Murat Bardakçı, 1995 yılında derleyip gün yüzüne çıkardığı Refik Fersan’ın hatıralarını “iki devrin romanı” olarak tanımlar; “Osmanlı’nın son zamanlarıyla Cumhuriyet’in ilk yıllarının” romanı. İmparatorluğun kalburüstü ailelerinden birine mensup olan parlak bir müzisyenin hatıralarında değişimin sancılarının izlerini bulacağımızı vadeder.

Öyledir de…

Galatasaray Sultanîsi ile Robert Kolej’de eğitim alan, kimya eğitimi için İsviçre’ye giden, Dârülelhan’da tanbur muallimliği, Muzıka-yi Hümâyun’da sersazende muavinliği yapan Fersan’ın hayatı nihayetinde İstanbul Radyosu’nda çalışırken son bulacaktır. Osmanlı-Türk modernleşmesinin çarpıcı bir dönemine denk düşen yeryüzü serüvenini sınırlı bir şekilde de olsa kaleme almış olması, ilgilisi için velinimettir.

Fersan’ın hatıratından çekip aldığımız şu küçük anekdot, işbu serüvenin ne denli kıymetli olduğunu göstermekte mahirdir.

Bülbül tanbur dinliyor…*

Eski Yunanlılar’ın efsanelerine göre “Amphion” [1] sazıyla terennüm ederken, çıkardığı lâtif nağmelerin ahengiyle müstahsen olan taşlar kendiliklerinden hareket ederek muntazam bir şekilde yekdiğeri üzerine konarlarmış.

“Orphe”nin [2] tegannîsi esnasında da, bütün vahşi hayvanlar sesin geldiği tarafa doğru koşarlar, ağaçlar da dallarını sallayarak bu ahenge katılırlarmış!.

Buna benzer bazı vak’alara ben de şahid oldum.

1908 senesi ilkbaharının mehtablı, sakin bir gecesi idi…

Göztepe’deki köşkümüzün bahçesinde feryad eden bülbülün nağmeleriyle mestolan hocam Tanburî Cemil Bey merhum, içinden gelen büyük bir tehâlük ve iştiyakla kemençesine sarılarak, Segâh makamında bir taksime başlamıştı. Bir taraftan bize oldukça uzakta öten bülbülün şakrak feryâd ve figanı, diğer taraftan ona cevap veren büyük dâhînin elindeki kemençenin hazin, muhrik (yakıcı)  ve ilâhi nağme ve giryanı karşısında vecd ve istiğrak-ı âşıkane (âşıkane bir şekilde dalma, kendinden geçme) içinde mest-i lâ-ya’kıl (sızmış, sarhoş) kalan bizler, bilâihtiyar gözlerimizden dökülen yaşları zaptedemiyorduk.

Orphe’nin sihirli nağmelerinin tesiriyle vahşî hayvanların sesin geldiği yere doğru koşması gibi, o gece kemençenin ilâhî nağmelerinin teshîriyle (büyülemesiyle) biraz ötede öten bu sevimli hayvan yavaş yavaş bize doğru yaklaştı… Altında oturduğumuz bir kısmı açılmış, bir kısmı henüz gonçe halinde bulunan ufak bir gül ağacının kemençenin tam karşısına tesadüf eden incecik bir dalı ucuna konmuş, artık ötmüyordu. Kemâl-i sükûn ve huşû ile kemençe dinliyordu… Her taksimin sonunda gaşyolan (kendinden geçen) bülbül evvelâ hafif nüvazişlerle yalvarıyor, niyâz ediyor; bu temennî nazar-ı itibare alınmazsa canhıraş feryadlara başlıyor, ağlıyor, tehdid ediyor, zorla ahenge devam ettirmek istiyordu. Cemil bey gibi rakik ve merhametli bir san’atkâr bu aşık-ı şûrîyede (perişan aşığı) nasıl kıyabilirdi? Hâsılı taa şafak kadar bu âheng-i dilârây-ı âşıkane (âşıkane bir şekilde gönül alan âhenk) hem mini mini âşık-ı şûrîdeyi (perişan âşığı), hem de bizleri tarife imkânı olmayan manevi bir hâlet-i ruhiyye içinde surûr ve şadmânîye gark etmişti. Cenâb-ı Hak ganî ganî rahmet eylesin.


* Metin, Bardakçı’nın yayına hazırladığı haline sadık kalarak okuyucunun takdirine sunulmuştur. Murat Bardakçı, Refik Bey… Refik Fersan ve hatıraları, İstanbul: Pan Yayıncılık, 1995.

[1] Amphion, Yunan esâtirinde tanrı Zeus’un oğlu, Zethus’un ikizidir. Teb şehrini zaptederek şehrin çevresine bir duvar inşa ettiği, bu inşaat sırasında taşları büyülü arpini çalarak kaldırdığı ve duvara yerleştirdiği söylenir.

[2] Orphe yahut Orpheus da Yunan esâtirinde adı geçen müzisyen bir şairdir. Müzik yaptığı sırada canlı yahut cansız bütün mahlûkların harekete geçtiği rivayet edilir.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın