
Kadraj 2: İşte Öyle Bir Şey
14 Nisan 2026Andrey Zvyagintsev’in Sürgün (Izgnanie, 2007) filminin üst katmanındaki hikâye bir aile dramı üzerine kurulu. Ne iş yaptığını anlayamadığımız bir baba (Alex), ev hanımı olduğu anlaşılan bir anne (Vera) ve iki çocuk… Kasıtlı olarak kasvetli ve huzursuz bir mekân olarak resmedilen bir şehirde yaşayan aile, Alex’in çocukluğunun geçtiği köy evine bir haftalık tatile çıkar. Şehre kıyasla bu kırsal hayat ve köy evi, adeta bir huzur adasıdır. Yönetmen buradaki tezata bilhassa dikkatimizi çeker; zira on yıllardır kimsenin yaşamadığı, dokunulmamış, eski ve her türlü konfordan uzak bu ev, küçük dokunuşlarla hâlâ yaşanabilir bir yerdir. Örneğin mutfak dışında su tesisatı yoktur; banyo için suyun dışarıdan taşınması gerekir. Ancak tüm bu zahiri zorluklara rağmen, buradaki hayat çok daha insancıl ve yaşanabilir görünür.
Vera bu köy tatilinde eşine aslında mutlu olmasını gerektirecek bir haber verir: Üçüncü çocuklarını beklemektedirler. Fakat bunu öyle bir dille ifade eder ki Alex duyduklarını kavrayamaz: “Hamileyim, fakat çocuk senin değil.” Filmin sonuna doğru anlarız ki Vera’nın kastı, aslında tam da olması gerektiği gibi çocukların bizim mülkiyetimizdeki varlıklar olmadıklarını vurgulamaktır. Tıpkı kendimizin sahibi de olmadığımız gibi… Bunu söyleyerek yapmak istediği, eşi Alex’te bir farkındalık oluşturmaktır. Ne çare ki bu “uyandırma” girişimi, feci bir sonla neticelenir.
Esasen insanoğlunun ortak hafızası belli başlı kadim hikâyelere dayanır; tüm anlatılar bunların farklı versiyonlarından ibarettir, diyebiliriz. Neticede insanın gökkubbe altında yaşayabilecek bütün prototipleri gelmiş geçmiştir; atalarımız bunları destan, masal ve benzeri anlatılarla dile getirmişler. Dahası, bu kadim olguları hikmetle bütünleştiren semavi kitaplar gelmiş ve insanoğluna yaşanmışlıklar üzerinden hikmetin ışığını göstermeye çalışmışlardır. Yönetmen de filmin bir alt katmanında bu kadim hikâyelerden birine, “kurban olma” izleğine yaslanır. Hristiyanlık kültüründe bu durum çok daha anlaşılırdır. Zira bu teolojiye göre Hz. İsa, sevgisiz kalmış bir dünyada “farkındalık oluşturmak” için kendini kurban etmiştir. Filmde de durum pek farklı sayılmaz: Vera Hz. Meryem temsilidir; karnındaki bebek ise Hz. İsa… Alex ise Vera’nın tabiriyle “bencil bir sevgiye” saplanmış, başkasını mülkiyetine geçirir gibi sevebileceğini zanneden bir pozisyondadır. Aslında Alex, çizilen sanayi toplumu ve şehir imgesinin de temsilini taşır. Yani bizi bu hâle getiren, sevgisiz bırakan ve sevgiyi dahi bencilleştiren asıl sebep, modernitenin bizi tabiattan ve fıtrattan uzaklaştırmasıdır.


Yönetmen bir sahnede bu göndermeleri açıkça doğrular. Alex ve Vera’nın çocuklarının misafir olduğu köy evinde çocuklar yatmadan evvel İncil’den şu pasajı okurlar:
“Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır. Sevgi asla son bulmaz...” (1. Korintliler, 13:4-8)
Söylenenler çok güzel; sevgiye dair tespitler son derece doğru. Fakat sevgi her daim kurban olmayı gerektirir mi? Hristiyan kültürüne ve yönetmenin burada çizdiği portreye göre, evet. Ancak kanaatimce böyle olmak zorunda değil. Nitekim Hz. İsa kendisini bilerek “kurban” etmemişti. Onu öldürmeye çalıştılar, o da elinden bir şey gelmediği için karşı duramadı. İlahi hikmet, takdir böyleydi çünkü. Filmde ise kendini bilerek kurban etmek gibi bir yaklaşım görülüyor. Filmin yine son sahnelerinden anladığımız kadarıyla Vera -belki de bu yüzden- daha evvel de intihar girişiminde bulunmuş. Artık sevgisiz, iletişimsiz yaşamaya, kendisinin ve çocukların sahip olunan birer nesneymiş gibi muamele görmelerine dayanamıyor. Bu nedenle yeni doğacak olan çocuğunun da böyle bir sevgisizlik cehenneminde büyümesini istemiyor.
Yönetmen, Vera’nın bu derdini dille anlatmaya çabaladığını da gösteriyor bize. Vera bu durumu kocasına izah etmeye çalışmış, fakat Alex’te bunu idrak edebilecek bir zemini hiçbir zaman bulamamış. Ancak durum böyle dahi olsa yapılacak tek şey kaçmak mıdır? İntihar da nihayetinde bir kaçış değil midir? Sevginin mutlak kaynağı olan Rab “işte şimdi ve burada” iken sevgisizlikten kaçmaya gerek var mıdır? Evet, Vera’nın kıymeti bilinmemiş, eşi bile onu olması gerektiği gibi samimi bir şekilde sevememiş ve anlayamamış. Ama ya gerçek sahibi olan Rabb’i? Vera Rabb’ine sığınsaydı, O’nun sevgisiyle mutmain olsaydı yine de intiharı düşünür müydü?
Dahası acaba sevgisizlik cehennemi tek kurbanla yetinecek mi? Alex bu hadiseden sonra kendini murakabe edip sevgiyle sahici bir ilişki kurabilecek mi? Çocuklarının “kendi malı” olmadığını gerçekten kavrayabilecek mi? Yönetmen, son sahnelerde Alex’e dair bu yönde düşünmemizi sağlayacak bir imaj sunuyor. Fakat kanaatimce bu dönüşüm gerçekleşmeyecek; zira gerçek hayatta denklem böyle yürümüyor. Hz. İsa’nın –hristiyanların tabiriyle– kendini kurban etmesinden sonra insanlığın sevgisizlik problemi nasıl ortadan kalkmadıysa bu hikâyede de sorun bitmeyecek. Sevgisiz, karanlık insanlar yine var olmaya devam edecekler. Fakat aydınlık da her daim orada, kalbimizde bizimle beraber kalacak. Çözüm karanlıktan kaçmakta değil, aydınlığı fark edip ona sarılmakta olmalı.

Filmin adı da esasen o kadim insanlık hikâyelerinden birine gönderme içeriyor: Sürgün. (İngilizce Banishment, Rusça Izgnanie).Bu,Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın ilk günah neticesinde cennetten yeryüzüne sürgün edilişlerine atıfla kullanılan bir kelime. Ancak Hristiyanlık anlatısında bu sürgünde bir tövbe, bir yöneliş olduğu hakikati ıskalanıyor. Evet, Rabb’in zatının cennetine nazaran bu dünya hayatı bir düşüş gibidir ancak aslında bir düşüş yoktur; çünkü Hz. Âdem tövbe etmiş ve affedilmiştir. Dolayısıyla artık bu sürgün yeri de onun Rabb’iyle bir arada olabileceği bir cennet gibidir. O cennet ile bu dünyevi cennetin tezahürleri farklıdır; hepsi bu.
Vera, kalbindeki cennetten gerçekten haberdar olsaydı kendisine emanet verilen bedeni ve yine kendisine emanet edilen bir bebeği bu dünya “cennetinden sürgüne” gönderir miydi bilinmez. Ancak şurası kesin ki yaptığı eylem sadece kendini ve karnındaki bebeği sürgün ettirmekle kalmadı, gerideki iki küçük çocuğunu da annesiz bırakan bir eylem oldu. Yönetmen Zvyagintsev, Vera’nın bu eyleminin asil bir eylem olduğunu, en azından mazur görülmesini istiyor kanaatimce. Zira ortada gerçekten büyük bir sevgisizlik var. Filmde İncil’den verilen alıntıdan ilhamla, “sevgi her şeyi mazur kılar” belki; fakat sevgisizlik de her şeyi mazur kılar mı?
Filmdeki görsel tercihlerin ve kullanılan imgelerin oldukça başarılı olduğunu da vurgulamalıyım. Zaten bu konuda söylenecek olanlar söylenmiş, film başta Cannes olmak üzere epey bir festivalde ödüllendirilmiş. Fakat ben o kısmı işin uzmanlarına bırakarak anlatıya odaklanmayı tercih ettim. Yine de şunu söylemeden geçmeyeyim: Filmde su, yağmur, ayna, manevi bir bineğe atıfla araba, köprü, insanın bir temsili olarak ev, çeşme, mezar vb. imgeler oldukça başarılı şekilde kullanılmış. Benim içinse anlatı daha önemliydi. Örneğin şöyle olsa daha etkileyici olabilirdi: Sevgisizlikten ve anlaşılamamaktan bunalan -yani bir nevi “cennetten sürgün edilen”- Vera, içindeki sonsuz cennetin farkına varıyor ve oraya dönüyor… Eşi ona bencilce, yanlış şekilde yaklaşsa dahi Vera ona şefkat etmeye devam ediyor. Şefkati bir mücadele alanı olarak görüyor ve fıtrî eceli gelene, yani son nefesine kadar bu mücadeleden, şefkatten kopmuyor. Bir kurban olma / kendini feda etme hakikati varsa kanaatimce ancak budur. Kendini sevgisizliğe en çok kurban eden, sevgisiz kalmış ve etrafına sevgisizlik yayan insanlara karşı en çok şefkat edendir zira. Hz. İsa’nın gerçek öğretisi de bu olsa gerektir.
Abdullah Taha Orhan
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.




