Bosna Savaşı can yakıcılığını gençliğimizde idrak ettiğimiz en acı olaylardan biri. 1991-1995 yılları arasında Yugoslavya dağılırken fatura, Avrupa’nın ortasındaki biricik Müslüman topluluğa kesildi. Boşnak yönetmenler çeşitli filmlerle meselenin insani ve felsefi boyutunu ele aldılar fakat Srebrenitsa katliamını gözler önüne seren ilk kurgu film olan Quo Vadis Aida (2020) Jasmila Zbanic tarafından çekildi.

Zbanic, Lahey Adalet Divanı’nın soykırım olarak tescillediği bu insanlık utancına çocuk yaşlarında şahit olmuş. İlk gençlik çağlarından itibaren bu olayı sanatın diliyle anlatabilmek için zihninde evirip çevirmeye, bir yol aramaya başlamış. Center of Eastern European Cinema’nın genel küratörü Dorothy Rick’e verdiği mülâkatta, sayısız hikâye içinde neden Aida’nın yaşadıklarını takip etmeye karar verdiğini açıklıyor. Gerçek olayda erkek olan kişiyi filmde kadın karakter olarak kurguluyor sadece. Kıyımın tanığı olan, olayları bizzat yaşayan sayısız kişiyle yaptığı görüşmelerden, dinlediği kadınlardan, okuduğu yüzlerce sayfa dokümandan sonra, eklektik biçimde hepsini içine alabilecek bir temsil genişliği fark ediyor çünkü onda.

Hikâyelerin iç içe geçtiği savaş gibi oylumlu ve çok yönlü olayları bir sinema filmine aktarmak, yaşanan duyguların özünü yakalayıp nazara vermek hiç de kolay değil. Yönetmen, sayısız yan hikâye içinden seçim yapmaya çalışırken, gerçeğin en iyi aynası olmakla yükümlü hisseder kendini. Filmin başında bütün olayların ve kişilerin gerçek olduğu ve sadece bir sinema filmi formunun oluşabilmesi için asgari düzeyde kurgulandıkları söyleniyor. Bu durumda gerçeğin neredeyse bire bir temsiliyle, belgesel tadında bir dramayla karşı karşıyayız.  

Aida, ilkokul öğretmeni iken savaşın patlak vermesiyle BM’de tercüman olarak çalışmaya başlayan, Sırp ordusu şehri işgal edince de taraflar arasındaki müzakerelerde yer alan orta yaşlı bir kadın. İki dünyaya da hâkim biri olarak bir yandan görevi gereği diyalogları aktarırken, öte yandan diğer insanlar gibi eşini ve oğullarını güvenli bölgede tutabilmek ve öldürülmelerini engellemek için mücadele veriyor.

Savaştan önce 24 bin civarında olan Srebrenitsa’nın nüfusu, diğer bölgelerden gelen sığınmacılarla birlikte 60 bini bulmuştu. Şehir, BM tarafından “güvenli bölge” ilân edilen altı yerleşimden biriydi. Sefalet ve hastalıklarla mücadele edilen bir toplama kampına dönüşmesini, yaşı tutan herkes hatırlar.   

Gerekli bilgilerin ve yaşanan hiçbir ânın atlanmaması için sıkı dokunan film, bir müzakere sahnesiyle açılıyor: Srebrenitsa belediye başkanıyla, güvenlik adına birçok vaatte bulunan ama hiçbirini yerine getirmeye yanaşmayan ya da güç yetiremeyen BM komutanları arasındaki tartışmalar. Şehir “güvenli bölge” ilân edildikten sonra, Barış Gücü’nün barışı sağlamadaki isteksizliği, yetersizliği, sorumsuzluğu güçlü biçimde perdeye yansıyor. Diyaloglardan anlıyoruz ki şehre bir santim yaklaşamazlar denilirken tanklar şehre girmiş, her saniye havan topu atılmaktadır. Hastaneler ölü ve yaralılarla dolarken BM komutanı Sırplara ültimatom verdiklerinden, sabah 6.00’da şehri terk etmezlerse 40 NATO uçağının saldırıya geçeceğinden bahsediyor. Tek bir uçak havalanmazken Sırp komutan Ratko Mladiç silahlı adamlarıyla baştan başa yakılıp yıkılmış, boşaltılmış şehrin sokaklarında kamera kaydı yaptırıp halka sesleniyor: “Zafer bizim. İçerilerde insan, duvarlarda Müslümanlara ait tabela kalmasın. Bütün binaları arayın. Şehri dümdüz ettik. Büyük bir Sırp bayramının arefesinde bu şehri Sırp halkına armağan ediyorum.”

BM yetkilisinin New York’u arayıp durumu bildirmesi, acil hava müdahalesi istemesi karşısında aldığı ve bütün dünyanın işittiği cevap da kurgu değil, gerçeğin ta kendisi; “Herkesin tatilde olması nedeniyle kimseye ulaşılamıyor.” Mladiç meydan okuyor zaten telefonda BM yetkilisine, “tek kurşun atarlarsa dünyayı başlarına yıkarım,” diyerek. Halktan temsilcilerle buluştuğunda da Mladiç his sesini çıkaramayan Hollandalı BM komutanının şahitliğinde halkı ölümle tehdit edip şehri tahliye edeceklerini bildiriyor. BM komutanı anlaşmayı kutlama babında Sırp komutanın sigarasını yakarken, mütercim Aida’ya dönüp “Biz sadece çalgıcıyız, bize denileni yaparız.” dediği, emir kulu olduğunu ima ettiği an.

Film, 11 Temmuz 1995 günü tarihin nasıl da hızlı akmaya başladığını başarılı bir şekilde gözler önüne sermiş. BM’ye güvenmeyip ormana kaçmak, orada Çetniklerin eline düşmekle, ölüm otobüslerine bindirilmek arasında sıkışan masum bir halk. Hollandalı komutan binbaşı Franken, kamptaki sadece BM personelinin listesini çıkarıp vermiş, güvenli alana sığınan ve silahları alınmış savunmasız bütün Boşnakları ise katillerine teslim etmişti. Kadınların ve erkeklerin ayrı otobüslere bindirilip farklı istikametlere hareket etmesine de seyirci kalmışlardı. Biraz ötede erkekler hatta on iki yaşındaki çocuklar infaz edilirken bile, hâlâ otobüslere bindirilenlere “güvenli bir yere götürüleceksiniz” diyebiliyorlardı.

Film Hollywood imkânlarıyla yapılmış değil ve buna rağmen sahnelerin yeterince güçlü olduğu söylenebilir. En az 8372 kişinin öldürüldüğü korkunç gecede Aida, son âna kadar oğulları için güvenli bir yer aramış, hatta ayaklarından silahla vurup bir hastaneye gitmelerini sağlamayı bile düşünmüştü. Çaresizliğin ortasında BM tarafından söylenen yalanları komşularına, arkadaşlarına çevirmek zorunda kalıyordu. “Teslim ediliyorsunuz.” dedi elindeki megafonla sonunda. NATO’nun bir halkı umursamazca gözden çıkarışı, bürokratik oyalamalar ve ihanetlerle, olanlara göz yuman BM görevlisi Hollanda askerleri… Fakat filme Avrupa’nın kan donduran sessizliği de bir şekilde daha iyi yansıyabilirdi. Basında gerçeklerin duyulmasına engel olup örtbas eden haberler de geçilebilirdi belki.  

Masumları koruyacak bütün değerlerin, kurumların çöktüğü bir anda küçük bir cesaret, bir nebze dirayet, tarihin yönünü değiştirebilirdi. İnsan olarak inisiyatif alma payı her zaman mevcuttur. İnsan olma vasfı bu küçük aralıkta ortaya çıkar. İnsanın kanlı tarihi varsa, soylu bir tarihi de vardır ve bu tarih, başka türlü davranmanın mümkün olduğunun en büyük kanıtı. Hayatında henüz hiç yolculuk yapmamış, Srebrenitsa’dan dışarı çıkmamış çocuklar, gençler vardı, ilk kez bir otobüse binip seyahate çıkıyorlardı. Bindikleri ilk otobüsle ölüme değil, umuda doğru yol alabilirlerdi.

Yıllar sonra toplu mezarların açılması ve kemiklerin eşleştirilmesi sürecinde şehre gelen Aida’nın evlatlarını teşhis etmesi, filmin en dokunaklı sahnelerinden biri. Kemiklere kavuşmanın bile ne büyük nimet olduğunu sadece yaşayan bilebilir. Evine yerleşmiş olan Sırp aileyi çıkarıp yuvasına tekrar yerleşen Aida’nın öğretmenliğe başlayıp gülümsemesiyle biter film. Bu buruk tebessüm, Bosna halkının umudunu kaybetmeden hayata tutunmasına gönderilmiş bir selâm.

Filmin adı çok manidar. Belli ki daha çok Avrupa’nın vicdanına seslenmek istemiş Jasmila Zbanic. İncil’de geçen bir söze atıfta bulunuyor:

At nunc vado ad eum, qui me misit, et nemo ex vobis interrogat me: ‘Quo vadis?’” (Yuhanna, 16:5)

(“Şimdiyse beni gönderenin yanına gidiyorum. Ne var ki içinizden hiçbiri bana, ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sormuyor.”)

Keşke, “Nereye gidiyorsun Aida?” diye sorulsaydı. Keşke filme ilk beş aday içine girdiği Oscar’da ödül verilseydi, hak ve adalet duygusunun gelişmesine katkıda bulunmuş olunurdu… Ama böyle kararlar vermek duru bir zihin gerektiriyor.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın