“Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerinde hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (Araf, 54)

“Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı’nın Ruhu suların üzerinde dalgalanıyordu. Tanrı, ‘Işık olsun’ diye buyurdu ve ışık oldu… Tanrı yarattıklarına baktı ve her şeyin çok iyi olduğunu gördü. Akşam oldu, sabah oldu ve altıncı gün oluştu.” (İncil, Genesis bölümü)

Kur’an ve İncil’e göre dünya altı günde yaratıldı ve biz “bir gün”ün keyfiyetini bilmiyoruz. Fakat varoluşun temelinde karanlıkla ışığın ayırt edilmesinin olduğu aşikâr. Macar yönetmen Béla Tarr, Torino Atı (A Torinói Ló, The Turin Horse-2011) filminde yaratılışı tersine çeviren bir yol izlemiş. Varlığın sona erişini (Anti-Genesis) ele alarak hayat ışığının altı günde sönümlenme sürecini anlatmış.

Film gerçek bir olayla açılır. Friedrich Nietzsche, 3 Ocak 1889’da Torino’da Via Carlo Alberto’daki 6 numaralı kapıdan sokağa adımını atar. Amacı yürüyüş yapmak ya da postaneden mektuplarını almak olabilir. Kendisine uzak olmayan -ya da fazlasıyla uzakta kalan- bir fayton sürücüsü, inatçı atına söz dinletemiyor ve atı biteviye kırbaçlıyordur. Nietzsche kalabalığın yanına gelir ve öfkeden köpüren sürücünün eylemine son verir.

Filmin başlama cümleleri: “Sağlam yapılı ve gür bıyıklı Nietzsche, birden faytona atladı ve kollarını atın boynuna dolayıp hıçkırarak ağlamaya başladı. Olaya şahit olanlar onu evine bıraktılar. İki gün boyunca bir divanda yattı filozof. Ta ki son sözlerini mırıldanıncaya kadar: ‘Mutter, ich bin dumm!’ (anne, çok aptalım!)”

Yönetmen, sanılanın aksine filozofun bu kalp yükselişinden sonraki hayatına değil, atın ve arabacının yönüne çevirir kamerasını. 

Birinci gün

At ve arabacı, yorgun ve küs vaziyette eve geldiklerinde arabacının kızı atı küçük ağılına götürüp koşumlarını çıkarır. Samanını verirken atın yemek istemediğini, yemden gönülsüzce bir parça alıp durduğunu görür. Hayatları birbirine bağlı üç kişiden biri olan at, üçlü varoluşun karanlığa doğru sürüklenmesinin ilk işaretini verir böylece. Atın hareket etmeyi ve beslenmeyi reddetmesiyle yaşam ışığı geri dönülmez biçimde sönmeye başlamıştır. Öte yandan hayatiyetin ve canlılığın devamını temsil eden, filmin baş karakterlerinden biri olan rüzgâr, kızın elbiselerini uçurup toprağı havalandırarak kendini gösterir. Doğayı birbirine mezceden, insanı iten, çeken; bazen göğsüne bazen sırtına vuran rüzgâr, hayatın işleyiş biçimini ima eden bir metafor. Taş eve girdiğimizde karşılaştığımız yalınlık ise çarpıcı; insana gereken neyse o, temiz su, kap kacak, dinlenmek için yatak, pişirmek için ateş, yemek için patates ve soğuktan koruyan, insanı örten, saklayan üç beş parça giysi. Bir de ovayı ve rüzgârın hareketini seyretmeye yarayan pencere… Gerisi, insanın işi büyüteceğim, ihtiyaç olmayana uzanacağım diye kötü yola sapması ve beyhude çırpınmasıdır sanki. 

Bir yanı tutmayan felçli babanın kat kat giysisini her gün aynı bezdirici törenle giydiren ve akşam olunca çıkaran kız, bu işi gözü kapalı yapacak kadar tekrarlamıştır. Kendi içinde tekrarların arasından yükselen farkın çarpıcılığı, insan zihnini hiçbir şeyin bire bir tekrarlanamayacağı hissine götürmekte. Filmin üzerine kurulduğu tekrarlar, aynı gibi görünen benzersiz tekliklerin yan yana dizilmesinden ibaret.  

Hayattan kopuşun ilk kelimeleri babadan gelir:

-Onları sen de mi duymuyorsun? Ağaç kurtlarının tıkırtısını tam elli beş yıldır duyuyordum, şimdi duymaz oldum…

-Bütün bunlar ne demek oluyor baba?

Sözünü kelimelerle değil görüntülerle söyleyen filmin nadir diyaloglarından biri, evdeki ahşap eşyaları içten kemiren ağaç kurtçukları ile ilgili. Bu arada evin etrafında kükreyip duran, hayatı temsil eden fırtına da dışarıda her şeyi parçalayıp un ufak ederek ölüme yol açan öteki yüzünü gösterir. Belki de erken davranıp şair Furkan Çalışkan’ın şiirindeki gibi dervişlerin “ölmeden önce ölme” felsefesine kulak vermek lâzım: “Ölümü son güne bırakamam/ Her gün düzenli ve disiplinli /Üşenmeden ve severek ölmeliyim ben.”

2. gün

Sıkıcı sandığımız tekrarlar ve gündelik yaşamın tekdüzeliği, Sartre’ın Bulantı’sında tekrarların yarattığı nihilizm ve beyhudelik duygusundan çok farklı. Kızın defalarca kuyudan su almaya gidişini izlememiz, suyun bakraca doluşu, sıkıntıdan çok bir mucizeye dönüşüyor uçsuz bucaksız Macar bozkırlarının ortasında.

Genç kadın, işe gidecek atı işlemlerin sırasını hiç bozmadan, ezberlenmiş bir itinayla hazırlar. Koşumlar, zincirler, yeni günün taze umuduyla takılıp arabaya eklenir. Fakat neredeyse ölmeye yatan at yola çıkmamakta kararlıdır. Bir adım bile attırmak mümkün olmaz. Yola çıkmak hayat, yatağa dönmek ölümdür. 

Baba-kız artık neredeyse Nietzsche’nin eve kapanıp yaşadığı on yıllık hareketsizliğin başlangıcındalar. Filmin bütüne giden planlar dizgesinde yaşam parıltısı, ölümün kara ışığına evrilmeye başlamıştır. İslam düşüncesinde ölüm bizi gerçek vatanımıza götürecek bir gemidir; doğamızı tamamlar. Bilinen dünyadaki çabayı insanın mecburiyeti ve -yeterince anlamlı gelmese de- kaçınılmazı olarak ortaya koymuş yönetmen. Bu noktada iç de dış da belirgin biçimde kodlanmış: Hayat, “iç” dediğimiz, her seferinde döndüğümüz meskende kurulurken, tekinsiz/ rüzgârlı/ kaotik “dış dünya”, bütünüyle kötü değil.

Filmin en uzun konuşmasını içki almaya gelen komşu gerçekleştirir. Zamanın ve mekânın kronolojik olarak kurgulanmadığı filmde, birden kapitalizmin ve Aydınlanma’nın eleştirisi yapılmaya başlanır ve tempo birden yükselir. Bir söyleşisinde Tarr, bu komşu adama entelektüel misyon yüklenmesini, hele de onun ağzından Nietzsche’yi konuşturduğunun söylenmesini saçma bulmuş. Komşu, sıradan biridir ve bu yüzden arabacı onun atıp tutmalarına “palavraydı hepsi,” der. Bakalım, konuşması gerçekten de alelâde mi?:

“İnsan her şeyi bildiğini sanmakta, kendi hükmünü her şeyin önünde tutmakta. Dünyanın çivisi çıkmış durumda, insan istediğini sinsice ve gizli kapaklı bir mücadele sonucu elde ettiğinden her şeyin ayarını bozdu. Neye dokunsa kurutuyor ve dokunmadığı şey de yok zaten. Elde etme, dokunma, yozlaştırma, ele geçirme…”

3. gün

Kız uyandı, kat kat giyindi. Ocağı ve sobayı yaktı. Aynı olup tıpkı olamayan biricik günlerden biridir. Aynı gün kız ata, baba da kıza “yemek zorundasın” der. Bir sebebi olsun ya da olmasın, hayatın anlamını fazla kurcalamadan yaşamak zorundasın demektir bu.  

4. gün

Kız ocağı harlayıp su almaya çıkıyor. Rüzgâr aynı ama yerden kaldırdığı yapraklar farklı. Üstelik kız başına kapüşonunu geçirmiş ilk defa. Yönetmen çekim açılarında küçük oynamalarla dünyanın gidişatına ve olup bitenlere bakışımızı değiştirmeyi başarıyor. Hatta dekadraj denilen bir kaymayla görüntüde bilinçli deformasyonlar yaratılmış. Olayla değil an’la ilgilenmemizi isteyen, görüntülerin büyüsüne kapılıp kendimize dönmemizi sağlayan müstesna bir akış.

Kuyuda su kalmamış. Suyun bitişi ile sona yaklaşıyor insan. Babanın “toparlan, gidiyoruz” emriyle çıkmaları, gidecek hiçbir yer bulamayıp geri dönmeleri, hayatın özeti gibi. Bize verilmiş olanı değiştirmek için çırpınmakla kaderi sevmek arasında büyük bir tartışmanın fitilini ateşleyen sahne budur. Eşyaların boşaltılması, ev giysilerinin bir kez daha giyilmesi tüyler ürpertici.  

5. gün

Sabah kız babayı aynı günlük törenle giydirdi. Adam hayata sırt çeviren atın üzerine kapıyı kapattı. Eve döndüğünde pencereden görünen herşey silikleşti, görüntüler kayboldu. Rüzgârın çabasından başka bir ses ya da görüntü yok artık.

-Bu karanlık da ne baba?

-Lambaları yak!

Lambanın tekini bile yakamıyorlar. Sobadan köz getiriyorlar ama faydasız; köz bile soğumuş, ateşini bütünüyle kaybetmiş.  

-Yarın yine deneriz, diyor adam. Yarın kelimesinin de büyük bir boşlukta yitip gittiğini bilmeyerek…

6. gün

Tabaklarda patates. Baba ağır çekimli bir tempoyla patatesine tırnaklarını geçirirken kızının yiyeceğine hiç dokunmadan kıpırtısızca oturuşunu seyrediyor. “Yemek zorundasın” da demiyor bu kez. Gözlerinde fer olmayan kızın bedeni sözüm ona hayattadır ama o artık yaşamıyor. Bundan daha güçlü bir ölüm sahnesi hatırlamıyorum.

Sembollerin kaynaştığı film çoklu okumalara ve tartışmalara kapı aralamış. İlk yol ayrımında yönetmen, filozofun değil, atın peşine düşmüş olsa da ata ne olduğunu bilemeden çıkıyoruz filmden.

Elbette birilerinin ölümü dünyanın sonu değil. Nietzsche’nin “bengi dönüş”ündeki gibi varoluşun sonsuz kum saati, içinde toz zerresi olan sen ile yeniden ve yeniden baş aşağı çevrilecek.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın