin altında Fatih Camii’nde kılınan namazdan sonra pek kalabalık sayılmayan bir toplulukla ebedi yolculuğuna uğurladık. Caminin çıkışında arabanın üzerinde yavaş yavaş ilerleyen, hafiflemiş bedenini taşıyan tabutla, tıpkı eski günlerde on üçüncü kattaki evindeki gibi küçük bir hasbihal yaptım. O gün hiç üzgün değildim.

Kitabın Ayşe Hanım’ın dahil olduğu bir kurgunun parçası olduğunu bir sahur vakti anladım. Kitabı elime aldım, başlığına baktım, düşündüm, efkârlandım, gülümsedim ve bilgisayarın başına oturarak bu yazıyı yazmak istedim. Ayşe Hanım benim için ne ifade ediyordu sorusu, benim meselelerimi de içeren uzun bir hikâye. Her hikâyenin bazen adı konan, bazen de konulamayan bir başlığı vardı muhakkak.

Örselenmiş Osmanlı’dan Medeniyet Umuduna: Ayşe Hanım’ın meselelerini, hikâyesini ne kadar da iyi özetleyen bir kitap başlığı değil mi?

Sizi Ayşe Hanım’ın bu kitapta altını çizdiği son satırlarla baş başa bırakmak istiyorum… Evet, son satırlar:

“Bu ihtiyarlığın eseri. Hiç ümitsiz olmadım hayatımda. Ama istikbâli de düşünmüyorum, öyle bir problemim yok. Söyleyeceğim sözler olduğunu düşünüyorum… (…) Sözümü doğru dürüst söylersem biter bu iş diyorum. Çizgim bu.” [1]

Allah gani gani rahmet etsin.

* Bu yazı 16 Haziran 2016 tarihinde Türk Sineması Araştırmaları (TSA) web sitesinde yayınlanmıştır.


[1] Sadettin Ökten, Örselenmiş Osmanlı’dan Medeniyet Umuduna. İstanbul: Hayy Kitap, 2014, s.199.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın