Cemal Süreya, Papirüs dergisindeki başyazılarından birinde “kendi edebiyatına yabancı” aydın tipinin anatomisini çiziyor. 9 Ocak 1990’da aramızdan ayrılan Cemal Süreya’yı bu yazıyla anıyoruz.

Cehennemden doğan bir şair - Yeni Şafak

Son yıllarda edebiyatımızda yeni bir aydın tipi doğdu. Genç yazarlar arasında da, okurlar arasında da sayısı gittikçe artan bu tipe sık sık rastlamak mümkün. Varlıklı bir ailenin çocuğudur. Öğrenimini özel okullarda, kolejlerde ya da yurt dışında yapmıştır. Edebiyat oluşumu yabancı yapıtlara koşullanmıştır. Camus’yü, Faulkner’ı, Kafka’yı, Alain Robbe Grillet’yi kendi dillerinde okumaktadır. Türk edebiyatını izlememiştir. Bu edebiyatın gelişim duraklarını, değerlerini, sorunlarını pek bilmemektedir. Oysa kendisi de şiir, hikâye, deneme yazmaya başlamıştır. Edebiyatın genel ve ortak sorunları üstüne oldukça yüklü fikirleri olduğu halde Türk edebiyatı karşısında yabancı kalmaktadır. Sanatçıysa sanat girişiminde, okursa değerlendirme planında meydana gelmiş bir kopukluğu onarmak, arayı kapatmak zorundadır. Türk edebiyatında önüne çıkan örnekler ise daha öncü (avangard) örneklerdir. Gelişim zincirini izlemediği, bu edebiyatı çocukluğundan beri yaşamasından geçirmediği için bütünüyle algılayamamakta, her şeyi parça parça görme ve Batı edebiyatı ürünleriyle kıyaslama eğilimine girmektedir. Sanki Anadolu’nun edebiyatı karşısında değil de herhangi bir ülkenin edebiyatı karşısındadır. Orhan Kemal’i Camus’den sonra okuyacaktır. Yahya Kemal’i okurken duyacağı tat ise daha önce Ezra Pound’u okurken duyduğu tattan alacaktır kaynağını.

Edebiyatın bir insanda oluşumu, daha doğrusu bir insanın edebiyatta oluşumu birçok değişkenin birlikte hareket ettiği karmaşık bir durum gösterir. Ancak bu durumu daha iyi belirtebilmek için şöyle bir genel bir çizgi çekmemizde sakınca yoktur: İnsan kendi dilinin edebiyatını sindirirken tümevarıcı bir davranış içindedir; o dilde, çocukluğundan beri dinlediği, okuduğu, gördüğü, iyi ya da kötü, önemli ya da önemsiz şeylerin büyük etkisi altındadır; bir masal dinlemiştir, düşük cümlelerle yazan bir arkadaşıyla mektuplaşmıştır, piyasa romanlarını coşkuyla okumuş, hatıra defterini kötü şairlerin şiirleriyle doldurmuştur. Edebi aşamaya bu ilk algıları parçalayarak, ama biraz da bunların yardımıyla girecektir. Kazandığı duyarlılıkta hepsinin payı vardır. Bu oluşuma varmak için çok kez bir sanat kaygısıyla da hareket etmemiştir. Oysa sözünü ettiğimiz yeni aydın tipinde şema tersine işler: O, Türk edebiyatıyla ilgilendikten sonra bu edebiyat için tümdengelici, karşılaştırıcı, araştırmacı bir tutumu benimseyecektir ister istemez. Ancak belli yaşlarda ve belli duygu gerilimlerinin etkisiyle okunacak hikâyeleri, şiirleri okumak onun için artık olanaksızdır, tatsızdır. Hatta gereksizdir de.

Biraz tuhaf gelecek ama, bir edebiyatın meydana gelişinde kötü yapıtların, unutulup silinmiş edebiyat verimlerinin, halk sanatları ile edebiyat arasında duran ve “çirkin folklor” diyebileceğimiz piyasa kitaplarının da rolü vardır. Söz konusu aydın tipi için bunlar artık kaçırılmış fırsatlardır. Antolojiler üzerinden bir ulusun edebiyatı öğrenilebilir belki. Ama bir edebiyatçı olmak, anadilinin edebiyatçısı olmak ancak o dildeki iç konjonktürü kavramakla mümkündür sanıyoruz. Bu da bir akıl işi değil bir yaşama işidir. Bir Ömer Bedrettin Uşaklı’yı bugün okumak fazla bir şey değildir belki ama aynı şairi vaktiyle sevip okumuş olmak bir şeyler ifade edebilir. Her çağın, her kuşağın ayrı ayrı Ömer Bedrettin’leri vardır.

Her yerli yazarın yabancı yapıtları asıllarından izlemesi, çok yakından tanıması kadar güzel bir şey olamaz. Hatta edebiyatımızın son yüzyıldaki büyük gelişmesini böyle yazarlara borçluyuz. Ama sözünü ettiğimiz aydın tipinde durum bambaşka. Türk edebiyatının belki ilerisinde, ama mutlaka dışındadır o. Burada önemli bir noktaya dokunmadan edemeyeceğiz: Böyle yetişmiş bir yazar adayının Türkçede gerçek bir şair, gerçek bir hikâyeci olması çok güçtür. Hatta böyle bir kimsenin durumu, anadili Fransızca ya da İngilizce olan birinin kendi edebiyat oluşumunu tamamladıktan sonra Türkçe öğrenip Türk edebiyatına yönelmesi durumundan daha güçtür. Çünkü yaşadığı ülkenin anadilindeki edebiyatı bilmeyen, merak etmeyen birinin yabancı edebiyatları tam anlamıyla değerlendirebileceğine inanmıyoruz.

Sayıları günden güne artan bu yeni tip aydınlar edebiyatımızın yazar ve okur kadrolarında ilginç bir olay haline gelmektedir. Bunların içinde edebiyatımıza uymak için büyük çaba gösterenler var. Az da olsa var. Bu arkadaşların özellikle araştırma alanında yararlı olacakları düşünülebilir. Tabii düşünce yöntemlerini kalıplaşmaktan kurtarırlar ve bir uyum sağlayabilirlerse.

* Cemal Süreya, “Edebiyatımızda Yeni Bir Tip”, Papirüs, sayı 4, s. 1966. Yazarın imlâ tercihine sadık kalınmıştır.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın