“Koca kamyon, yolcularıyla beraber onların hayallerini, zihinlerinden atamadıkları ailelerini, umutlarını ve hırslarını, sefaletlerini ve umutsuzluklarını, güçlerini ve zaaflarını, geçmişlerini ve geleceklerini de taşıyordu; müphem bir kadere açılan devasa bir kapıya doğru itiliyormuş gibiydiler.”

Gassan Kanafani, “Ricâlü’ş-Şems [Güneşteki Adamlar][1]

Mülteciliğin kaderi değişmiyor. Kendilerine verilen etiketle “kaçak göçmenler”in kimisi bir kamyon kasasında, kimisi kapasitesini aşan bir botta veya bir geminin kazan dairesinde “müphem bir kader”e doğru ufacık, silik bir umudun peşinde ölümün kucağına bırakıyorlar kendilerini.

Yukarıdaki satırların yazarı Gassan Kanafani, küçük yaşlarda ailesiyle beraber ülkesinden ayrılmak zorunda kalmış, kısa ömrü boyunca mülteci vasfıyla yaşamış; hem Filistin meselesini dünyaya duyurmaya çalışan bir gazeteci hem de direniş edebiyatının güçlü kalemlerinden…

1936’da Filistin’in Akka şehrinde doğan Kanafani’nin çocukluğu kadim bir liman kenti olan Akka’da ve sonrasında portakal bahçeleriyle ünlü Yafa’da geçer. Çocukluğundan muhayyilesinde kalan en derin izler, portakal bahçelerindeki oyunları, ailece oturdukları neşeli sofralar ve Yafa’daki Fransız okulu hatıralarında saklı… Kanafani ailesi tekrar Akka’ya döner dönmez patlak veren “Nekbe” [2] yüzünden yüz binlerce Filistinli, mülteci durumuna düşer; genç Gassan ve ailesi önce Lübnan’ın bir köyüne, kısa bir süre sonra Şam’a göç ederler. Babası, avukat olduğu hâlde kağıt toplayıcılığı, inşaat işçiliği yapmak dahil, ailesinin hayatta kalması için her türlü zorluğa katlanır. Gassan Kanafani, liseyi Şam’da mülteci kampındaki şartlarda bitirir. Arkadaşlarıyla beraber Şam radyosunda yaptıkları radyo tiyatrosu programları ses getirir; genç Gassan’ın lise yıllarında yazdığı tiyatro metinleri, gelecekteki hikâyeciliğinin habercisidir. Şam Üniversitesi’ndeki Arap Dili ve Edebiyatı eğitimi, Suriye’nin mülteci politikası değişince yarıda kalır.

On dokuz yaşındayken Kuveyt’teki kardeşlerinin yanına gider (1955). Şam’da olduğu gibi Kuveyt’teki mülteci kamplarında da öğretmenlik yapar. Vatan hasretini derinden hissettiği Kuveyt yılları, ilk hikâyelerini yazdığı ve yayınladığı bir döneme tekabül eder. “Ricâlü’ş-Şems/Men in the Sun”da ve kitaptaki kimi hikâyelerinde Kuveyt yıllarındaki ruh hâlinin izleri bariz biçimde görülür.

Gassan Kanafani, Kuveyt’te yaşadığı yıllarda Arap entelektüelliğinin nabzının attığı Beyrut’a sık sık gidip gelir, Beyrut gazetelerinde yazar. İlkin Arap Milliyetçi Hareketi’nin aktif bir üyesiyken sonradan George Habash’in sosyal devrimcilik görüşlerini benimser. 1960 yılında Beyrut’a taşınmaya karar verir, Arap Milliyetçi Hareketi’nin yayını olan el-Hurriyya gazetesinde kültür sanat editörlüğünü yürütür. Filistin’in özgürlüğü için kalemiyle savaşmaya adar kendisini. Yönettiği el-Muharrir gazetesi, yeni yazarlar ve sanatçılar için bir tür ocak görevi görür. Gassan Kanafani, bu verimli mecrada Hanzala’nın çizeri Naci el-Ali gibi yetenekli gençlerin yayın dünyasında yetişmelerine ön ayak olur. 1967’de kurulan Filistin Halk Kurtuluş Cephesi’nin çekirdek kadrosunda yer alır. [3]

İsrail istihbaratının listesinde yer alan Kanafani, 1972’de henüz 36 yaşındayken Beyrut’ta arabasına yerleştirilen bombanın patlamasıyla eşinin ve iki küçük çocuğunun gözü önünde öldürülür.

Kanafani, edebiyat eserlerinin yanı sıra emperyalizm karşıtı davasını yansıtan konularda 18 kitap yazdı. Kitapları çok sayıda dile aktarıldı. Filistin direniş edebiyatının öncülerindendir. [4]

 *

“Men in the Sun [Güneşteki Adamlar]”, buruk bir göç hikâyesi. Kanafani, 1962’de Beyrut’ta kaçak göçmen olarak arandığı ve haftalarca evden çıkamadığı bir dönemde yazarken mekânda kendi hissettiği daralmayı metnine yansıtır. Metinde Filistin’in işgalinden sonra kendi topraklarında nefes alma hakkı gaspedilmiş insanların daha “yaşanabilir” bir hayat umuduyla Kuveyt’e ulaşma çabaları, vurucu bir üslûpla aktarılıyor. Hikâyede ikisi genç, biri yaşlı üç “kaçak göçmen”in Ağustos güneşi altında bir su tankerinin boş tankı içinde çölden geçmeye çalışırlarken yaşadıkları trajediye tanıklık ediyoruz.

Bu novellanın da yer aldığı kitabı İngilizceye aktaran Hilary Kilpatrick takdim yazısında, metindeki “boğulma” imgesini bir yandan “vatanlarını geri kazanmak yerine maddi anlamda kendi güvenliklerinin peşine düşme zaaflarının bir tezahürü” öte yandan “bu mağdur halkın mülteci kamplarının tahammülü aşan havasızlığında boğulmalarına göz yuman Arap liderlerinin gamsızlıklarına yönelik bir taşlama” olarak yorumluyor. [5]

Kitaptaki her hikâye, Filistin meselesiyle ilgili sloganik bir söyleme saplanıp kalan kuru bir edebiyattan çok daha ötesini vadediyor. Kanafani, bir milletin yaşadığı bunalımın kendi muhayyilesinde bıraktığı tortuyu ideolojiye malzeme yaparak heba etmiyor; estetik düzlemde ebedileştiriyor. Yazarın çoğu hikâyesinde, iki ucu da zehir tadındaki “kalmak” ve “gitmek” ihtimalleri arasında salınan karakterlere rastlıyoruz.

“Gazze’den Mektup” adlı hikâyesi de bu iki seçenekten birinde karar kılmış karakterin Gazze’deki Şeciye mahallesinden çocukluk arkadaşı Mustafa’ya yazdığı mektup formunda bir metin… Hikâyede Kaliforniya Üniversitesi’nin inşaat mühendisliği bölümünden kabul almış anlatıcı, “suyun, yeşilin ve güzel insanların” şehri Sacremento’ya, can dostunun yanına gitmek üzere Gazze’den niçin ayrılamayacağını dile döktüğü mektubunda soruyor:

“Gazze’yle aramızdaki – buradan göç etme arzumuzu körelten- bu belirsiz bağ nedir? Bu meseleyi berrak bir anlama varacak şekilde niçin çözemiyoruz? Açtığı yaralarla beraber bu yenilgiyi niçin arkamızda bırakıp bize daha fazla teselli verecek parlak bir geleceğe doğru yol almıyoruz? Niçin?” [6]

Mektubun son kısmında anlatıcı, İsrail’in Gazze’ye yaptığı hava saldırısında bacağını kaybeden yeğeni Nadya’nın temsiliyle Gazze’de kalmak arasında kurduğu bağı satırlara aktararak mektubunu bitirir:

“Gazze’den Mektup” [7]

Ah arkadaşım… Nadya’nın bacağını asla unutmayacağım, sağ kalçasının üstünden kesilmiş bacağını. Asla! Ne de sonsuza kadar yüz hatlarına işlenmiş olan acıyı… Nadya’ya vermek için getirdiğim iki kuruşu sessiz bir alay eşliğinde elimde sıkıştırmış şekilde çıktım o gün Gazze’deki hastaneden. Kızgın güneş, caddeleri kan rengiyle doldurmuştu. Bu Gazze yeni bir Gazze’ydi artık Mustafa! Sen de ben de onu hiç böyle görmedik. Mahallemiz Şeciye’nin girişinde yığılmış taşların bir anlamı vardı artık; sanki oraya koyulmalarının tek nedeni, bir gün bu olan bitene açıklama getirecek olmamızdı. İçinde doğup büyüdüğümüz ve güzel insanlarıyla beraber yedi mağlubiyet yılını geçirdiğimiz Gazze başka bir şeye dönüşüvermişti. Bu sadece bir başlangıçtı sanki. Neden bunun sadece bir başlangıç olduğunu düşündüğümü bilmiyorum. Eve giden ana cadde boyunca yürürken bunun sadece Safed’e giden uzun, çok uzun bir yol olduğunu düşündüm. Yeni Gazze’de her şey hüzünle sarsılmıştı ve bu sadece ağlamaktan da ibaret değildi. Bu bir imtihandı; hatta daha fazlasıydı, kesilen bacağın geri getirilmesi gibi bir şeydi bu!

Gazze’nin sokaklarına çıktım, kör edici gün ışığının her yere hâkim olduğu sokaklarına. Pençelerini eve geçirmiş alevler ve bombalardan küçük kardeşlerini korumak için Nadya’nın onların üstüne atılarak bacağını kaybettiğini anlattılar bana. Nadya koşup uzaklaşabilir, kendini koruyabilir, bacağını kurtarabilirdi. Ama bunu yapmadı.

Neden?

Hayır arkadaşım, Sacramento’ya gelmeyeceğim; bundan hiç pişman değilim. Hayır, çocukluğumuzda beraber başladığımız şeyi de bitirmeyeceğim. Gazze’yi terk ederken hissettiğin o anlaşılması zor his, o küçük his büyümeli ve dipsiz bir derinliğe ulaşmalı içinde, genişlemeli. Kendini bulmak için onu aramalısın; burada, yenilginin çirkin enkazı arasında.

Senin yanına gelmeyeceğim. Ama sen bize geri dön! Geri dön ve Nadya’nın kalçasından kesilmiş bacağından öğren hayatın ne olduğunu ve yaşamanın değerini.

Geri dön Mustafa! Hepimiz seni bekliyoruz.

* İngilizceden çeviren: Zeynep Hüma Demirci.


[1] Kanafani’nin hikâyesinden alıntılanan bu kısmı, İngilizcesinden çevirdim. Ghassan Kanafani, Men in the Sun and Other Palestinian Stories, tr. Hilary Kilpatrick, Boulder: Lynne Rienner Publishers, 1999.

[2] Nakba, Arapçada felâket demek. 15 Mayıs 1948’de İsrail’in kurulduğu gün, “El-Nekbe” olarak adlandırılıyor.

[3] Gassan Kanafani’nin hayatına dair bilgileri derlerken büyük ölçüde şu değerli çalışmadan yararlandım: Peren Birsaygılı Mut, “Gassan Kenefani”, Zeytin Ağaçlarının Arasında: Filistin Edebiyatından Portreler, İstanbul: Usta Kitap, 2018, s. 21-66.

[4] Peren Birsaygılı Mut, Zeytin Ağaçlarının Arasında: Filistin Edebiyatından Portreler, s. 53.

[5] Hilary Kilpatrick, “Introduction”, Ghassan Kanafani, Men in the Sun and Other Palestinian Stories, s. 11.

[6] Ghassan Kanafani, Men in the Sun and Other Palestinian Stories, s. 113.

[7] Ghassan Kanafani, Men in the Sun and Other Palestinian Stories, s. 115.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın