Dünya her gün bir yolunu bulup alt üst olurken insan havsalasının payına düşen nedir? Amansız bir gündelik hayat içinde yuvarlanan bizler başka yerde olana ne kadar yaklaşabiliriz? 1930 Paris doğumlu yönetmen Jean-Luc Godard, ismini Jusqu’à la Victoire (Zafere Kadar) koyduğu politik bir Filistin filmi üzerinde çalışmaktadır. 1970 Şubat’ında arkadaşları Jean-Pierre Gorin ve Anne-Marie Miéville ile birlikte Ürdün, Lübnan ve Suriye’yi kapsayan Filistin temalı seyahate çıkınca imgelerin yolculuğu da başlamış olur. Yaklaşık altı ay süren anlama çabasından sonra Temmuz’da dönüş izlenimleri: “Senler, benler, bizler hepimiz döndük. Hâlâ kendimize gelemedik. Bir türlü toparlanamadık. Gördüklerinden, duyduklarından sonra Fransa’ya dönünce burada ne yapacağını, neye göre davranacağını bilemiyorsun.” Filmde yer alan bütün Filistinliler öldürülmüştü. Zafer yoktu. Bu yüzden 1974’te yayınlanan filmin adı değişti, Ici et Ailleurs [Here and Elsewhere/ Burada ve Başka Yerde] oldu.  

Film, belgeselin kurguyla ve imajların yaratılmasıyla ilişkisini, Filistin meselesinin zihinlerde yer alış biçimlerini derinden sorguluyor, daha yetmişlerde post-truth kavramını en açık biçimde gözler önüne seriyor. Film boyunca kameranın nesnelliği kabulüne dayanan belgeselin eleştirisini ve imge üretim merkezlerine yapılan göndermeleri içeren uzun bir sinematografik metinle muhatap oluyoruz. Peşpeşe sıralanan fotoğraflar, meseleye uzaklığımızı ya da yakınlaşma imkânlarımızı gözler önüne seriyor. İnsanların içinde yüzdükleri farklı evrenler arasında bağlar kurulabilir mi, evrenler birbirine yaklaşıp ötekini duymayı, görmeyi başarabilir mi? Bu sorular etrafında dolaşan deneysel ve eleştirel bir belgeselle karşı karşıyayız. Gerçek, bütün yanılsamaları ve kırılganlıklarıyla gözler önüne serilmiş. Yönetmen, kendisine de seslendiği, kendi kritiğini de yaptığı filmde, çektiği görüntüleri manipüle ederek bir anlamda gösteri yapıyor. Misal, Beyrut’taki bir çekimde genç bir kadını, hamile olmadığı hâlde, bebeğini davaya adayan bir anne adayı gibi gösterip sonra durumun böyle olmadığını ifşa ediyor.  

Çekilen bütün görüntüler içinden görmemize izin verilenlerin sadece iki montaj işçisinin art arda dizdiklerinden ibaret olduğunu söyler yönetmen. Bu görüntüler de seçilen açılarla uzaklaşan ve yakınlaşan imgelerdir. Başka yerlerde ve burada neler olduğuna dair bilgilenmemizin arasına giren o kadar çok tercih var ki.  

Godard, Paris’e döndükten sonra orada olanların başka insanlara neden ulaşmadığını anlamaya çalışır. Çünkü burada gündelik imajlar var; orta sınıf bir Fransız ailenin çocukları televizyon seyrediyorlar, ödevlerini yapmadan önce ve yemeklerini yedikten sonra. Orada, başka yerde ise başka gündelik imajlar var: Filistinli mücadele grubundan birkaç genç adam, İsrail ateşi altında nehri geçmenin mümkün olup olmadığını tartışıyorlar. Godard’ın tartıştığı, neden apaçık sayılan bu sade imajlar hakkında bize farklı şeyler söylendiği. Sade imajların bizzat kendilerinin bize söyledikleri yerine, çok farklı şeyler duyarken neyi, nasıl görüp işitebileceğimizi bilemeyiz; ya da gösterilenlere eşlik eden sesler o kadar yüksek ki gerçeği örtüyor. Belgesel boyunca sesler de zihin oluşturucular olarak nazara verilmiş.

Yahudilerin yaşadığı bir kasabada öfke nöbeti yaşanmış. Kalabalık bir grup yerleşimci histerik biçimde bir binadan içeri girip dört Filistinliyi pencereden atıyorlar, gençleri teröristlere ölüm diyerek yaktıktan sonra acılı bir şarkı söylemeye başlıyorlar. Auschwhitz ve Treblinka diye. “Toplama kamplarında ayakta duramayanların değeri yoktu, cehennemin kapıları açılmıştı.” sözleri geliyor ekrana. Artık “Peki, bu gençlerin çok önceden, çok uzaklarda olanla ne ilişkisi var?” diye sorgulamanın güçleştiği bir kötülük zinciri.  

1970’ler El Fetih örgütünün güçlü olduğu zamanlar. Belgeselde bir gençlik liderinin tepelik bir yerde kravatlı / kefiyeli, yaşlı/ genç, modern/ geleneksel görünümlü karışık Filistinli bir gruba hitabeti veriliyor. “Barışçıl araçların umutsuzluk getirmesinden sonra devrimi tercih ettik ve bunu savaşarak yapacağız!” diyor hatip. Sonra ateş eden bir Filistinli’nin görüntüsü. Ardından devrime kadınların verebileceği katkılara dair bildiriyi kekeleyerek, heceleyerek okuyan simsiyah saçlı genç kadın. Belli ki ilk kez okuduğu metni anlamaya çalışıyor. Sonraki görüntüde 12-15 yaşındaki kararlı, öfkeli, üzgün kız ve erkek çocukların okudukları marşlar. Zafere kadar mücadele edeceklerine söz veriyorlar. Gündelik hayatın içinden sökülüp çıkarılmış çocuklar…  

Tekrar tekrar soruyor Godard: “Biz Orta Doğu’ya gidiyoruz derken, peki biz kimiz?”. Olanları seyredenler, film çekmeye gidenler, oradakiler/buradakiler… Görüntülerden bir anlam çıkarmanın güçlüğünün kanıtı, birden Filistin sokaklarına dalıyoruz: Bütün insanlar çadırlarda. Fransa’nın normalinde aile, evin babasının işsizliği üzerine tartışma yaşarken ve kimseyle ilgilenecek hâlde değillerken Filistin’in normaline dair imajlar geliyor: İnsanlar evlerinden çıkarılmış, halk bütünüyle çadırlarda, bir taşlığın üzerinde. Eski çağlardaki gibi su taşıyan, yemek yapan insanlar… Filmin içinden anlatanın çizdiği resimle, gören gözün farklılığı yükseliyor.

Görseller etkileyici. Savaşı, hışırdayan, uzun, koyu, yeşil otlar; silahlı mücadele kararını, dalgalanan kırmızı bir zemin; sloganları ise öfke ve kararlılık dolu, kadın mı erkek mi belirgin olmayan insan yüzü grafikleri temsil ediyor.  

Aylar boyunca yapılan kayıtlardan geriye kalan, kalaşnikofla bilinmeyen bir yere ateş eden adam, zorlukla bildiri okuyan deneyimsiz kız, tepede zafere kadar mücadele konuşmasını yapan sizden, bizden birine benzeyen genç adam, devrimci eğitimine katılan, şiir okuyan çocuklar, cinsiyeti pek belli olmayan, eli silahlı, yüzü gözlere kadar kapalı biri. Godard’ın söylemine göre bu, “Birinin, benim, onun, senin başka yerde kayda aldığı,” “sonra eve döndük, ben döndüm, sen döndün.” dediği şey. “Dikenli tellerden geçen Filistinliler, şundan, şundan ve şundan. Öldürülen bir Filistinli, şundan ve şundan böyle oldu.”

Aslanlı bir duvar halısının önünde kefiyeli bir adam konuşuyor birkaç kişiye doğru. Görüntüdeki bütün aktörler ölmüş. Filmdeki aktörler ölüm tehlikesi altında kayıt altına alınmışlar. Gerçekle imajın ayırt edilemez hâle geldiği yerde, Filistinliler hep silahlı görünüyorlar ama nedense vurulan ve ölen hep onlar. Filmin hikâyesi bittiği an yok olacak insanlar… Fransızlar sosyalist partiye yazılsın mı, Arap devrimi olsun mu? Bunlar aynı kapıya çıkar yönetmene göre. Brejnev mi Johnson mı diyenler yanılmaktadır; çünkü ikisi de emperyalizmin, kapitalizmin ta kendisi.  

Sonra hızla gelip geçerken kafa karıştıran görüntüler var. Golda Meir var; çünkü Hitler vardı. Şimdi ölü Filistinliler, çadırlar ve çamurlar var; çünkü Golda Meir vardı ama öncesinde Hitler vardı. Yönetmenin bilerek atladığı ve anlam veremediğim husus, Hitler yokken Balfour Deklarasyonu(1917) vardı ve sonrasında katliamlar başlamıştı bile. Ölü Filistinli, Hitler ve Golda Meir, Moşe Dayan imajlarının peş peşe gelmesi, uçakların Avrupa’yı bombalaması, olanlarla hiçbir ilişkisi bulunmayan masum bir halkın başına gelenler hakkında bir şey söylemiyor. Godard, fotoğraf makinalarına ve kayıt cihazlarına peş peşe düşen imajların sadece cihaz markalarıyla; Agfa, Kodak, Orvo ve Gevaert’la ilgili olduğunu söylüyor sonunda.  

Paris’teki evde kadının kaşlarını kaldırıp “Siyasi toplantılarda daha az vakit geçirsen iş aramak için daha çok vaktin olur belki.” diyen sesi duyulur. Sonra üst üste imajlar, trafikte kalan adam, yer silen kadın, iş bulamayan devrimci, fabrikanın bunaltısında porno kitaba dalmış bir genç. Sonra bu hengâmede “Holokost holokost!” diye bağıranlar, tüketim çılgınlığıyla başı uğuldayanlar. Filistin, kenarda küçük bir ayrıntı artık. Filistin’de harita sürekli değişirken biz futbolun sesiyle meşgulüz. Olayların hızlı akışı zihnimizi ilgilenmesi gereken şeyden alıkoyar. Yüksek sesli, basit olmayan imajlar karşısında, sesi kısılan ve sessiz kalmaya zorlanan basit insan imajlarına dönüşürüz. Günlük imajımız anlaşılmaz ve karmaşık bir sistemin parçası olup gider.

Kadim yurtlarında yaşayan Filistinliler, ormanlık bir alanda sade ve yalın biçimde belki birazdan gerçekleşecek kendi ölümleri hakkında konuşuyorlar: “Ölenler nehri geçerken nasıl bir hata yaptılar acaba? Düşman geçişimizi hemen görür ve bizi imha eder. Tek bir noktada toplanmak yerine küçük gruplar hâlinde denemek lazım.”

Godard’ın bölgeye seyahat etmeden önce orada olanlarla ilgili, insanlığın maruz kaldığı işlenmiş görüntüleri Anne-Marie Mieville ile birlikte yeniden okuduğu bir film. Sinemanın filozoflarından Gilles Deleuze de filmi beğenmiş: “Burada yapılan, imajlar zincirini takip etmek değil, bu zincirin oluşturduğu birliği kırmak. Film her biri diğerinin kölesi konumunda olan, bizi de köleleştiren görüntü-imaj zincirinin kesintisizliğine son veriyor, kesip atıyor; sinemanın yapması gerektiği gibi.”

Yazıyı Karame şehrinin yıkıntıları arasında şiir okuyan küçük kara gözlü kızın bir mısrası ile bitirelim: “Ben karşı çıkacağım.”


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın