Bazı şeyler eski zamanlarda daha mı güzeldi ya da kadim zamanlar güzel olduğu için mi bazı şeyler vardı? Galiba birçok şey insanın sevmesiyle vardı, mesela at. At kıymetliydi, insanın hayatı atlara bağlıydı kadim zamanlarda. İnsan hayatının atlara bağlı olmasının aslında manevi, ruhani bir yanı vardı; çünkü at kimi zaman kanatlanarak insanı mutlak varlıkla buluşturdu, kimi zaman gece ovalara salınarak çiftçinin mahsulünü koruyacak tanrıların yoldaşı oldu ve insanlara yardım edilmesini kolaylaştırdı. Tanrılarla ve insanlarla dostluğundan dolayı atın yeryüzündeki ve gökyüzündeki yeri ile insanın kalbindeki değerine paha biçilmezdi; biçilemezdi de.

On iki hayvanlı Türk takvimindeki at yılı geldiğinde savaşlar yiten atlar çok olurdu, kadim zamanlarda. Sadece savaş değil, kış da çetin geçer; o yıl doğan çocukların sert mizaçlı olacağına, yaşlıların daha fazla yitip gideceğine inanılırdı. Bu inançların hepsine örnek gösterilebilecek ama bu inançlar merkeze alınmadan güçlükle okunabilecek bir kitap Türk Atı. Zor ama keyifle okunmasının nedeni ise “O, anasının oğluydu ve babası Ateş’in kanını taşıyordu.” diye nitelenen kitabın kahramanı atın “Ateş’in oğlu Azaraks” (s. 212) olmasından kaynaklı; bir de atın insanı kendisine bağlayan gücünden, asaletinden, bakışlarından, hassasiyetinden.

Fotoğraf: Betül Sezgin

Kitabın kahramanları at Azaraks ve Seyis. Atın ruhu Seyis’in ruhuyla yoldaş; kitabın başlarında düşünceleri, yedikleri nimet, uykuları, her şeyleri ortak. Kitabın sonlarında her ne kadar Byerley ile yoldaş olsa da okuyucu, Azaraks’ı hep Seyis’le birlikte hatırlamak ve anmak ister. Çünkü dostluklarının yaşattığı hissiyat bambaşka. Kitapta Osmanlı topraklarından İngiltere’ye taşınan bir atın doğumundan ölümüne kadar tüm hayatı anlatılır. Doğumu adeta bir mucize ile başlar: Yerle gök kararır, puslu yağmur havasının rüzgârının estiği gökyüzünde kızıla çalan bir şimşek çakar. Azaraks’ın annesi ahırından kaçar. Kimsenin onu görmediği, sesini duymadığı yerde gövdesinde şimşeğe benzer bir leke bulunan oğlunu doğurur. Bu yüzden Azaraks’ın gökten ve şimşeğin ateşinden geldiği efsanesine inanılır; çünkü rüzgâr gibidir hızı, ateş gibidir sevgisi. Onun doğumundan öncesi ve sonrasında yaşananlara tanık olan Seyis, at için şu cümleleri serdeder:

Hiçbir şekilde zapt edilemez bir hayvandı; imkansız bir yaratık! Onun kişiliği, tutkuları ve ateşi vardı. Onun yüreğindeki kıpkırmızı ve ateşli kan onun kaslarını titreten, burun deliklerini açıp kapatan, kulaklarını diken ve kapkara gözlerinin içini ışıl ışıl parlatan atalarının kanıydı.” (s. 22).

Atın Ruhu

Kitapta atın fiziksel betimlemelerinin yapıldığı satırlar okunduğunda insanın gözleri önünde her yönüyle kusursuz yağız bir atın canlanmaması mümkün değil. Kitabın hikâyesinin geçtiği yıllar; savaşların at üzerinde yapıldığı, yiğitliğin at üzerinde konuştuğu, dostluğun at yüreğinde hissedildiği eski zamanlar. Seyis’in anlatıldığı satırlar okunduktan sonra insanın zihninde Keloğlan gibi bir karakterin şekillenmesi muhtemel. İki zıt fiziksel yapı, ruhlarını nasıl yoldaş eder diye sorabilir insan. Sebebi, belki atın gücünde, belki de bakıcısında saklı.

At bakıcılarının kullandığı “büyülü” tekniklerin çoğunun at psikolojisine dair derin tecrübelere dayandığı bilinir. Seyisler atları güzel kokularla istedikleri noktaya çekebilme, kötü kokularla durdurabilme tekniklerine vakıftırlar. Atların kılları parlasın diye onlara yedirdikleri özel karışımlar vardır. Kimi zaman atın kulağına fısıldadıkları büyülü sözlerle hayvanın kontrolünü ele geçirebilirler. Yani insan, atın dilinden anlayabildiği sürece ne şekilde ve hüviyette olursa olsun, onunla anlaşabilir. Önemli olan ona güvenmek ve o canlının güvenini kazanmaktır.

At, yaşamdır. İnsanoğlunun ruhudur, serveti ve dostudur. Sıcak soğuk demeden insanın yanındadır. Atın sahibi onun hızına, yüreğine güvenir ve onun bedeninin ritmini içinde hisseder, onun geniş dünyasına kendini bırakır.” (s. 251).

Atın duyduğu sesin bakıcısının dilinden dökülen değil, içinden taşan ses olduğu söylenir. Atın harekete geçmesindeki asıl etkenin de bu iç ses olduğu belirtilir. Bir at binicisinin verdiği komutlara mekanik bir şekilde uyarsa bu içten gelen sesle değil ağızdan çıkan sesle hareket ettiğine işarettir. Atın hareketlerinde kıvraklık yoksa ve ayakları adım atmakta zorlanıyorsa, bu binicisinin emir komuta sistemiyle seslendiğini gösterir. Etrafa her daim kulak kabartan at, bakıcısının ya da binicisinin sadece hareketlerini değil, korkularını, umutlarını, günahlarını ve düşlerini hisseder; bunlara ortak olur. Bu yüzden ona karşı ne kadar samimi ve içten davranılırsa attan da o derece karşılık görürlür. Günlerden bir gün “Seyis de yüzünü Azaraks’ın yelesine gömmüş, çaresizliğini onunla paylaşıyordu.” (s. 251): Bir atın ruhunun ve kalbinin insanınkilere dokunduğu andır bu. Kitapta en çok vurgulanan bu gibi hususlardır; bakıcısı ata karşı ne kadar hassas olursa, değer verirse ve ondan bir şey esirgemezse at da aynı şekilde ona karşılık verir. Eğer aksi söz konusu olursa ata sadece binilmiş olur, yükselinmiş değil. Kitapta Azaraks’a Osmanlı ordusu içinde farklı üst konumlarda olan insanlar biner ama hiç kimse Seyis kadar yakışmaz üstüne. Osmanlı ordusuna alınan Azaraks’ın bir Paşa’yla uyuşamaması anlatılır. Enver Altunay Paşa, Azaraks’a binerek At Meydanı’nda tur atar ama at kazık gibidir, hiçbir esneklik ve güç göstermeden sadece verilen komutları yerine getirir. Paşa, hareket etmesi için atı kamçılar ama fayda etmez. Velhasıl, sen atı seçmezsin, at seni seçer!

Atın Mesajı

Atların belirgin özellikleri çerçevesinde etrafa verdikleri mesajlar var: Mesela dört ana at rengi, dört ana element ve karakter ile özdeşleştirilir. Kırat, yumuşak huylu ve su tabiatlı; Pappe, melankolik ve toprak tabiatlı; Füchse, ateş tabiatlı; kahverenkli doru atın da hava tabiatlı olduğu belirtilir. Bunun yanında bedensel hareketleriyle de verdikleri mesajlar vardır. Kendilerine has vücut hareketleriyle acıktıklarını, tuvalet ihtiyacı duyduklarını kuyruklarını kaldırarak, sinirli olduklarını ve sevdiklerini yüz ifadeleri ve insana sürtünmeleriyle söyleyebilirler. Bu canlılarla biraz vakit geçirilince yavaş yavaş atların beden dili öğrenilebilir. Bütün mesele, onların hareketlerini nasıl yorumlamak gerektiğini bilmektir. Seyis, atlar konusunda bu noktada çok maharetlidir. Azaraks ve Seyis yan yana geldiklerinde genel olarak fiziksel temas kurarlar; Seyis, atın yelesini okşar, boynuna sarılır, gözlerinin içine bakar, nefesini dinler. Onların birbirleriyle olan iletişimini gören Baş İmrahor bir gün Seyis’e ne yaptıklarını sorar:

Azaraks, Seyis’in dizine burnunu sürtmeye çalıştı ve Seyis ona alçak bir sesle cevap verdi. ‘Bu da neydi’” Seyis irkilmişti. ‘Atıma… şey … ona cevap veriyordum…’ diye kekeledi. … ‘Neyine cevap veriyordun!’ (…) ‘Burnuyla bana sürtündü de…’ Baş İmrahor ata baktı, tekrar Seyis’e döndü. ‘Eee?’ ‘Yani, geldiğimi fark ettiğini söylemeye çalıştı.’ ” (s. 137).

Ne harf var ne hece, ne kelime var ne de cümle. Sadece birbirini gerçekten anlamak isteyen iki canlının beden dilleriyle gösterdikleri sevgi var ortada. Kalbî sevgileri yanında jest ve mimikleriyle birbirlerini görmekten ne kadar mutlu olduklarını anlatırlar. Bu dilden öyle okunuyor ki mutlu olmak ve mutlu etmek zor bir şey değil. Konuşan dili olmayan bir canlıyla anlaşmak da imkânsız değil. Mutlu bir at nasıl anlaşılır peki? Atların yüzü de insanlardaki gibi o anki hâllerini yansıtan en önemli kaynaktır. Mutlu ve rahat bir at, ağzında bir şey çiğniyor gibidir. Gözleri düşüyor ve yarı kapalı ise bu atın yine rahat bir hâlde olduğunun alâmeti farikasıdır.

Atın Gücü

Kolay iletişim kurulabilen atların gücünün kaynağı ne? Kadim zamanlarda atların beşeri vasıflarının anlatılması yanında olağanüstü taraflarına, kimi zaman uçup göz açıp kapayana kadar istedikleri yere varabildiklerine, kimi zaman da bir tehlikeyi sezdiklerine, insanı uyarabildiklerine, hatta düşünüp ağlayabildiklerine dair tahkiyeler vardır. Bu noktalarda daha çok atın uhrevi gücüne işaret edilir. Peki gerçek mi? Azaraks’a gidiyor yine akıl, gönül…

Savaşın ortası. Azaraks atlı birliğin başı, üzerinde Byerley. Osmanlı ordusunda savaşa yetiştirilirken talim için sağından solundan uçurulan top güllelerinin alâsının arasında, onunla birlikte ne olacağını bekleyen bir birlik dolusu atlı savaşçı onun arkasında. Azaraks, dikkatle etrafını izler, havayı koklar, sahibini ve arkasındaki arkadaşlarını kollar sakince. Arkasındaki atlar ise sabırsızca ağızlıklarını dişler, ön ayaklarını yere vurarak savaş alanından kaçmak için harekete geçmeye hazır hâldedirler. Fakat Azaraks başka; gözleri ileriye bakar, kulakları yukarıya dikilir, burun delikleri kocaman açılır. Koklar ve hisseder. O anda Byerley atına seslenir. Ona imrendiğini söyler ve at birden sıçrayarak yirmi metre ileri atılır. Byerley yaşadığı şaşkınlıktan dolayı çığlık atar çünkü Azaraks’la birlikte 184 at aynı anda aynı mesafeyi kat ederler ve az önce durdukları yere düşen toptan kurtulurlar.

“Güç sadece fiziksel değil, zihinseldir, hisseldir de.” cümlesini kurduracak sahneyi yaşatır Azaraks. Karacaoğlan: “Yiğit yiğidin kardaşı / At yiğidin öz kardaşı” der. Atletik yapıda olan atlar koşmak için yaratılmıştır denir. İşte Azaraks adeta hissetmek ve hissettiğini uygulamak için yaratılmış; canlı, güçlü bedeni, ışıl ışıl gözleriyle bir ateş güllesi olarak rüzgâr gibi hareket etmiştir. Tabiri caizse bir yerden başka bir yere kuş gibi konarak kendisinin ve arkadaşlarının ölümden kurtulmasına vesile olmuştur.

Atın olup bitecek iyi ve kötü olayları hissettiği yaygın bir kabuldür. Hareketleri ve çıkardıkları seslerle sahiplerine gerçekleşmesi muhtemel kötü bir şeyin haberini verirler. Duygulanmaları, ağlamaları, huysuzlanmaları, harekete geçirmek istediğinizde gitmemeleri veya durdurmak istediğinizde süratli olmalarının, yani alışılmışın dışında davranmalarının altında bir felâketin yaklaştığı haberi olabilir. Atların yaratılıştan insanın koruyucusu görevini yüklendiklerini gösterir bu hâlleri. At sevgisi kimi zaman inanç konusudur bu yüzden.

Atın Süsü

Kadim kültürlerde atların mukaddes varlıklar olduğuna inanılır ve belki bu yüzden süslenirler ya da onlara benzer süsler üretilir eski zamanlardan beri. Kimi zaman sanatın bir dalı, kimi zaman edebiyat, kimi zaman da bir spor alanı; meramını, dilini, estetiğini anlatmak ve aktarmak için kendisine araç eder. Hem gücü hem güzelliği hem de iyiliği ve yiğitliği; törenlere, destanlara, masallara, şiirlere konu olur.

Şairin dediği: “Yaşamak debelenir içimde kıvrak ve küheylan / beni artık ne sıkıntı ne rahatlık haylamaz.[i] At kimi zaman törenlerde değerli bir varlık olması sebebiyle mutlak varlığa sunulan kurban olur. Dağ da taş da atsız kalır mı hiç? Kadim zamanlarda fresklere, mermer ve bronz heykellere ve mozaiklere de at, figür olarak yansır. Pegasus’un, boynuzlu atın ve at gövdeli Centaurların sureti, heykel sanatı vesileyle görülür. Bunlar saklı miras, bir de görünenler var. Sadece atın sureti değildir süs olan; atın eğeri, dizgini, başlığı, koşum takımı da süstür. Bu araçların üzerine işlenen süslerle, hem eşyanın hem de atın daha da güzel görünmesi sağlanmak istenir. Türk Atı’nda da yer yer ata yapılan süslere ya da attan yapılan süslerle karşılaşılır:

Antik eyerler gördüm; üzerlerindeki desenler Batı’da hiç görmediğimiz birer gizle kaplıydı. Eski, paslanmış, çürümüş üzengiler, işlemeli İslam sanatlarının izlerini taşıyan çeşitli metallerden yapılmış üzengiler dışında, at başlıkları, koşum takımları buldum. Ve köylü kadınların at kılından örgü kurdeleler yaptığını gördüm. Hatta, tımar eldivenleri ördüklerini.” (s. 21)

Ata gösterilen özen, sadece bunlardan ibaret değil. Bağlandıkları yerler; ahırları, padoklar, manejler, bunlarla birlikte oyunlar; engel atlamada, atlı cimnastikte binicilerin ve atların kıyafetleri ve her bir spor türü için kullanılan malzemeler süslenir. Azaraks ve Seyis’in hikâyesi içine de sinmiştir sanat.

Döşemeler, atların kaymaması için özel yapılmıştı: altıgen şeklinde blok tahtalar simetrik olarak yerleştirilmiş ve cilalanmıştı ama her biri bağlantı noktalarından geçmeli olduğundan at nallarının kaymasını engelliyordu. Duvarlar da tavan gibi bembeyazdı. Pencere kemerli, tirizleri beyaz kireçtaşından yapılmıştı ve içeriden kepenkleri vardı. İki sıra at, sırt sırta vermiş şekilde pirinçten halkalarla bölmelerine bağlanmıştı.” (s. 253)

Akıldan çıkmayacak savaş, sevgi, dostluk ve ayrılık sahneleriyle dolu kitap. En çok Seyis’in Azaraks’ı arkasında bırakması üzüyor insanı. Ne olursa olsun kitapta insanın yolunu, iki farklı türdeki canlının birbirlerine olan sadakat duygusu kesiyor. Sevgiyi gören gözlerin, hisseden kalplerin ve her an cesaretin teyakkuzda olduğu bir kitap Türk Atı.

Kaynak: Jeremy James. Türk Atı. Çev. Neşe Olcaytu. 3. basım. İstanbul: E Yayınları, 2011.


[i] İsmet Özel, “Yaşamak Umrumdadır”


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın