
Perdede İzleyicinin Hikâyesi: Arzu Yapım Örneği
22 Mayıs 2026
Gamzedeyim Deva Bulmam
31 Mayıs 2026Ayşe Yılmaz’ın Ayasofya Camii Müezzini Hadi Duran ile Zift için gerçekleştirdiği söyleşiyi takdirlerinize sunuyoruz.
Çocukluğunuz nerede geçti?
Aslen Amasyalıyım ama hayatım hep Üsküdar’da geçti. Rahmetli pederim Üsküdar’da imamdı. Babam çok okuyucu bir adam değildi ama okuyanları toparlayan, onları seven; organizatör bir adamdı. Üsküdar’daki din görevlileri arasında aktif bir kişiydi. Dolayısıyla Üsküdar’ın o zamanki yıllarında, 70’li-80’li yıllarda görev yapan İlhan Tok, Yusuf Gebzeli gibi isimler -şu ân ilk hatırıma gelenler bunlar- hem arkadaş hem de görev arkadaşı oldukları için evimize gelirlerdi. Eski din görevlilerinde bir âdet vardı: Her pazar sabahı birinin evinde toplanırlardı. Kahvaltı yapılır, kahvaltıdan sonra da bir şeyler okunurdu. Bunu uzun süre devam ettirdiler. O toplantıların birinde -bizim eve gelenleri tam hatırlamasam da- meselâ Hüseyin Sebilci de bizim eve gelmiş. Ben o zaman çok küçük olduğum için onu net hatırlamıyorum. Fakat İsmail Bülbül’ün -Bülbül Hoca dedikleri- geldiğini ve ona bir şeyler okuttuklarını hatırlıyorum.
Küçük de olsanız o zamanlarda kulağınız musiki anlamında dolmuş gibi.
Bu biraz Allah vergisi bir şey olsa gerek. İnsanı bir yöne çeken, zevk aldığı bir şey vardır ya, işte içinde gizli olan bir şey, bir kıvılcımla o tarafa yönelmene sebep oluyor. Meselâ ben hat veya resme hiç ilgi duymadım çünkü o konuda kabiliyetim yok. Ama tahmin ediyorum ki müziğe olan kabiliyetimden dolayı o yaşlardan itibaren dinlemeyi, kimin, nerede, ne okuduğunu takip etmeyi kendime zevk edindim.
Ayrıca İmam Hatibe giderken babam beni İlhan Hoca’nın talim dersine gönderdi. Üsküdar’da o zaman, bizim çocukluğumuzda çift ezan uygulaması vardı. Yusuf Gebzeli’yle birlikte İskele Camii’nde Şileli Necip adında bir müezzin hoca vardı; ikisi karşılıklı çok güzel ezan okurlardı. İlhan Tok Hoca ile Kadir Temel Hoca’nın camideki mihrabiyeleri de bana keyif verirdi. Ama düzenli bir musiki eğitimi derseniz, onu biz İlâhiyat Fakültesi’nde aldık.
İmam Hatip yıllarınızda da musikiyle iç içeymişsiniz.
İmam Hatip yıllarına geldiğimizde Yahya Soyyiğit bizim ağabeyimizdi; onunla birlikteydik. Üsküdar İmam Hatip Lisesi’ndeydik. O zaman kandil geceleri programları çok revaçtaydı. O yıllarda Ümraniye henüz ayrı bir ilçe değildi ve biz kandil gecelerinde Ümraniye’ye mevlit programı için giderdik. Cami hınca hınç dolardı ve programı yapanlar İmam Hatip öğrencileriydi.
Ramazan Kutlu, Hüseyin Saraç, Nur Doğan Ceylan ve Yahya Soyyiğit’in önderliğindeki ilâhi grubuyla birlikte bütün program baştan sona İmam Hatip öğrencilerine aitti. Biz de bu ilâhi halkasında, rahmetli Yahya Ağabeyin meşk halkasında onunla birlikte ilâhiler öğrenir, okurduk.
İlahiyat Fakültesi’yle birlikte musikiyle bağınız daha da sistemli hâle gelmiş.
Evet, İlâhiyat Fakültesi maceramızda musikiyle daha sistemli bir birlikteliğimiz oldu. Önce Ankara İlâhiyat’a başladım ve iki yıl okudum. Orada da Ruhi Kalender Hoca’nın riyasetinde çok güzel bir musiki halkası, bir koro vardı. Sonra İstanbul’a yatay geçiş yaptım ve Marmara İlâhiyat’ta Nuri Özcan Hoca’yla devam ettim.
Ankara biraz daha farklı bir ekol; Marmara’ya pek benzemiyor diye biliyorum.
Öyle deniyor ama şu ânda zaten böyle bir ayrım pek kalmadı. “Modernist çizgi” denilen şey artık Marmara’da da, İstanbul’da da var. Ankara’nın o ekolden hocaları vardı; sistemin devamı diyebileceğimiz, Hüseyin Atay, Hayri Kırbaşoğlu gibi isimler. Ama öğrenciler arasında o anlayış tam yerleşmemişti. O tarafta olan da vardı, diğer tarafta daha muhafazakâr, daha gelenekçi öğrenciler de vardı; öyle hocaları da gördüm orada. Mesela Esat Coşan Hoca da Ankara İlâhiyat’ın hocalarındandı.
Marmara İlâhiyat’taki koro nasıldı?
Bahsettiğim gibi Yahya Soyyiğit, Yunus Balcıoğlu, Kerim Öztürk, Mehmet Kemiksiz gibi isimler bu koronun tedrisatından geçen arkadaşlarımız.
Daha sonra fakülteyi bitirmemle birlikte dini musiki üzerine yüksek lisans yaptım. Asıl eğilimimiz o yönde oldu. Bu arada o koro haricinde birçok başka koro da oluşturduk, kendi koro çalışmalarımızı yaptık.
İlk okuyuşunuzu galiba on bir yaşında, babanızın teşvikiyle yapıyorsunuz.
Evet. Babam Atik Valide Camii’nde imamdı. Bana Tevhid Bahri’ni ezberletmişti. Atik Valide Camii’nde bir mevlitte kürsüye çıktım ve onu okudum. Kürsüde boyum görünmüyordu. Ben cemaati görmedim, cemaat de beni görmedi çünkü kürsünün arkasındaydım.
O küçük yaşta babanız onu okuyacağınıza inanmış.
Hatta daha önce Tabaklar Mahallesi’ndeki görevinde bana ezan okuturdu. Cemaat “Çocuğa ezan okutuyor.” diye homurdanırdı.

Hâlbuki o yaşlarda başlatmak gerekir diye düşünüyorum.
Biri güzel okuyorsa ve kabiliyeti de varsa onu kırmamak lâzım. Meselâ orada birisi benim kulağımdan çekip kovsaydı, belki o küskünlükle başka bir yere yönelebilirdim. Babamın bu hususta doğru yönlendirmeleri oldu.
Meselâ üniversiteyi bitirince birara konservatuvara gitmeyi düşündüm. Babam önce sesini çıkarmadı, sonra “İlâhiyat olsa daha iyi olmaz mı?” diye bir telkinde bulundu ama ısrar etmedi. İstişare ettiğim kişilerle konuştuktan sonra konservatuvar benim de kafama yatmadı. Sonra Ankara’yı kazanınca ‘Bu da bir kısmetmiş, nasipmiş.” dedim. Yolumuz oradan devam etti.
Babanızın yönlendirmesi ve camilerde okunan ezanlar dışında, dini musikiye yatkınlık açısından Üsküdar’da nasıl bir ortam vardı? Eski Üsküdar diye hep anlatılır ama pek bilmiyoruz maalesef.
Üsküdar’ın kendine has bir musiki zevki, bir kültür dünyası vardı. Meselâ Niyazi Sayın, Memduh Cumhur, Ahmet Yüksel Özemre gibi isimlerin hepsi Üsküdarlı şahsiyetler… İstanbul’dan ayrı olarak ‘Üsküdar ağzı’, ‘Üsküdar üslubu’ diye bahsedilen bir şey de var.
Bugün Üsküdar biraz daha farklılaştı, daha kozmopolitleşti ama o zamanlar böyle değildi. Bir kahvehanede, bir çay ocağında otururken bir musiki muhabbetine kulak kabartabilirdiniz. Bahsettiğim hocaların birbirleriyle olan o kaynaşmaları, pazar sabahı toplantıları, akşamları bir yerlerde yapılan yemekli muhabbetler… Bir de eskiden cenazelerde hatim merasimleri çok olurdu.
Hatim merasimi nasıl yapılırdı?
Hatim merasimi dediğiniz zaman, yedi-sekiz hocaefendi biraraya gelir, vefat eden kişinin evinde o gün hatim okurdu. Ne yapılırdı? Bir kere Yasin, Tebareke vs. okunurdu. Bu eski bir âdetti; doğrusu yanlışı bir kenara, böyle bir gelenek vardı. Birçok hoca gelirdi. Orada bile bir eğitim vardı aslında. O eski okuyucuların hemen hemen hepsiyle bu cemiyetler sayesinde tanıştım. Tabiri caizse ‘cerci’ değildik ama insanlar bu tür Kur’an cemiyetlerine, evlerdeki okumalara çok rağbet ederdi. Şimdi farkediyordum da orası bir okulmuş. Meselâ bir hatim, peşine üç dört aşr-ı şerif, sonra iki ilâhi, bir kaside okunur; ardından dua edecek hocaefendi birkaç kelâm ederdi. Yani bu komplike bir programdı. Muhteşem bir şey.
Bir de insanın kalbine dokunan bir tarafı var.
“Okunur mu, okunmaz mı?” tartışması ayrı ama bu çok farklı bir şeydi. Bugünkü kafayla düşündüğümüzde, insanlar bunu kaldırdılar fakat yerine bir şey de koyamadılar. “Bu, dinde yoktur.” deyip kesip atıyorsun ama orası boş kalıyor.
Ben çok iyi hatırlarım, sekiz kişi bir cenaze evine gidersin, evde üç kişi vardır ve hocalar daha kalabalıktır. Ama o insanın evinde böyle dini bir ritüel yapılır; belki de o kişi hayatında ilk defa böyle bir şeyle karşılaşıyordur. Öyle insanlar vardı -ki biz bunu çok yaşadık-, hayatında dinle alâkalı tek münasebeti o cemiyetti. Çok enteresan bir şey. Bunları çekip aldığınız zaman adamın hayatında dinle ilgili de hiçbir şey kalmıyor. Kimse bu insanların elinden tutmamış, kimse doğruyu anlatmamış. Bu açıdan ben bunları çok önemsiyorum.
Bugün bu cemiyetler kalmadı sanırım.
Şu ânda bahsettiğim bu cemiyetler yok maalesef. Meselâ gitmişsiniz cemiyete ve açılış Kur’an-ı Kerim’ini -hâlâ kulağımdan gitmez- Kocatepe Camii’nin İmamı Rahmetli Kadir Temel okur. Nasıl bir tilâvet! Onun peşine İlhan Tok okur. Sonra bir ilâhinin ardından Yusuf Gebzeli bir kaside okur. Kısa süreler okunur ve duayı da Selimiye Camii’nden Fahri Duran veya Nuri Erkan Hoca veyahut Mustafa Türkmen Hoca yapar. Çok acayip programlardı. Bugün o kalitenin TRT’de bile yakalandığını düşünmüyorum. İşte bunlar, bizim bugün oluşturduğumuz halkaların altyapısıdır. Meselâ İlhan Tok Hoca’nın, sonra Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı Dini Musiki Topluluğu’nda her cumartesi toplanan bir tasavvuf musikisi halkası vardı. O halkaya dışarıdan, başka ilçelerden, hatta il dışından, Eskişehir’den, Adapazarı’ndan gelen hocaefendilerle her hafta hiç aksatmadan meşk yapılırdı. Bunlar da, şu ânda bizim yaptığımız meşklerin altyapısıdır. Bu, bu kültürün yayılması açısından hocamızın bize tembihi, hatta vasiyetidir.
Sizin de katkılarınızla bu alan biraz daha yaygınlaşıyor mu acaba?
Burada dikkat edilmesi gereken iki husus var: Yayılsın ama dejenere olmasın. Bazı şeylerin yayılması, onun gelişmesi anlamına gelmeyebilir. Meselâ Sultanahmet köftecisini düşünün; ikinci, hatta üçüncü bir şubeyi açtığında bakıyorsunuz oradaki kaliteyi yakalayamayabiliyor. İşte bunu iyi muhafaza etmek, dejenere etmemek lâzım.
Meşk halkalarının asıl esprisi, işin sadece reyting, gırgır-şamata veya meşhur olma kaygısı gütmemesidir. Biz yaklaşık 2007’den beri bu civardaki arkadaşlarla başlattığımız, şimdi daha geniş bir halkayla sürdürdüğümüz çalışmamız neredeyse yirmi seneye yaklaştı. Hiçbir şey gütmeden her cumartesi sabahı sekizde toplanıyoruz, onda dağılıyoruz. Onu bir geçe durmuyoruz. Herkes işine, ailesine, programına gidebilsin diye. Bazen yedi buçukta başlayıp dokuz buçukta bitirdiğimiz de oluyor. Burada artık bir maya tuttuğunu düşünüyorum.
Bu halkalarda nelere dikkat ediyorsunuz? İlâhi seçkilerinizi nereden yapıyorsunuz?
Benim buradaki ilk şartım önce ahlâk. “Çok güzel sesli, çok kabiliyetli, müziğe yatkın olsun.” gibi bir şartım yok. Önce edepli olma, bir cemiyette nasıl oturup kalkacağını bilme şartıyla başlıyor. Halkamıza dahil olmak isteyen değişik arkadaşlarla hemen yollarımızı ayırmışızdır çünkü bir kişinin herkesi bozma ihtimali var. Buna müsaade etmemek adına bu şekilde davranıyoruz.
Repertuvarı bazen gündeme göre hazırlarız. Bazen gönlümüze düşer, deriz ki “Saadettin Kaynak’ın eserlerini geçelim.”, “Haydi bu ay irfan türkülerini geçelim.” veya “Bu ay Ramazan ilâhilerini geçelim.” yahut “Bu ay sırf mevlit çalışalım.” Günlük, aylık veya dönem programları yaparız ve kendimize ona göre bir yol çizeriz.
Videolardan gördüğüm kadarıyla bayağı da kalabalık bir halka.
Evet, biraz. Allah eksikliğini göstermesin. Tam planlayamadık maalesef; yerimiz biraz dar. Sultanahmet Camii’nin alt tarafında toplanıyoruz. WhatsApp grubumuzda şu ânki halkamız, altmış sekiz kişi var. Gelmeyen oluyor tabii ama elli kişinin altına da düşmüyor. Yer dar olunca biraz sıkışık geçiyor ama memnunuz; iştiyak güzel. Arkadaşlar geliyor, “Hocam Allah razı olsun, deşarj olduk.” diyorlar; neşeleniyorlar.
Tasavvuftan aldığımız şey de, irticalen yapıldığı için o ândaki duygulanım ve his hâli değil mi?
Manevi olarak insan kendini boşaltıyor. O duygulara hitap eden bir şey yakaladığında, onu cebine koyup öyle gidiyor. “Hocam biz bu haftaki enerjimizi aldık, gidiyoruz.” diyen çok arkadaşımız var.
Halkada bir çalışma metodunuz var mı?
Gerginlik olmaz, kırıcılık olmaz; buna çok dikkat ederiz. Dersimize Kur’an-ı Kerim’le başlarız, dersimiz bitince bir arkadaşımız dua yapar. Bu hususlar gelişsin diye böyle bir çalışma metodumuz var.
Meselâ her dönemin başında şunu söylerim: “Meşhur olmak için gelen varsa yanlış yere geldi. Para kazanmak için gelen varsa o da yanlış yere geldi. Burada para harcarsın, para kazanmazsın.”

Siz daha çok İstanbul tavrını mı tercih ediyorsunuz?
Ondan hiç taviz vermedik Allah’a şükür. Arap tavrı veya tarzını kabul ederiz, başımızın üstünde yeri var. Zaten iki okuma tarzı rağbet görüyor: Bir Arap tavrı, bir de bağırmanın çok yaygınlaştığı bir dönem yaşıyoruz. Bu da popüler kültürün bizi etkilemesinden kaynaklanıyor. Çok bağıran öne geçiyor. Daha doğrusu buna Arap tavrı değil de arabesk de diyebiliriz. Arap tavrının kötü bir taklidi. İnsanlar “Bu hocayı takip edelim, Arap gibi okuyor.” diyor. Böyle bir revaçta olma durumu var. Ben hep şunu düşündüm: Medine’nin ezanını çok severim ama onu Medine’de dinlemek isterim. Sultanahmet, Ayasofya minareleri Arap tavrı okuyalım diye yapılmadı. Burada öyle bir mimari de yok; ne bir hat, ne bir sanat da.
Bir de bazen ne tam o tavır ne de diğeri yapılıyor; ortaya karışık bir şey çıkıyor ve artık onu dinlemek istemiyorsunuz.
O popülerlik arzusu “Haydi şurada bir Arap tavrı yapayım.”a yönlendiriyor.
Geleneksel tavır anlamında hocalarınız kimlerdi?
Meselâ İlhan Hoca, Allah uzun ömürler versin, yaşı 90’a yaklaştı ama tanıdığım zamandan bugüne kadar okuyuşundan hiç taviz vermemiş, çizgisini bozmamış bir hocaefendidir. Biz de ondan gördüğümüzü uygulamaya çalışıyoruz.
Hayatta da öyle olmak gerekir; istikrarlı olmak lâzım. İnişli-çıkışlı bir hayat tarzı değil, istikrar olmalı. Okuyuşumuzda da hep çok fazla tribünlere oynamadan mutedil olmaya çalışmalıyız. Önemli olan kalıcı olmak. Bir popülerlik süresi tayin ederler, üç veya beş yıl. Meselâ bir pop sanatçısı iki üç yıl revaçta kalmış sonra bakarsınız inmiş. Biz şöyle yapalım: Az olsun ama sürekli olsun. Orta yolda ve istikrarlı olalım. Bize soranlar olursa söyleyelim, işimizi düzgün yapalım. İçimizden popüler bir arkadaş çıkarsa onu destekleyelim ama yoldan çıkmaması kaydıyla. Çünkü şöhret malûm.
Peygamber Efendimiz’in “Şöhret afettir.” diye bir hadis-i şerifi de var.
Ona dikkat edelim. Bunlar gelip geçici, kalıcı olansa kalitedir. Bu işin sonu yok. Kimler gelip geçmedi ki. Hafız Samiler, İsmail Biçerler, Yusuf Gebzeliler, Alaaddin Yavaşçalar… Her sahanın kendine göre pirleri geldi geçti. Bir şey yaparken ilk siz yapmıyorsunuz. Onların hepsi yapıldı ve okundu. Okunmayan bir şey kalmadı. Dede Efendiler geçti, Zekâi Dedeler geçti, Hafız Burhanlar geçti. Her birinin bir devri vardı. Önemli olan kalıcı olmak ve hoş bir sada bırakabilmek.
Okurken sizi en çok etkileyen bir makam var mı?
Ana makamlar boşuna ana makam olmamışlar: Hicaz, Uşşak, Hüzzam. Özellikle Uşşak, Hicaz ve Hüzzam favorilerim çünkü teknik olarak genişlemeye de müsait olduklarından, farklı geçkilere yol verdiğinden bu üçünü özellikle daha keyifli okurum.
En çok kaside okumayı mı, ilâhi okumayı mı yoksa ezan okumayı mı seviyorsunuz? Neyle uğraşırken kendinizi daha iyi hissediyorsunuz?
Benim bir özelliğim var, -kendimi methetmek için söylemiyorum bunu- her formu bihakkın icra ettiğimi düşünürüm. Çok iyiyim demiyorum ama yanlış icra değil, kendi kapasitem ölçüsünde kaside de okurum, Kur’an-ı Kerim de okurum, ezan da okurum. Çok iddialı değilim; Yusuf Gebzeli gibi, İsmail Biçer gibi iddialarım yoktur. Ama Allah’ın bana verdiği ses kapasitesi ölçüsünde hepsini doğru okumaya gayret ederim ve okurken de hepsinden keyif alırım.
Önceliğiniz letafet değil ama doğru okumak sanırım.
Bir de samimi okuduğunuzda insanı etkiliyor. Gönülden okuduğunuzda insanlar “Burada tiz nevayı vuramadı, kötü okudu.” gibi bir şey düşünmüyor. Birini dinlerken beni etkileyen taraf da orası: samimi okuması. Bazen bakıyorsunuz, adam dört notayla türkü okuyor ama seni öyle bir yerinden yakalıyor ki.
Bazen hiç müzik bile olmasa sadece o kişinin nidası yetiyor.
Bir “Ah!” dese yetiyor.
Sesinizi korumak için veya geliştirmek için neler yapıyorsunuz?
Sesini çok fazla kullanan biri olduğum için sesimi korumaya çalışırım. Soğuk, dondurma gibi şeylerden kaçınır, sesime ne iyi geliyorsa onu yapmaya çalışırım. Soğuk içmemeye gayret ederim. Ama Ayasofya’da görev yapıyorsunuz. Ne kadar dikkat edebilirsiniz? Meselâ sabah gelirken bir rüzgâr aldım ve başım ağrıyor. Derslere gidiyorum, sabahtan beri sürekli konuşup okuyorum ve sonra buraya geldiğimde sesimin yorgunluğunu hissediyorum. Aslında sırf işim bu olsa daha verimli olabileceğimi düşünüyorum ama vakıf yöneticiliği gibi başka işlerim de var ve onlarda da koşturmak gerekiyor. Olduğu kadar dikkat edebiliyorsunuz. Yine bugün sabah namazına kalktım ve sonra öğlene kadar istirahat etmem gerekirdi ama uyuyamadım. Uyuyamayınca da sesimi yorgun hissediyorum. Yorgunluğun da en büyük ilâcı uykudur aslında.

Hiç şan çalıştınız mı?
Çok çalışmadım. Bu konuda zaten bir tartışma da var. Ben de bu konuda bir eğitime ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Doğru nefes almayı öğrenmek gerekiyor tabii. Aslında doğru nefes alıp ağzınızı, çenenizi, burnunuzu, genzinizi doğru kullandığınızda zaten Kur’an-ı Kerim’de bunların hepsi var. Tüm ses organları çalışıyor: geniz, gırtlak, boğaz, göğüs, diyafram… Kur’an okurken hepsini hareket ettiriyorsunuz. Ağzınızı düzgün açıp nefesinizi iyi alırsanız, sesinizi de iyi muhafaza ederseniz yeterli.
Bazı arkadaşlar nefes almadan okur, nefesini alıp başlaması gerekirken doğrudan okumaya geçer ve sonra nefessiz kalıp sıkıntı yaşar. Onun için nefes çok önemli. Ben eskilerden de hatırlıyorum, müezzinler minareye çıkmadan buna benzer tekniklerle seslerini ısıtırlardı.
Biz müezzinler veya imamlar sahnede neyle boy gösteriyoruz? Sesimizle. Peki bununla alâkalı bir çalışma yapıyor muyuz? Yok. Bu bir futbolcunun herhangi bir idman yapmadan sahaya çıkması gibi bir şey. Yahut bir konuşmacının hazırlık yapmadan sahneye çıkmasına benziyor. Eğer sahneye okuyucu iddiasıyla çıkıyorsanız veya öyle bir iddianız olmasa bile, görevli olarak ezan okuyacaksanız hiç değilse hakkını vererek okumalısınız. Ezanı bitirip ‘lâ ilâhe illallah’ dediğinizde alnınızın terini sileceksiniz, emek verdiğiniz belli olacak.
Ailenizde musikiyle ilgilenen başka kimse var mıydı? Kardeşleriniz veya çocuklarınız?
Hayır. Ailemizde musikiyle ilgilenen yoktu.
Daha çok imamlık veya müezzinlik üzerine bir yöneliş vardı sanırım. Babanız vesilesiyle Amasya’da birçok imam ve müezzin yetişmiş.
Şöyle bir şey var: Babamlar 1951-1954 yıllarında üç arkadaş talebe olmak için İstanbul’a gelmişler; olmuşlar da. O yıllarda İstanbul’a hangi sektöre gelirseniz, sizden sonra gelenler de sizin yanınızda çırak olarak o işi yaparmış. Kimisi pastaneye girmiş, sonra gelen akrabaları da o işe girmiş; biri parkeci olmuş, sonra yeğenlerini getirip onları da parkeci yapmış. Bizimkiler de yanlarına gelenleri hep imam olarak yetiştirmişler. Bizim köyden, Taşova’da Mercimekköy’den 200’e yakın imam, müezzin çıkmış; birçoğu şimdi emekli. Şu ânki nesilde o kadar olduğunu zannetmiyorum ama o ilk gelenlerden sonraki nesilde ciddi bir imam patlaması olmuş.
İlâhiyatta dini musiki alanında yüksek lisans yaptınız. Niçin akademide, doktorada devam etmeyi tercih etmediniz de müezzinlikte kaldınız?
Buna kaderin cilvesi diyebilirim. Geldiğim bu yer, babamın duasıdır. Babam “Oğlum, camiye müezzin ol, ben senden başka bir şey istemiyorum.” derdi. Önce İlâhiyata başladığımda İlâhiyat Camii’nin imamı olarak başladım. O arada yüksek lisans çalışmalarım da devam etti. Hatta bir ara devlet korolarıyla alâkalı bir gelişme oldu, neredeyse de giriyordum ama kaderin cilvesi, tam o sırada Sultanahmet Camii görevi geldi. Bu, hayatımın dönüm noktalarından biridir. Tam bakanlık korosuna geçme eğilimindeyken Sultanahmet Camii görevi çıkınca “Bu işi artık zorlanmaya gerek yok, diğer tarafa doğru bir işaret var.” dedim. Şu ânda Ayasofya Camii’ndeki müezzinliğimi de babamın duası olarak yorumluyorum.
Müezzinlik görevini diğer mesleklerden aşağı, düşük bir şey olarak hiç görmedim. Hatta talebelerim bana bir şey hatırlattı: Yıllar önce Beşir Ağa Camii’ndeyken veya Sultanahmet Camii’ndeyken herkese hedefini sorardım: “10 sene sonra hedefin nedir?” diye. Bir talebem “Hocam, siz bize sorunca biz de size aynı soruyu sormuştuk.” dedi. Ben de “Ayasofya Camii’ne müezzin olmak.” demişim. Ben bunu hatırlamıyordum, o hatırlattı. “Hocam, sizin hedefiniz gerçekleşti.” dedi. Ben de “Elhamdülillah.” dedim.
Bu bir hedef meselesidir. Martin Luther King’in bir sözündeki gibi[1] “Sokak süpüren insan, ‘Bu sokağı en iyi ben süpürürüm.’ iddiasında ve hedefinde olmalı. Ben müezzinlik yapıyorsam, müezzinliği en iyi yerde yapmak benim için bir hedef olmalı. Buradan başka yere, oradan başka yere sıçramak anlamında bir hedef değil bu; bu bir doyum meselesidir. Tabii bu doyum belli bir noktaya ulaştığında bakarsınız şunu diyebilirim: “Burada misyonumu tamamladım. Artık başka bir alana hizmet etmeliyim.” Öyle bir inanç olursa o yöne gidersiniz.
Burada olmanın güzellikleri kadar zorlukları da vardır sanırım.
Zorluk olarak değil, mesuliyet olarak düşünüyorum. Meselâ burada ezan okuduğumuzda, dışarıda meydandaki insanlar, isteyen istemeyen, seven sevmeyen, hepsi dinliyor. Hatta yerine göre kaydedip sosyal mecrasında paylaşıyor. O yüzden bunları zorluktan da öte bir mesuliyet, işimi düzgün yapma anlamında bir motivasyon olarak görüyorum. Bunun stresini de hep yaşarım; her ezan okuyuşumda ilk defa okuyormuş heyecanını duyarım. Ezan okurken elim ayağım titrer. Bu heyecanı yaşarım. İşimi iyi yapmak beni motive ediyor.
Musiki sizin için ne ifade ediyor? İcra ederken, ders verirken veya en genel anlamıyla soruyorum.
Müzik bir hedef midir, yoksa bir araç mıdır? Bu tartışılan bir konu. Eğer musikiden ekmek yiyorsanız, bu sizin için bir hedeftir. Ama musikiyi bir şeyin kullanımında bir vasıta olarak düşünüyorsanız vasıtadır. Bizim buradaki amacımız, ezanı güzel okuma gayemiz, insanları Allah’ın dinine ve ibadetine yakınlaştırmak için onların ruhlarına güzel duygular aktarabilmek. Bir ilâhi okurken amacımız para kazanmak veya meşhur olmak değil, insanların gönlüne dokunabilmek. Bir kayıt okumuşuz, bir ilâhi okumuşuz; insanlar arıyor: “Hocam şöyle bir hâle girdim, böyle oldu vs.” diye. İşte bizi mutlu eden şey bu. O zaman biliyorsunuz ki yaptığınız iş doğru ve amacına ulaşmış.
Bu işi yapmak isteyen yeni nesle ne önerirsiniz? İnternette bu tarz yönelimler o kadar çok ki. Tashih-i huruf dersleri, çevrimiçi dini musiki dersleri, Telegram grupları…
Bu genel ahlâk sorunumuz. Daha işin alfabesindeyken bir bakıyorsunuz kişi ‘üstat’ konumuna gelmiş. Bir ezan okuyor, dünyanın takipçisini topluyor; şu kadar izlenme, bu kadar ilgi. Bir ânda meşhur oluyor ve ‘üstat’ oluyor. Ondan sonra söyledikleri bir değer kazanıyor. “Kaç kişi seni dinledi, takipçi sayın kaça ulaştı?” diye soruluyor. Bakıyorsunuz, Ahmet Özhan bir eser okumuş, izlenme sayısı sadece 355. Öbür tarafta bir kardeşimiz bir ilâhi maktaı okumuş, iki milyon küsur izlenmiş.
Gençler de bir şekilde oraya yöneliyor. Peki bu konuda gençlere tavsiyeniz nedir?
Gençlere “Bu reyting işini bırakın, kendinize bakın.” desem, bir geçerliliği yok ve havada bir lâf olur. Gerçekçi olmak lâzım. Karşı taraftaki genç “Ben hocamın dediğini yapayım, bu bana yeter; ben işin aslını öğreneyim ve klasiği bozmadan devam edeyim.” diye düşünüyorsa, ona söylediğimiz şey etki eder ama yanınıza niye geldiği de belli oluyor. Meselâ bugün bir arkadaş geldi ve “Hocam, ben ezan okumak istiyorum.” dedi. “Önce müezzinlik yap.” dedim. İyi ki de öyle demişiz. Baktık, o kumaş yok. Tabii gençlerde bir özgüven patlaması da var. Ben bu hâlimle Ayasofya’da ezan okumaya içtinap ederken bir genç geliyor, “Hocam, Ayasofya’da ezan okuyabilir miyim?” diyor. Niye? Kendini kameraya çekecek, sosyal mecraya atacak. Sonra da gittiği yerde otorite olacak.
Bu, söylemekle olacak bir şey de değil; hâlimizle kâlimiz birbirine uygun şekilde yaşarsak uyanlar da bu yolu tercih edecektir.

İnsan gerçekten isterse Allah bir şekilde insanı istediği yola yönlendiriyor aslında. İstediği şey ezan okumaksa, dini musikiyse veya her neyse… Sizin de durumunuz biraz öyle değil mi? Yüreğinizdeki o musiki meyli ilkokuldan beri varmış ve Allah sizi bir şekilde bu yola yöneltmiş.
Bunu samimi olarak söylüyorum, benim donanımımda, benden çok daha iyi arkadaşlarım vardı. Bugün Ayasofya Camii’ni Allah bana nasip etti. Ben buradaki durumu şöyle görüyorum: Bu sadece kabiliyetimden değil, biraz da niyetimden kaynaklı. Allah niyetime göre bana bu nimeti bahşetti, bu nimeti lütfetti. Bunu O’nun lütfu ve ikramı olarak görüyorum, “Bileğimin hakkıyla geldim.” şeklinde değil. Tamamen niyetimin samimiyetine istinaden buraya geldiğimi düşünüyorum. Şu ânda sahip olduğum nimetlerin hepsini, dini musikideki, Kur’an tilâvetindeki samimiyetle yaptığımız faaliyetlere bağlıyorum. Allah bize her şeyi nasip etti. Yurtdışındaki programlara davetler, TV programları… Hep bu alanda yaptığımız samimi, ihlaslı çalışmalar sayesinde. İnşallah o niyetimizi de bozmayız.
Meşhur olma kaygısı dışında dini musikide yaşadığınız başka sıkıntılar var mı? Bu alandaki sorunlar neler?
Bizim dini musikimizde iki temel sorun var: biri literatür sorunu, diğeri otorite sorunu. Literatür sorunundan kastım şu: Meselâ “Öğle ezanı hangi makamda okunur?” Kayıtlara baktığınızda kimisi ‘Uşşak’ okunur, kimisi ‘Hicaz’ okunur, kimisi ‘Rast’ okunur diyor, yani her makam söyleniyor. İşte bu, dini musiki sahasında bir literatür sorunumuz olduğunu gösteriyor.
Bir de Osmanlı’dan gelen geleneğimizdeki bu musikiyi icra edenler hakkında çok net bilgilerimiz yok; varsa da sathi bilgiler… Meselâ “İsmail Dede Efendi sarayda müezzinlik yaparken şu makamda kamet getirirdi, kametin namelerini şöyle yapardı.” gibi bir kayda rastlamıyoruz. Çok geriye de gidemiyoruz. En fazla 40’lı, 50’li yıllara kadar inebiliyoruz.
İkincisi de otorite sorunu. “Kimin dediğine göre yapacağız?” meselesi. “Bu şöyle okunur, mevlit böyle okunur.” Bu konuda bir otorite sıkıntısı var. Bir de camiamızın birbirini pek kabul etmeme gibi bir durumu da sözkonusu: “O öyle okuyorsa ben böyle yapayım.” şeklinde bir tezat da yaşadığımız sorunlardan. Benim bu sahada gördüğüm en büyük iki sorun bunlar: literatür ve otorite.
Bu sorunlara dair neler yapılabilir sizce?
Geçmişle alâkalı olan kısmı için bir şey yapılamaz çünkü geçmişe dair bir sorun. Ama şu ânda bir şeyler yapılabilir. En azından literatürü biraraya getirebiliriz. Bizim bu konuyla ilgili projelerimiz de var. Gidebildiğimiz yere kadar eskiye gidip ezan kayıtları, mevlit okuyuş kayıtları, kasideler, gazeller, tesbihatlar -elimizde ne varsa- hepsinin kaydı tutularak iyileştirilip ses dosyaları oluşturduğumuz bir veri tabanı meselâ.
Bir ilâhiyi kimler okumuş diye merak edip baktığınızda ses dosyası şeklinde karşınıza çıkıyor. Meselâ “Gönül Hun Oldu Şevkinden” kasidesini kimler okumuş diye girip bakabilirsiniz. Yanlışların değil, doğru okuyuşların eklendiği bir yer tabii burası.
Notalarda ve ilâhilerde de benzer sorunlar var.
Nota işi biraz daha farklı tabii, biz icra ve okuyuşlarla ilgili bir çalışma düşünüyoruz.
Okuma dışında neler dinlersiniz?
Biraralar virt gibi Bekir Sıtkı Sezgin, Alaaddin Yavaşça dozajlarım vardı. İkisini çok beğenirim. Selahattin Pınar, Saadettin Kaynak bestelerini severim. Onları ezandaki nağmelere monte etmeye çalışırım. Şarkı gibi okumam tabii ama şarkıda geçen bir nağmeyi ezanda veya kasidede uygulamaya çalışırım. Boş kaldığımda oturduğum zaman günlük bu tarz dinlemeler yaparım.
Ezan okurken mi, yoksa bir konserde okurken mi kendinizi manevi tarafa daha yakın hissedersiniz?
Meselâ şu konuşmamızda dört tane kamera olsaydı, aynı doğallığı yakalayamazdık. Kamera işin içine girince nefis de işin içine giriyor. Konserde de aynı şey oluyor. Ama camide o his oluşmuyor; daha çok manevi havayı yakalayabiliyorsunuz. Konserde bunu yakaladığımız söylenemez.
Meselâ İsmail Biçer’in namaz sonunda okuduğu mihrabiye ile televizyonda okuduğu arasında birkaç fersah fark vardır. Mihrabın etkisi başkadır.
Benim soracaklarım bu kadar. Sizin eklemek istediğiniz, eksik kaldığını düşündüğünüz bir şey var mı?
Şunu söylemek isterim: Dini musiki formlarının hepsinin ihyaya ve geliştirilmeye ihtiyacı var. Meselâ bizim dört-beş Cuma’dır bir arkadaşla yaptığımız bir tardiye uygulaması var. Osmanlı yapmış bunu. Her camide olmaz ama Ayasofya bu işin merkezi olduğu için burada kaybolan veya unutulmaya yüz tutmuş bütün formların ihya edilmesi anlamında değerli buluyorum.
Tardiye niçin yapılırmış?
Şöyle: Camilerde Hülefa-yı Raşidin Efendilerimiz’in isimleri zikredildiğinde ‘radıyallahu anh’ demekle vazifeli bir müezzin veya birkaç kişi bulunurmuş. Sadece bu görevi yaptığı, yani ‘radıyallahu anh’ dediği için kendisine vakfiyeden yevmiye verilirmiş. Tek vazifesi buymuş. O da müezzin mahfilinde oturuyor, meselâ hocaefendi ‘Ebu Bekir es-Sıddik’ dediğinde ‘radıyallahu anh’ diyor.
Hatta biz bunu ilk yaptığımızda güvenlikçilerden biri beni aradı. “Hocam, araya bir ses mi karıştı? Dışarıdan sesler geldi.” dedi. “Yok,” dedim, “böyle böyle bir uygulama bu.” Yani cemaati de buna alıştırmak lâzım.
Yani kitaplarda kalmış formları yeniden gün yüzüne çıkarmak gibi.
Kitaplarda yazılı olan, unutulmuş formların tekrar ihya edilmesi gerekiyor. Temcid okumaları gibi.
Cumhur okuması çok yaygınlaştı son zamanlarda.
İşte eğer öyle bir şey varsa, onu iyi şekilde tespit etmek lâzım. Bu da literatürü iyi tarayarak, üstatların ve otoritelerin bu konudaki söylediklerine bakarak olur. Yani tek bir kişinin söylemesiyle olacak bir şey değil. Yeni bir şey oluşturuyorsanız ona bir şey diyemem ama eskiden öyle bir uygulama varsa mı bilmiyorum.
Bir de bunlar icra edilirken ses ve görüntü kirliliğine dikkat etmek, insanların kulağını tırmalamamak lâzım. Ses ve mikrofon ayarlarının iyi kullanılması ve tanzim edilmesi gerekiyor. Bir de hız çağında yaşıyoruz ve insanlar çok ağdalı, yavaş yavaş veya bağıra çağıra okunan şeylere pek rağbet etmiyorlar. İbadethanelerde daha soft ve dinginlik uyandırılması gerekiyor. Bağırıp çağırmak hem dinleyeni hem okuyanı yoruyor. Bakıyorsunuz, dinlemekten yorulduğunuz insanlar var. Buna da dikkat etmek lâzım. Son söz olarak da dini musiki formlarının aslına uygun olarak meşk edilip ihya edilmesi gerekir.
Bu konuda da araştırmaların biraz daha derinleştirmemiz gerekiyor.
Doğru tahlil edilmesi lâzım. Meselâ TV’lerde yalan-yanlış mevlit okumalarıyla karşılaşıyoruz. Sesle ilgili kayıplar olabilir ama güfteleri yanlış okuma gibi bir lüksümüz yok. Kaside okuyan adam yanlış okuyor meselâ. Ali Ulvi Kurucu öyle yazmamış, Yaman Dede öyle yazmamış ki. “Selâmımı arz eyle Rasülü’s-sekaleyne” diyor ama doğrusu “Tazimimi arz eyle resulü’s-sakaleyne” meselâ.
Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Ben teşekkür ederim. Çok sağolun.
Ayşe Yılmaz
[1] “Eğer sizden sokakları süpürmeniz istenirse; Michelangelo’nun resim yaptığı, Beethoven’ın beste yaptığı veya Shakespeare’in şiir yazdığı gibi süpürün. O kadar güzel süpürün ki, gökteki ve yerdeki herkes durup ‘Burada dünyanın en iyi çöpçüsü yaşıyormuş’ desin.”
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.




