Kitabın adı daha bakar bakmaz dikkatimi çekiyor: Araplar ve Hikâye Anlatma Sanatı. Sonra gözüm üste daha küçük harflerle kondurulmuş yazarın ismine kayıyor. Yazarı bir yerlerden anımsıyorum ama bir türlü ismine nerede rastladığımı bulup çıkaramıyorum. Böyle durumlarda bir kararsızlık ânı da yaşıyor insan; acaba tanımıyorum da hafızam benimle oyun mu oynuyor? Bir süre daha kitabın adıyla yazarın adı arasında gidip geliyorum; Araplar, Hikâye, Abdelfattah Kilito… Ve birden sular birkaç musluktan aynı anda boşalmaya başlıyor. Bunda tuhaf bir yan yok, bellek, hatırlamak istediğimiz kişi ya da olaya, bağlamları ve akrabalarıyla resmigeçit yaptırır. İşte ben de Kilito’yu Don Kişot, Karanlığın Yüreği, Siyah Deri Beyaz Maske, matbaa kokusu henüz üstünde tüten Sömürgecinin Portresi/Sömürgeleştirilenin Portresi ve Şarkiyatçılık’la birlikte anarak hatırlıyorum. Kilito’nun epey zaman önce tercüme ettirip yayımladığım denemesine çevirmenin attığı başlık şöyleydi: “Utandığından Utanmak”. 

Saygıdeğer şövalye Don Kişot, serüvenleri boyunca yardımcısı Sanço Panza’yı sigaya da çeker. Sanço, söylediklerine efendisini inandırabilmek için arada bir yemin etmek zorunda kalır: “Eğer yalan söylüyorsam Mağripli olayım.” Mağripli olmak, bir isimsizleştirme ve küçültme tabiri olarak romanın şafağında kayıt altına alınmış, yüzlerce yıl sonra da batılı romancılar bu bakışı farklı kurmacalarda kullanmaya devam etmişlerdir. Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği “isimsizleştirme ve küçük düşürme”nin başyapıtlarından biri olarak hep tartışıldı, tartışılmaya da devam edecek. Ötekini bir boşluğa dönüştüren kişisel narsizmin bir uygarlık formülü hâline geldiğinde nasıl bir insanlık cürmüne dönüşebileceğini bu kitapta derin bir biçimde idrak ederiz. Kongo’da fildişi ticareti yapan batılı bir şirket, yıllardır ormanların içinde yaşayan ve ölümcül bir hastalığa tutulmuş olan “Tanrısal beyaz efendi”yi kurtarmak için bir nehir gemisi gönderir. Okuyucu, bu yolculuğu on yıllar sonra gemi kaptanının ağzından artık geçmişte kalmış etkileyici bir hatıra olarak dinler. Karanlığın Yüreği’nde bütün beyazların bir ismi var ama siyahilerin isimleri yoktur. Hepsi de sıtmadan ölen böceklerdir ve Batı, onun üstüne ayrıntılı bir biçimde düşünme ihtiyacı hissetmesin diye, hepsine birden “hacılar” adını vermiştir. Hacılar, Kongo’daki doğanın birer parçası, canlılardan bir canlıdır. Diğer canlılardan farkı yararlanılabilecek işlevsel bir taraflarının bulunmasıdır, tıpkı atlar ve filler gibi…

Edebiyat, Karanlığın Yüreği’nden yarım yüzyıl sonra da “öteki”ni bir boşluğa dönüştüren uygarlık narsizmine kurmaca malzeme hazırlamaya devam eder. Bu kez isimsizleştirme hiç umulmayan birinden gelir: Albert Camus. Camus, Cezayir’de, çok eskiden Cervantes’in Osmanlılar tarafından bir süre esir tutulduğu yerde doğup büyümüştür. Beyazdır ama, ancak bursla okuyabilecek kadar da fakir bir aileye mensuptur. Görünür görünmez tel örgülere rağmen Arapları yeteri kadar tanımış olmalıdır. Ve hatta muhabirlik yaptığı yıllarda mahkemeleri görmüş, yerlilerin uğradığı muamelelere bizzat şahit olmuştur. Esaretten kurtulup İspanya’ya dönen Cervantes gibi o da Fransa’ya yerleştiğinde elinde yazıya dökeceği bolca hikâye ve hayal bulunmaktadır. İki kalem arasında benzerlik bununla bitmez, Yabancı romanının kaleme alınmasından sonra görürüz ki iki uzak yazar arasında isimsizleştirme geleneği de hâlen devam etmektedir. Yabancı romanında Camus, Meursault tarafından can sıkıntısından öldürülmüş olan Arap’a bir isim verme zahmetine katlanmamış, onu sadece Arap olarak anmakla yetinmiştir. Meursault mahkemede de katil olmaktan çok annesinin ölümünde sergilediği duygusuzluktan ötürü sorgulanmıştır. Kamel Davud’un 2015 yazında İngilizce yayımlanan Meursault Soruşturması, gecikmiş bir şekilde ve beyaz efendiyi ürkütmeden Arap’ın ismini arama denemesidir. Arap, ismini İngilizce kaleme aldığı bir kurmaca yoluyla aramaktadır hâlâ!..

Gelin hepsinin ortasına Abdelfattah Kilito’nun şu mahcup hikâyesini yerleştirelim. Don Kişot’ta aşağılanarak isimsizleştirilen, Yabancı’da Arap olduğu da vurgulanan Mağripli artık çok iyi Fransızca konuşmakta ve hatta Fransız Edebiyatı konusunda sıradışı makaleler, kitaplar bile kaleme almaktadır. Fransa’nın tanınmış edebiyat eleştirmenlerinden Kilito, ancak Fransız kültür ve düşüncesine biat ettiğinde efendi narsizminin bir boşluğa dönüştürdüğü bölgeden kurtulabilmiş, çağrışımlarından budansa da ismi anılan biri hâline gelmiştir. Üstelik iki işlevlidir Kilito, bir yandan Fransız edebiyatına hizmet etmekte öte yandan Arap edebiyatından Fransız oryantalizmine malzeme taşımaktadır. Ama bir gün bir kitabını Arapça yazmaya karar verir ve sonuçlarıyla da yüzleşmek zorunda kalır. Modern Arap Edebiyatı’nda uzman olan batılı bir kadın onun Arapça kitabını okumamış, yirmi yıldır görmediği bir öğrencisine yeni çalışmalarında Arapçayı kullanacağını söyleyince, öğrencinin yüzündeki Fransız gülümseyişi birden kaybolmuş, Kilito’nun isminin kaynaklarına ve çağrışımlarına geri dönme çabası hiç de hoş karşılanmamıştır. Şöyle diyor Kilito: “Kısacık bir an gerçekten de yanlış dili seçtiğim hissine kapıldım. Arapça yazılarımdan utanıyordum. Kendime geldiğimde duyduğum utançtan utandım.”


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın