“Körler ülkesinde tek gözlü adam kral olur.”

Mevlânâ

Zamanın ve mekânın bize getirdikleri üzerine düşünüp duruyoruz. Sonu gelmez akışkan düşünceler, yaşadığımız, içerisinden geçtiğimiz durumların havada uçuşturdukları birer baloncuk şeklini alıyor. Düşünceler arasında boğuşup dururken kendimize dersler çıkardığımız, üzerine yeni ibretlik alıntılar oluşturduğumuz okumalar da yapıyoruz elbette. Tıpkı pandemi süreciyle beraber hız kazanan distopya okumaları gibi… Son bir senede yaşadıklarımızın da pek çok distopya ya da bilim kurgu eserinin farklı birer izdüşümü olduğunu söylemek mümkün. “Büyük Birader”in bizi izlediği, “tüm hayvanların eşit ama bazı hayvanların daha eşit[1] olması üzerine sorgulamaların iç dünyamızda geliştiği bir dönemden geçtik, geçiyoruz. Pandeminin başında evden çıkmamak için sipariş verirken dahi aklımda hep “daha fazla eşit” vurgusu: Kim daha eşit, kim gözetliyor, bu bir çark mı ya da tüm bunlar esasında hayatın kendisi mi?

Distopyalar görmediğimiz, yaşamadığımız olguların varyantlarını sunuyor bize. Modern dünyada “gelecek” kaygısı, sıkışmışlık hissi içerisinde insanî umutlarımızın yeşerdiği bir tarla gibi. Kaygının umutla sıkı ilişkisi garip gelebilir ancak belki de kaygı, içerisinde bir umut barındırdığı için ortaya çıkıyordur. Kaygıyı oluşturan korku, biraz da sahip olduklarımızı kaybetme ihtimalinden kaynaklanıyor Kaybetmekten korktuklarımız da umudumuzun diğer yüzünü oluşturuyor: Sahip olduklarımızla daha mutlu olmayı umut ediyoruz ve bu umudu kaybetme korkusu bizi kaygıya sürüklüyor. Ütopyalar bu umudun görünen yüzünü oluşturuyor; distopyalar da madalyonun bir diğer yüzünü. Benim açımdan distopyalar ütopyalardan daha umut dolu; gösterilenin karanlık yüzü, öteki tarafta bir ışığın var olduğuna işaret ediyor. Karanlığı görmek, aydınlığın varlığını sezdiriyor; bu sebeple distopyaların önemli olduğunu düşünüyorum.

İnsanoğlu her zaman daha kötüsünü düşünerek kendisini tatmin etmeye meyilli. Çocukluğumuzdan beri âdeta güdümlü olarak “başkasının kötülüğünden yola çıkarak hâline şükretme” üzerine programlandık. Geçmişin eğitim anlayışının ya da biriktirerek öğrendiklerimizin getirileri diyebiliriz buna. İçerisinden geçtiğimiz dönemde de elimizin ilk gittiği kitapların distopyalar olması bunun bir tezahürü gibi. José Saramago’nun Körlük adlı romanı bu mahiyette öne çıkan bir örnek. Körlük, aniden başlayan “aydınlık bir körlük” şeklindeki bir salgını konu ediyor. Sanki herbirimizin bu durumda olabileceğini hissetmemiz isteniyormuş gibi, isimlerini roman boyunca öğrenemeyeceğimiz, bir salgınla kör olmuş insanların hikâyesi işleniyor. Roman, trafik ışıklarında beklerken aniden kör olan bir adamın hikâyesiyle başlıyor. Bu adam gözüne dolan bir ışıktan bahsediyor; karanlık değil asla, bembeyaz ışık huzmesinin arkasında hapsolmuş. Bu huzme herkese bulaşıyor; tek bir kişi hariç: o da “doktorun karısı”. Doktor, salgındaki ilk körü muayene eden ve körlüğün olası sebebini ortaya koyan kişi. Roman boyunca ortaya çıkan körlüğün nedeni ya da tedavisinin olup olmadığı üzerinde durulmuyor. “Herkes kör olursa neler olur?” sorusu üzerinden kabul görmüş ahlâk kurallarının yıkılışını, dinî değerlerin eleştirisini, temel insanî ihtiyaçların ve hayvanî içgüdülerin insanı “ilkelleştirmesi”ni izliyoruz. İzliyoruz diyorum çünkü Saramago’nun postmodern yazım tekniği bize tek planda akıp giden anlar sunuyor. Salgının çoğalmaması için hükümetin aldığı katı kurallar ve askeriyenin işe dâhil olmasıyla beraber ilk körler, eskiden akıl hastanesi olarak kullanılan bir binaya kapatılıyor. Doktorun karısı kör değil ancak eşini yalnız bırakmamak için kör gibi davranıyor; böylece tüm körlerin eli ayağı oluyor. Doktorun karısı, okuyucunun da gören gözü konumunda. Akıl hastanesinde geçen karantina sürecinde insanlığın farklı hâlleri ve ruh dünyalarının karanlık yüzüyle karşılaşıyoruz. Zaman zaman okuyucuyu gerilimin en üst noktalarına taşıyan yazar, körlük metaforu üzerinden medeniyet adına tüm inandıklarımızı sorguluyor. Şartlar değiştiğinde insanın ne kadar ilkel bir varlığa dönüşebileceğinin altını çiziyor. Sadece görme yetisini kaybetmesinin bile nelere sebebiyet verebileceğini gözler önüne seriyor.

Yazarına 1998 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandıran eser, imgesel düzlemde bizlere aydınlık bir körlükten bahsediyor. Fazla ışık da görmeyi engeller; belki de karanlık, bir körlükten daha kötüsü beyaz ve aydınlık bir körlüktür. Romanı farklı okumalara tâbi tutmak mümkün. Bu kurguda insanın ilkel dünyasına girişin gözlerinin kapanması ile başlaması, dikkate şayan. Dışarı bakan gözlerin kapanmasıyla içe bakan gözler açıldı; “medeni insan” bir anda daha ilkel ve âtıl bir hâl aldı. İnsanın medeniyetle üstünü örttüğü özünde saklı kötülük, çaresizlik, açlık, hayvanî istekler, arzular ve anlayışsızlık bir anda ortaya çıktı; metnin ironisi tüm bu karanlık tarafların bembeyaz bir körlük ile geliyor olmasında saklıydı. Yazar “İşte uygarlığın kusuru bu, evimizin musluğundan akan suyun rahatlığına alışıyor ve bunun olabilmesi için dağıtım vanalarını açıp kapatan birilerine, elektrik enerjisiyle çalışan barajlara, suyun debisini ve rezervini düzenleyen bilgisayarlara ihtiyaç duyduğunu ve bütün bunlar için gören gözler bulunması gerektiğini unutuyoruz” [2] diyerek insanın medenice yaşamak için bile bir başkasına duyduğu ihtiyacı vurguluyor. Emek üzerine kurulu sistemde medeniyet hep birilerinin omuzlarında yükseliyor. Bu anlatıda da körlerin küçük medeni topluluğu bir kadının gören bir çift gözünün üzerinden yükseliyor. İnsan olarak kalabilmeleri, en temel ihtiyaçlarını gidermeleri, yine bir kadının gözleri ve özverisiyle oluyor. Karşılaşılan tüm aksaklıklarda en önde omuz veren bir kadın.

Hikâye pek çok kadın için tanıdık esasında, bir yandan kadınlık onurunu, insanlık izzetini korumaya çalışırken bir taraftan da hayatta tutmaya meyilli bir çaba var; pandeminin de pek çok kadına etkileri aynıydı: Yedirmeye, beslemeye, bakmaya, temizlemeye, kısacası hayatta tutmaya devam ettiler. Dışarıda tutulan ne varsa evin içerisine taşındı. Bizim küçük dünyalarımızda kırmızı çizgilerimizin ihlâl edildiği, mahrem alanların terk edildiği, ev içerisinde sıkışık hayatın kadın eliyle devam ettiği zamanlardan geçiyoruz. Bitmek bilmeyen çevrim içi toplantılar sırasında da kapalı kameralar arkasında sorumlulukların adil paylaşılmamasının getirdikleriyle baş etmeye çalışıyorlar kadınlar. Sıkışmışlık ve çaresizlik hissi çoğu insanı sarmışken kadınların bir tür savunma mekanizmasıyla aileyi daha çok beslemeye, onlara daha iyi bakmaya yönelik eğilimleri baş gösterdi. Ekmekler pişirildi evlerde; eskiden her evin “yuva” olması için yanan ocaklar, bugün evi “yuva” yapan fırınlara dönüştü. Mutfakta pişen her yemeğin ardından yine birisi topladı, toplantılarda kamera arkalarında evin işini döndürenler, çocukları ya da eşleri sakinleştirenlerdi. Bu işleri yapanlar, kendi körlüğü içerisinde kaybolmuş gören körlerin rehberi doktorun karısı gibi her zaman “mâkul” olması için belirli kalıplara sıkıştırılan kadınlardan başkası değildi. Özel alanla kamusal hayatın evde iç içe geçtiği, sosyal hayatın ortadan kalktığı bir zamanda herkesin körlüğü kendisine has iken körlüklerinin getirdikleri, hiçbir zaman kendilerine has olmadı. Körlük, yazarının kendi tercihiyle mi bir kadın karakterin önderliği üzerine kuruldu bilemem ama çizdiği distopyanın gerçek izdüşümleri olduğu âşikâr.


[1] Bkz. George Orwell, Hayvan Çiftliği, Can Yayınları, İstanbul, 2017.

[2] José Saramago, Körlük, Çev: Işık Ergüden, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınları, 2015, s.236.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın