Salgın nedeniyle evlere kapandı kimimiz, birçoğumuzun böyle bir şansı yok, her zamanki gibi metroyla, minibüslerle işine gidip gelmeye zorunlu geniş bir nüfus var. Aileyle birlikte eve kapanabilmek bir şans, gelgelelim çoğumuz her yaşta aile ferdinin hep birlikte günler geceler geçirebileceği evlerde yaşamıyoruz. Bu kısıtlı mekânlar şimdi bir de hem kadına hem erkeğe ofis, çocuklara okul, kreş oldu. İhtiyarların bu uğultulu ortama ayak uydurması hiç kolay değil.

Dar evlere ferahlama sağlayacak pencerelerden biri şüphesiz sinema. Son yirmi yılda yavaş yavaş salonlardan çekilse de salgınla birlikte yeni bir sıçrama yaşıyor Yedinci Sanat. Bir başımıza, hiç olmadığı kadar film izler olduk. İşte şu yönetmenin yeni filmini, herhangi bir klasiği, TRT 2 filmlerini veya uzamda genişleme hissi oluşturacak bir belgeseli tavsiye ediyoruz. Ailece seyredebileceğimiz filmleri araştırıyoruz.

Godard 70’lerin başlarında modern dünyadan uzaklaşıp da Grenoble isimli küçük şehre yerleştiğinde, “eşsiz bir politik filmin sadece kendi ailesine gösterebileceği bir film olduğu” inancıyla odaklanmıştı yeni video çalışmalarına. İnsanın sadece kendi ailesine gösterebileceği eşsiz bir politik film hangi nitelikleri gerektirir acaba? Bu sorunun cevabını yönetmenin 1979’da ticari sinemaya geri dönmeden önceki filmlerinde bulabiliriz belki. Bu filmlerden ilki olan Burada ve Her Yerde (1974), Fransa’yla Filistin’i ve çeşitli yerlerde yapılıp da yenilgiye uğramış devrimleri bir araya getiriyor.

Yönelimini şöyle açtı Godard daha sonra: Politik filmler yapmıyor, filmleri politik olarak yapıyordu. Bunun sade anlatımı ideolojik propaganda filmlerine mesafe koymaktı belki de… Öyle şeyler yapalım ki utanma sebebi olmasın… Öyle şeyler yapmışızdır ki ancak ailemizden af dileyebiliriz. Ve elbette eşsiz bir politik film yalansız olmak zorunda, kendimizi kandırsak bile bütün bir aileyi kandıramayız.   

Çok geniş bir yapı aile, içine sığmayacak pek az tema bulunur kanımca. “Aile çöküyor” diye bir iddia hep var, her zaman vardı, geçmişin uzaklığı ölçüsünde yüceltilmesine dayalı bir nostaljiden besleniyor bu iddia çoğu zaman. Aile muhtemelen daha sağlam ve adil olmak için yeni bir denge arayışı içinde, zorlu sorular ortaya koyan bir çağdan geçiyor.  

“Aile” için İnisiyatif Almak

Alemlere Rahmet 6. Uluslararası Kısa Film Yarışması’nın bu yılki teması, 2020’nin “Aile Yılı” olmasından hareketle “Aile” olarak belirlenmişti. Yarışmayı düzenleyen Siyer Vakfı, toplumsal sorunlar konusunda ne nostaljiyle yorum yapıyor ne de çeşitli kesimleri sorumlu tutarak kenara çekiliyor, bunun yerine çeşitli projeler üretiyor. Genç sinemacılara öğrenme alanı açıyor Hassan b. Sabit Sinema Akademisi’yle de. Kısa Film Yarışması’nın gelecek yıl uluslararası bir festivale dönüşeceğini de öğrendik ödül töreni sırasında. 

Beş yıl aradan sonra Alemlere Rahmet Uluslararası Kısa Film Yarışması’nın Ulusal Eserler Bölümü Jürisi’nde yer aldım. Tema aile olduğu için arkadaşlar benim jüri başkanlığını uygun bulmuşlardı, eksik olmasınlar. Ancak elbette, sağlam, sıcak bir ailenin tek kurucusu kadın olamaz. Gelecek yıllarda kısa ve uzun metraj alanında pek çok kadın yönetmenle karşılaşacağız bu platformlarda, bunu Kısa Film Yarışması’nın Danışma Kurulu Üyesi, Yönetmen Yeşim Tonbaz’la da konuştuk, filmleri değerlendirdiğimiz toplantıda.

149 kurmaca, 51 senaryo, 32 belgesel, 5 animasyon Ayşe Şener’in başkanlığında Bekir Bülbül, Emre Karapınar, Fatih Özcan, Mesut Çınar, Recep Çavdar ve Sinan Aşık’ın yer aldığı Üst Jüri tarafından incelendi ve bir kısmı bize ulaştı. Kıymetli jüri arkadaşlarım Hasan Aycın, Murat Pay, Faruk Güven, Ensar Altay, İsmail Hakkı ve Güven Adıgüzel’le bir yılı bulan heyecan dolu bir süreçte, birlikte ilerledik. Süreç akıp giderken Yarışma Koordinatörü Cemil Nazlı, Danışma Kurulu üyeleri Yeşim Tombaz ve Abdülbaki Başer hep yanımızdaydı. Birbirinden güzel filmler izledik, senaryolar okuduk. Kısa öykü yazmak gibi kısa film yapmanın da büyük maharet gerektirdiğini düşünürüm, herhangi bir kısa filmi izlerken. Pek çok nitelik ve etkiyi kısa bir süreye sığdırmayı bir sanatçı veya yazar ancak fazlalıkları fark edip atma becerisiyle başarabilir. 

Jürimiz Ulusal Kurmaca Kategorisinde En iyi Kurmaca Kısa Film olarak Kasım Ördek’in Yağmur Olup Şehre Düşüyorum isimli filmini seçti. Diyarbakırlı bir babanın, kendisinin Alzheimer hastalığına yakalandığını fark etmeksizin, ağır hasta kızını biraz olsun mutlu etmek için gururu pahasına bir çare arayışına düşmesi, hiç yapmacığa düşmeden işlenmişti filmde. Diyarbakırlı baba kızıyla işte bu şekilde yakınlaşamaz mı? Genellemeler yanıltıcıdır. Ağır bir dramı kısa bir filmde izleyiciyi içine çekecek bir dille anlatmak büyük başarı. 

Burak Oğuz Saguner’in Tuhaf Bir Mevsim’i, salgının ailelerde oluşturduğu yabancılaşmayı konu alıyordu. Film görüntü itibarıyla bir hayli başarılı, oyunculuklar da çok iyi ancak anlatılanlar aslında salgın dışında da fark edilecek olgulardı. Kadının kocasının virüsten korunmak için giydiği giysiye yönelik tepkisi abartılıydı. Ancak kendini izlettiren bir filmdi. Ödül töreninden sonra konuşma fırsatı bulduğum Saguner, sinema alanında kendini iyi yetiştirmiş, idealleri olan bir yönetmen. Bu arada filmin başarılı oyuncuları Günizi Oğuz ve Engin Oğuz’un, Saguner’in anne ve babası olduklarını öğrendim. 

Yiğit Ege Yazar’ın Esinti’si emek verilmiş bir yapım ancak senaryodaki problemler oyunculuklara da yansımıştı kanımca. Prodüksiyon kaliteli, ancak karakterler inandırıcı gelmiyor ve bu da içeriğe yansıyor. Dram erkeğin bakışıyla anlatılıyor, kadın onca zor bir süreçte duygularını yansıtmayan biri olarak resmediliyor veya yansıtamıyor, beri taraftan erkek tarafından ezildiği veya “el âlem ne der” düşüncesiyle baskı altında olduğu izlenimini de edinemiyoruz. Teyp, babanın kızlarının dış dünyayla ilişkisini kontrol altında tutmasının bir metaforuydu sanki; Yağmur Olmuş Şehre Yağıyorum’da da benzeri bir şekilde karşımıza çıkmıştı bu metafor.

Abdullah Şahin’in Hemnefes’ini konu açısından dağınık buldum. Seyirciyi akışa çekemiyor, kanımca duygusal etkisi silik. Görsellerle desteklense ve oyunculuklar iyi olsa da ilgimizi veremiyoruz kurguya. Bir film her şeyden önce senaryo demek. 

Nurbanu Atalay’ın Paylaşılan Yalnızlık’ı peri masalı tadında, sürükleyici. Yeşilçam temleriyle çekiyor kendine. Geniş aileden kopan yaşlıların yalnızlığını anlatırken hayat neşesini korumada paylaşmanın önemini düşündürüyor.

Taha Ovacı’nın Ulusal Bölüm En İyi Belgesel ödülü kazanan Yeni Baştan’ı bir hayli ufuk açıcı bir yapım, bağlantı noktaları zayıf olsa da ilgiyle izlettiriyor. Medyada sıklıkla mülteci erkeklerle ilgili olumsuzluk içeren haberler yer alıyor. Savaşın dağıttığı ve çoğu zaman çocuklarıyla birlikte yalnız bıraktığı, şehir içinde pek görünmeyen mülteci kadınların çeşitli mekânlarda haysiyetli bir hayat sürdürme mücadelesini klişelere düşmeden işlemiş Ovacı. 

Dereceye Giremeyen Başarılar

Sadece birincilerin ödüllendirildiği bir yarışmaydı, geride pek çok iyi film kaldı. Mehmet Aslan’ın yönettiği Annemin Adası bunlardan biri. Bir taraftan insanın insana muhtaçlığını, ilişkilerle var olduğunu bunun mahrumiyetinde yansıtırken diğer taraftan ocağı tüttüren evlat olarak kız evladın fedakârlığının hikayesine dikkat çekiyor Annemin Adası. Bu filme, “Issız bir köşede yaşama savaşı veren insanlarla ilgili pek çok film yapılıyor artık, konu sıradanlaştı.” şeklinde yorum getirenler olabilir. Bana göre bir film, benzeri pek çok film yapıldığı için değer kaybetmez. Bu tespitim göçerlerin hayatındaki değişmelerin farklı dönemlerin kıyaslamalarıyla işlendiği Şenol Çöm imzalı Ömürlük Göç için de geçerli

Hasan Kalender’in yönettiği Bir Hayat Hikayesi belgeseli üzerine konuşmadan da bu bahis tamamlanmış sayılmaz. Down sendromlu bir evladın annesine sahip çıkması, ana oğulun birbirlerinde bulduğu yaşama gücü, çok başarılı bir çekimle olmasa da etkileyici bir içerikle seyircide bir karşılık buluyor. 

David Aguacheiro ve Tina Krüger’in ortak belgeseli The Pregnancy is Ours (Hamilelik Bizimki) ve Demet Derelioğlu Aran’ın Lunchbox (Sefer Tası) adlı kurmacası, izlediğim için şanslı olduğumu düşündüren filmler.

Politik Film Üçüncü Sinema’nın Diyalektiği kitabının yazarı Mike Wayne’e göre “Tüm filmler politiktir, ancak her film aynı tarzda politik değildir.” Öyle ya, “kişisel olan zaten politiktir” şiarını da gündeme yerleştirmişti 60’ların ikinci yarısı. İktidar mücadelesi ve hegemonyaya bağlı ezilmeler sadece siyasal iktidarların nüfuz alanlarında yaşanmıyor. Aile bir kapalı kutudur sıklıkla, ancak mesela şiddet de mahrem bir konu olmamalıdır. Politika özel alanın bittiği yerde başlamıyor muydu peki? “Ne Yapmalı?” sorusu, politik bir sorudur. Bunun yanı sıra, ihlalleri görmezden gelme pahasına mümkün bir politika nereye kadar savunulabilir? Bir çıkış olmalı, bir yol bulunmalı… Kameranın alışılmamış, ezberleri bozan cesareti bir yoldur. Başat politik kavrayışların parçalanırken infilak ettiği yıllarda Godard farklı bir arayışla modern şehirlere sırt çevirdi ve sadece kendi ailesine gösterebileceği türde bir filmin peşine düştü. Politika kavrayışını değiştirecek mahiyette bir eğitim ancak ailede başlar; bunu mu demek istedi?

İçtenlik olmadığında ne aile güllük gülistanlık olur ne de bir film benliğimizde olumlu anlamda değiştirecek izler bırakır. Aile soyut bir paket değil, kendi toplumsal hâlimizin özeti. Hayata değer katarsanız söz hakkınız olur, sözünüz inandırıcı gelir. 


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Arkadaşlarınızla paylaşın