
Nora’ya (Renate Reinsve) altı yaşındayken öğretmeni bir ödev verir. Bir nesnenin gözünden hikâye yazacaktır. Nora, bu ödev için yaşadığı evi seçer. Bu evde daha önce aile büyükleri de oturmuştur. Evin ağırlığını, sessizliğini düşünür; mesela duvarlar gıdıklanıyor mudur? Ya da zemin, üzerine basılmasından hoşlanıyor mudur? Sürekli tartışan anne babasının geçimsizliği, evin havasını ağırlaştırır, bu yüzden baba evi terk ettiğinde mekân hafiflemiştir.
Manevi Değer (Sentimental Value, 2025), prömiyerini 78. Cannes Film Festivali’nde yaptı ve festivalin en prestijli ödüllerinden biri olan Büyük Ödül’e layık görüldü. Son olarak 38. Avrupa Film Ödülleri’nde En İyi Film, En İyi Yönetmen dahil olmak üzere altı ödül aldı; senenin en çok konuşulan filmlerinden biri. Joachim Trier, daha önce Tekrar(Reprise, 2006), Oslo, 31. August (2011), Thelma (2017) ve Dünyanın En Kötü İnsanı (The Worst Person in the World, 2021) gibi filmlerinde de modern bireyin kırılganlığına, hafıza ve kimlik meselelerine odaklanan bir sinema dili kurmuştu. Manevi Değer, bu tematik hattın daha olgun ve kişisel bir durağı olarak okunabilir.
Manevi Değer’in açılış sahnesinde yönetmen Joachim Trier, evin cepheden görüntüsünü bir insan yüzü gibi perdeye yansıtır. Pencereler evin iri gözleridir ve oradan izleyiciye bakar. Bu yüzün geçmişten günümüze değişen hâlleri birkaç saniye içerisinde gözlerimizin önünden geçer gider. Yalnızca hatırlananlar değil unutulanlar, konuşulanlar değil söylenemeyenler, derin sessizlikler de burada barınmıştır. Bütün bu var oluşlar mekânda erimiştir ve evin duvarlarındaki çatlaklardan en çok belki de onlar sızar. Sonra Nora’nın gençlik hâlini görürüz: Tam sahneye çıkacağı anda atak geçirir, kulise kaçar, nefes nefesedir. İkna edilir, tekrar sahneye yönelir fakat bu defa da elbiselerini parçalamaya başlar. Nora’nın sakin tabiatının ardında kopan fırtınalar ilk kez bu sahnelerle aşikâr olur.

Nora ve Agnes’in (Inga Ibsdotter Lilleaas) anneleri yeni vefat etmiştir. Evi terk eden baba, cenaze vesilesiyle yeniden hayatlarında belirir. Meşhur bir yönetmen olan Gustav Borg (Stellan Skarsgard), seneler sonra, annesi Karin’in hikâyesinden hareketle bir film çekmeye hazırlanmaktadır. Başrolde kızı Nora’nın oynamasını ister; senaryoyu onu düşünerek yazmıştır fakat kızı teklifi kabul etmez.
Yıllar sonra evine dönen ve kızlarından af dilemek isteyen Gustav, bunu gündelik dil ile ifade edemez, o da en iyi bildiği dil, sinema üzerinden bunu yapmayı dener. Burada ilginç olan coğrafya, din, dil, kültüre bakmaksızın insanın kendinde olup biteni karşısındakine aktarmasının güçlüğü, iletişimin imkânsızlığıdır. Özellikle araya zaman, ağır hatıralar, izah edilmesi güç kararlar girdiyse katılaşan ruh hâllerinin en belirgin göstergesi beden dilidir. Gustav da basit cümleleri dile getiremeyecek kadar katılaşmıştır. İstese de kızlarına sarılamaz, onlara olan sevgisini, bağını ifade edemez; ne hâlleri ne de sözcükleriyle… Çok büyük acılar, kayıplar, annenin ölümü gibi sert bir deneyimi henüz yaşamış olmalarına rağmen baba ve kızları arasındaki bu hâl değişmez. Karakterin kudreti, kibri duygularını perdelese de acziyetinin bir o kadar derin olduğunu anlarız. Çekeceği filmi ile hem kendi çocukluk travmalarından sıyrılmak hem de seneler önceki terk edişiyle en büyük yükü omuzlarına yüklediği, hayatını bir türlü yoluna koyamayan büyük kızı Nora’nın şifalanmasını ister. Gustav’ın en iyi bildiği dilin sinema olduğunu torunu ile ilişkisinde de görürüz; onunla sohbet ederken değil, kısa videolar çekerken daha çok yakınlaşır.
Filmde iki kız kardeşin yaralarını sararken, hayatla baş ederken aynı evin, aynı hayatın içinden farklı çıkış yolları bulduklarına ve farklı benliklere açıldıklarına şahitlik ederiz. Agnes’in içe dönük karakteri, onu bir akademisyen ve anne rolüyle hayatta konumlandırmıştır. Onun geçmişle baş etme yolu kütüphanelerde, arşiv raflarında aile tarihine, büyükannesi Karin’in yaşadıklarına dönük belgelere uzanır. Karin’in hazin hayatı ve travmatik sonu, intiharı da bir şekilde evin hikâyesine dâhil edilir. Nazi işgali sırasında Norveç direniş hareketinin bir üyesi olarak işkence gören Karin, 1943’te polis tarafından yakalanır ve iki sene esir kalır. Arşiv belgelerinde Karin, maruz kaldığı işkenceleri tasvir etmiştir. İlerleyen yıllarda kendine bir aile kuran Karin, oğlu Gustav küçük bir çocukken intihar eder. Karin’in buhranı bulaşıcı bir illet gibi nesilden nesile geçmiştir sanki. Evin hafızası ve evdeki nesneler iletkenlik vazifesi görür burada. Salyangozun, kabuğunun şeklini alması gibi içinde yaşananlar da ev halkının kaderini şekillendirmiştir. Agnes, arşiv raflarında kendini sağaltmayı, Nora ise tiyatroyu tercih etmiştir. Nora için sahnede başkasının karakterine bürünerek kendi özünü duyumsamak, içsel yolculuğunun bir parçasıdır. En çok sahnede rol yaparken kendisi olmaya yaklaşır; adeta canlılığını, göründüğünü hisseder. Belki de bu sebepten küçük yeğeninin, babasının gözlerinin içine bakarak söylediği “Seni görüyorum” cümlesinden çok etkilenir. Gaston Bachelard, Düşlemenin Poetikası’nda “Geçmiş, sabit değildir; hafızaya ne aynı çizgilerle ne de aynı ışıkla gelir.” diyordu. Nora ve Agnes için de “geçmiş” ile kurdukları bağ, “bugün”le ilişkilerinin ne kadar sıhhatli olduğunun göstergesidir. Küçük kız kardeşi Agnes’e ebeveynlik yapmak zorunda kalan Nora’nın öfkesi baskın gelmiştir; yetişkin olduklarında ise abla ile kardeş arasındaki roller değişir. Ablanın kız kardeşinin tesellisine, şefkatine ihtiyacı vardır.

Trier’in sinemasında dikkat çeken bir diğer unsur filmlerindeki biçimsel tercihleri. Manevi Değer’de de diğer filmlerinde olduğu gibi ağır ve sarsıcı hikâyenin anlatısı araya giren farklı sekanslarla izleyiciye yeni alanlar açar. Evin tarihinin anlatıldığı açılış sahnesi ya da Karin’in arşiv belgelerinin tek tek açıldığı bölümler, filmin ana tonundan bilinçli olarak ayrılır. Bu anlarda film dilinde farklı fazlara geçilir; belgesel, arşiv ya da görsel deneme hissi ağır basar. Bu geçişler yalnızca estetik bir tercih değil, izleyici için de bir soluklanma imkânı aralar. Film, duygusal ağırlığını bu biçimsel kırılmalar sayesinde daha taşınabilir kılar.
Filmi izlerken her ne kadar babanın ve kızlarının ruh hâllerine, travmalarına ve şifalanmalarına şahitlik etsek de, büyükanneye kadar uzanan bu hikâyede annenin yokluğu senaryoda bir handikap bırakır. Annenin vefatının ardından baba ile kızları bir araya gelir ve sorgulama süreci başlar fakat annenin psikiyatrist olduğu dışında hakkında pek bilgiye sahip olamayız. Hâlbuki yas süreci, bir kişinin vefatını deneyimlemek, yokluğunun ağırlığı üzerinden varlığını daha derin hissetmek demek çoğu zaman. Filmin başlarındaki bir sahnede evin insan yüzü gibi geçmişten günümüze değişen hâllerini görmüştük; ilerleyen dakikalarda benzer bir şekilde baba ile kızlarının yüzlerinin birbirine dönüştüğü bir sahne izleriz. Bir harita gibi birbirine dönüşen yüzler, hâller, çizgiler en çok ifadelerde sabitlenen duyguları nazara verir.
Manevi Değer, her ne kadar günümüz film üretme pratiklerini, Rachel (Elle Fanning) ve Nora’nın oyunculuk tecrübesi üzerinden bedenin duygularla arasına koyduğu temsili mesafeyi, Karin’in geçmişini ve aile travmalarını hikâyesine dâhil etse de asıl olarak duyguların hayatımıza yön verişini; zamanı ve mekânı kimi zaman soluklaştıran, kimi zaman canlandıran etkisini resmeder. Bu filmde kimse “iyi” olmaya çalışmaz ama herkes var kalmanın bir yolunu arar. Baba için bu yol film çekmektir; Nora için sahneye çıkmak, Agnes içinse akademideki çalışmalarına yoğunlaşmak. Duyguların nesilden nesile aktarılmasında en büyük pay, ev gibi mekânlar ve nesnelerdedir. Gustav’ın genç bir yönetmenken dile getirdiği “Hiçbir şey gölgelerden güzel olamaz.” cümlesi de buraya işaret eder. Yönetmenin nazarında duygular ile gölgeler kardeştir.
Gustav’ın çektiği filmde bir sahneye tekrar tekrar vurgu yapılır; Tanrı’ya inanmayan karakter kendini sebepsiz yere dua ederken bulduğu sahnedir bu: “Bana bir yuva ver.” Günümüz insanının en büyük problemlerinden biri inanç krizi, hiçbir şeye inanamamak… Manevi Değer, bir değere tutunamayan, kuraklığın içine savrulmuş insanoğlunun, günün sonunda eve sağa salim dönme arzusunun bir dışa vurumu.
Tuba Deniz
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.