Ekran üzerinden haberleştiğimiz, derslerimizi, görüşmelerimizi bol pencereli, vesikalık görüntüler üzerinden yaptığımız bir dönemdeyiz. Çocukluğumuzun Muppet Show’unun ayaksız kuklaları bizim çevrim içi görüntülerimizin ve aksiyonlarımızın küçük bir özeti oldu. Evet, ekranlarda aslında sadece iki boyutlu bir görüntüye eşlik eden sesimizle ve mimiklerimizle varız. Değil ayağımızdaki terlikler ve ev çorapları, kafamızın arkası bile biz özellikle istemezsek görünmüyor. Zaten Muppet Show’daki kurbağa Kermit’i hatırlayalım, onun diğer kukla arkadaşlarından farklı olarak ayakları vardı ama -Allah korusun, felçli gibi- onlara hakim değildi; vücudunun altından sarkan iki saç örgüsü misali ayakları o hareket ettikçe ve titredikçe istemsizce sallanırlardı.

Ama ne tuhaftır ki ilk çevrim içi derslerimden birinde kendimi nasıl kasmışım ki ders bittiğinde bacaklarım ağrıyordu. Belki de normalde ders anlatırken pek oturmadığım ve çok hareket ettiğim için vücudumun hafızası o deneyimi geri getirdi, empati kurdu ve yoruldu, kimbilir…

Peki bütün bu ahvâl ve şeraitte diğer görüntülerle birlikte kendi görüntümüzü de ekrandan görme durumumuz ne ifade eder? Bu beni çok düşündürüyor. Normal iletişim biçiminde iletişim kurduğumuz insanları görmeyi, göz teması kurmayı önemseriz. Ancak ne ironiktir ki kendi kendimizi görmeyiz, görme ihtiyacı da hissetmeyiz. Karşımızdakinin bize bakması, tepki vermesi bizim varlığımızın teyididir.

Ancak bu çevrim içi görüşmelerde başrol sıralamasında ilk karede kendi imgemiz arz-ı endam ediyor. Ve gerçekten ilginç bir araştırma konusu olabilecek bir soru var ki o da kaçımızın normal iletişimde olduğu gibi konuştuğumuz kişinin yüzüne, kaçımızın ise kendi suretimize bakıyor olduğumuz sorusu. Ben şahsen çoğunlukla kendi imgesine bakanlardan oldum bu süreçte. Hatta geçenlerde katıldığım çevrim içi bir konferansta ekran görüntüleme ayarı sadece sunumumu gösterdiği için ve kendi görüntümü göremediğim için acayip bir kaygı bile yaşadım. Sanki uzay boşluğunda sunumumla birlikte kaybolmuştum.

Bu durumun gerçek hayattaki karşılığını hayal edelim. Bir arkadaş grubuyla kafede buluşmuşuz, muhabbet ediyoruz, ya da hep birlikte bir dersteyiz. Ama konuşan kişinin elinde bir ayna var ve kendi yansımasına bakarak konuşuyor. Belki diğer kişilerin ellerinde de aynalar var ve onlar da ona bakıyorlar ya da birbirlerine. “Pamuk Prenses” masalındaki kötü kraliçeye atfedilebilecek bu tuhaf sahne aslında bu ekran görüşmelerinde, olduğu gibi tahakkuk ediyor.

Belki daha insaflı bir metafor şu olabilir: Kuaförlerdeki yan yana sandalyelerde oturan müşteriler ve çalışanların ayna üzerinden muhabbet etmeleri ve gözlerini kâh kendi, kâh yansıyan diğer insanların imgeleri üzerinde gezdirmeleri.

Aklıma başka açılımlar da geliyor: Mesela, bu durumun yine kamusal alanda herkesin elindeki cep telefonuna bakarken etrafına yabancılaşmasıyla benzerliği var mı acaba? Ya da özçekim/selfie fotoğraflarındaki kendi kendine dönüklüğün hem paylaşımcı hem de yapayalnız dünyasıyla?

Buna yeni bir narsisizm mi diyelim, yoksa sanal âlemdeki kaybolmuşlukta tek tutunacak dalın ya da kontrol edilebilecek olanın kendi imgemiz haline gelmesi mi?

Kamusal ve bireysel varoluşta “ben” dediğimiz, başkaları üzerinden bir yansıma iken kendi yansımamız, başkası haline gelme ya da kaybolma korkusunun emniyeti mi oldu? Öbür uçta sinema deneyiminin karanlık ve “ben”i tamamen görünmez yapan halini mumla arar mı olacağız?

Bütün bu teknolojilerle iletişim, sonsuz kırılımlarla dışarı açılıyor ve patlıyor gibi görünürken, aslında iç bükey bir aynada sürekli kendimizi bile değil de vesikalık bir suretimizi mi görür olduk?


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın