Geçen yıl bu zamanlar Zift Sanat’ta yayınlanan bir yazı sayesinde tanıştığım Sarah Meyohas’ın Cloud of Petals isimli işi beni hayli etkilemişti. On bin ayrı gül yaprağının fotoğraflanarak yapay zekâ aracılığıyla kusursuz gül yaprağı modelinin geliştirilmesinde kullanıldığı iş için on altı kişi on bin gülü tek tek toplamış ve her biri güllerden bir demeti masasına yerleştirmiş; güllerin en güzel taç yapraklarını seçip presleyerek ve fotoğraflayarak buluta yüklemiş. [1] Yazıya göre, bu işle güncel sanat, çok sevdiği “yeniden düşünme” pratiğini tazelemiş, iğneli oklarını güzellik algımızın temel sembollerinden birine çevirmişti. En güzel gül yaprakları seçilecek, buluta kaydedilecek ve sonsuza kadar dijital evrende korunacaktı. Bu sırada önce “en güzel olmayan” gül yaprakları elenip çöpe gidecek, sonra buluta kaydedilen “en güzel gül yaprakları” da aynı sepeti boylayacak, en sonunda yapay zekânın öğrendiği modellemeler sayesinde güle hiç ihtiyaç kalmayacaktı. Gülü ölümsüzleştirmek için gülden vazgeçen proje ile gülün ve güzelin hayatımızdaki yeri sorgulanacaktı.

10,000 Roses Later: 'Cloud of Petals' | Oregon ArtsWatch Archives

Yazıyı okumamla Meyohas’ı ve yazıya konu olan işini Google’lamam arasında geçen süre içerisinde pek çok şey düşündüm. Gülle ilgili şiirler, şarkılar, filmler ve anekdotlardan, bahçede annemle yetiştirdiğimiz renk renk güllere kadar sayısız imge zihnime üşüşüverdi. Gerçekten de gül ve güle atfettiğimiz anlamlardan yola çıkarak güzellik algımıza dair düşünmeye başladım.

Önce Didem Madak’ın “Bir gül, bir güle derdi ki görse” dizesi geldi aklıma (İflah olmaz bir Madak hayranıyım ne de olsa). Sonra Erkan Oğur ve İsmail H. Demircioğlu’nun Gülün Kokusu Vardı albümünü hatırlamıştım ki hafızam oradan Anadolu Beşik albümüne sıçrayıp “Bülbülüm Altın Kafeste” türküsünü seçti (çünkü bana her şey bu türküyü hatırlatabilirdi ki gülü de bülbülsüz düşünemezdim); türkü, Erkan Oğur’un sesiyle, gül kokulu çağrışım yolculuğumun fon müziği oldu (Şimdi olsa en son sevdiği bir dizide, iki sevgilinin bu türküyü dinledikleri sahneyi de hatırlardım şüphesiz).

Bab-ı Huzur: Hattat Necmeddin Okyay

Peşi sıra Necmeddin Okyay’ın elinde gülle çekilmiş sepya fotoğrafı belirdi (Nedense renkli olanın önüne geçmişti). Derken Necmeddin Bey’in dostlarından Ahmed Yüksel Özemre’ye yöneldi hafızam, Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı’na uğrayıverdi. Kitabı okurken aldığım lezzeti hatırladım ve o sırada aynı tadı alarak okuduğum başka bir kitaba, Safiye Erol’un Dineyri Papazı’na dümeni kırdım (Başkahramanın adının Gülbün olması elbette tesadüf değildi). Romanda Gülbün’ün İhsaniye’deki evinde Talat Bağcı’yla söyleştiği sahne aklıma geldi. Herkesin o evde yıllardır bir başına yaşadığını sandığı Talat Bey, bahçesinde yetiştirdiği “şâduman” gülleri aracılığıyla 30 yıl önce ölen sevdiğinin anısını yaşatıyor, onun hatırasıyla can buluyormuş meğer.  

“Şâdumanımı tanımadan hasretini çektim. Onu buldum, kaybettim. Bir daha bulurum sandım, diyar diyar aradım. Saçım ağardı, gönlüm hüsranlı denemelerden yıprandı, bu gurbeti artık kaldıramaz oldum ve ölmek istedim. Kimse kendi cehenneminden geçmeden kendi cennetine ulaşamazmış. Nihayet bana çıkar yol göründü, dışarılarda aramaktan vazgeçtim, içerimde aradım buldum temelli kavuştum.” diyordu Talat Bey. Onun sevdiğine ve sevdiğini hatırlatan güle vefası Takeshi Kitano’nun 2002 yapımı filmi Dolls (Bebekler) filmini anımsattı. Filmde yıllar önce parasızlıktan dolayı kendisini terk eden sevgilisini beklemek için her gün ayrıldıkları parka gelen bir kadın vardı. Onca zaman sonra geçmişi anmak için parka gelen sevgilisi oracıkta ölerek aynı yerde ikinci kez ona veda edecekti. İster istemez Didem Madak’ın yukarıdaki dizesini tekrar anımsadım: “Kasımpatları kadar acı kokuyorum biliyorum. / Ama siz sobada sucuklu yumurta pişirip yiyen / Yoksul bir aşkın güzelliğini bilir misiniz? Bir gül, bir güle derdi ki görse / Yalan söylüyorum / Güller bu sıra hiç konuşmuyor bayım”.

Field Cinema — Dolls, 2002 Dir. Takeshi Kitano
Dolls, 2002, Takeshi Kitano

Yoksulluk güzellemesini pek sevmediğim için olsa gerek, hafızam hızlı bir şekilde daldan dala atlayıverdi; önce filmle ilgili yazıp yayınlamadığım bir yazıya, sonra başka bir filmle ilgili yazıp yayınlamadığım başka bir yazıya, oradan da her izlediğimde enfes karelerle ruhumu okşayan o başka filmin müziklerine sıçradı. Fonda sözsüz bir piyano dinletisi vardı artık ve filmin başkahramanı siyah paltolu adam bembeyaz hatıralarımın içinde dolaşmaya başlamıştı. Bu filmin bir çiçeği olsa beyaz bir gül ya da bir buket nergis olur diye düşünürken filmdeki tek çiçekli sahnenin (sanırım) otobüste yere atılan bir karışık buket olduğunu anımsadım. Bukette hangi çiçeklerin olduğunu hatırlamaya çalışırken ise hafızam Baran’ın (Yağmur, 2001) son sahnesine doğru yol almıştı bile (Konu bir kez sinemadan açılmayagörsün, bir sinefil hafızası için filmden filme koşmak kaçınılmazdı). 

Baran’da yere düşen, bir buket çiçek değil, sebze dolu bir sepetti. Dökülen domatesleri toplarken ilk ve son kez sevdiğine bu kadar yaklaşabilen Latif’in domatesleri muhakkak güllerden daha çok seveceğini düşündüm. Sepetini toplayıp giden sevdiğinin ayak izine bakarken Latif’in yüzünde beliren gülümseme, önce tek çiçek sahnesi yere düşen buket olan filmdeki yağmur sahnesini, sonra tek bir hatırayla mutlu olan Latif’le sevdiğinin hatırasını “şâduman” gülüne sarıp saklayan Talat bey arasındaki yakınlığı düşündürdü.

Nihayet üst üste binen bu imgeler arasından sıyrılıp Google araması ile Meyohas’ın işinin farklı aşamalarında çekilen fotoğrafları görünce düşüncelerim sert bir kayaya çarpıverdi. Meyohas’ın gül yapraklarının benim güllerimle neredeyse hiç ilgisi yoktu. Doğadan koparılmış, hoyrat ellere düşmüş, kokusunu yitirmiş bu güller, sanki bir buluta kaydedilmemiş de, bir deney faresi gibi laboratuvara tıkılmış, çaresizce çekecekleri acılara hazırlanmaya çalışıyorlardı. Öyle ki, bazı yerleştirmeleri Covid-19 virüsünü temsil eden görsellerden ayırmak neredeyse imkânsızdı. Bazı görsellerde ise “big data” severlerin coşkuyla karşılayacakları türden nesneleştirilmiş yaprak şölenleri vardı.

***

Simmel, An Resimleri’nde bir masaldan bahseder. Yurttaşlar arasında korkunç eşitsizliklerin bulunduğu bir ülkede, topraklarında gül yetiştirebilenlerle gül yetiştiremeyenler arasında sert bir mücadele başlar:

“Kışkırtıcının biri, gül sahibi olma hakkının herkesle birlikte doğduğuna, kör talihin bunu birkaç kişiye vermesine artık müsaade edilmemesi gerektiğine ateşli sözlerle herkesi ikna etmiş; bir başkası ise yığınlara, o boğucu gereksinimsizlik çağının artık geride kaldığını, yüksek kültür için verilecek mücadelede savaş çığlığının ‘Arzu etmelisin, arzulamalısın’ olduğunu haykırıyormuş; bir üçüncüsü güllerin bu çoğalma eğilimleri nedeniyle, az sayıdaki sahiplerini, Heliogobalos’un konuklarına olduğu gibi, boğacak kadar çoğalacağını ve tüm mülkün zaten kitlenin olacağını, ancak bu engellenemez kamulaştırma sürecini kolaylaştırmanın ve hızlandırmanın mümkün olduğunu mantık ve botanikle kanıtlıyormuş.” [2]

Fotoğraf: Ahmed Al Hosani

Derken bir devrim partisi kurulmuş ve gül sahiplerinin partisine karşı galip gelmiş. Devrimcilere zafer kazandıran etik üstünlüğü taşıyan taraf oldukları için gül sahiplerinin partisindeki vicdanlı kişileri etkilemiş, öncelikle “içsel zafer” kazanmış olmalarıymış. Lakin devrimden sonra yeni eşitsizlikler ortaya çıkmış. “Doğa [kendisini] insan planlarının simetrisine tümüyle uymak zorunda hissetmediği” [3] için herkesin yetiştirdiği güller farklı farklıymış. Önceleri bu durum elde ettikleri “başarının heybeti” sayesinde sineye çekilebilir bir durumken, zamanla insan ruhunun derinliklerinden sökün eden bir özellik baskın gelmiş ve ortalık tekrar karışmış:

“Doğa, ona sahip olana da, ondan yoksun kalana da aynı eşitsizlik duygusunu veriyorsa eğer, gül sahibi olmaktan daha önemsiz bir şey olamayacağı düşüncesiyle dehşete kapılmış insanlar. İşte dünya tarihindeki en büyük hata budur: Şeylere sahip olmak veya olmamanın sevinç ve acılarımızın kaynağı sanılması. (…) Sadece kendi içsellikleriyle yaşayacak kadar zengin ve ince ruhlar nesneleri onun sınırlarının ötesine geçmeyecek kadar algılayarak hazla içlerine çekebilirler; ama kitle asla nesnelerin cazibesiyle yetinmeyecek, cazibeyi komşunun yoksun olduğuna sahip olmakla ilintilendirecektir.” [4]

Hâliyle tutucular ve devrimciler arasında bu döngü tekrar tekrar yaşanmış ve toplum bir “Sisyphos çabası”na sürüklenmeye devam etmiş ve bu durum, ta ki “doğa bu çabaya haddini bildirene ve biz dışarıya kaçarak kurtulmak istediğimiz ıstırabın bizi içimizde kovaladığını anlayana dek.” böyle sürecekmiş. [5] Simmel’in yüz yıl sonra belki anlaşılıp kırılabileceğini umduğu bu döngü, belli ki bugün onun tasavvurunun ötesinde bir kördüğüme dönmüş hâlde. Rekabet artık gül yetiştirebilenlerle devrimciler arasında değil; zira sahip olma arzusu çoktan sonsuzluk çıtasına taşınmış. Böylece gül yetiştirme imtiyazına sahip olanlar gülün varoluşsal haklarını dahi kendi tekellerine almayı başarmış durumdalar.

***

Byung Chul-Han, İngilizce fair kelimesinin hem adil hem de güzel anlamına gelmesinden yola çıkarak adaleti “güzeli hissetmek” olarak yorumlar ve Elaine Scarry’ye referansla güzelin özneyi geri çeken, ötekine alan açan, dolayısıyla adalete yaklaştıran bir yönü olduğunu öne sürer. [6] Buna göre “günümüzde güzelin krizi, güzelin kendi mevcudiyetine, kullanım ve tüketim değerine indirgenmesinden kaynaklanmaktadır. Tüketim ötekini yok eder. Sanatın güzeli tüketime karşı direniştir.” [7] Oysa Meyohas’ın gülleri tam da tüketim değerine indirgenmiş nesnelerdir ve direnişin değil, sermayenin sanatını örnekler. Bu tavır, güzele ve güzelin önemli evrensel sembollerinden biri olan güle yapılmış bir saldırıdır. Güzelin üzerindeki sır perdesini kaldırıp onu savunmasız bırakmaya çalışmaktır.

Fotoğraf: Havva Yılmaz

Güle sonsuzca sahip olma arzusu, güzeli tekelleştirmenin yanında zamana hükmetme çabasıyla da ilişkili şüphesiz. Proust’un çaya batırdığı madlen kurabiyesinin tadını ve kokusunu hissettiği o kısacık ana sığdırdığı eşsiz “zaman deneyimi”nin geçmişle şimdinin sınırlarını bulanıklaştıran özgürleştirici tecrübesine karşıt bir şekilde, tüm anları matematiksel sınırlarla kuşatma çabasıdır bu. Gülü ve güzeli sevenlerin elinde tek silah vardır: dikenlere katlanabilme kapasitesi ya da Nietzche’nin ifadesiyle “güzelliğin yavaş oku”. Zira “hayat ‘hadiseler arasında sürekli yeni ipler örmektedir’ ve bu ipler ‘kumaşı germek için çiftlenmektedir’” [8] Simmel’in masalında da “güller, tüm bu değişimlere karşın teselli verici bir kayıtsızlık içinde [Melih Cevdet’in Raziye’si gibi] , kendi kendine yeten güzelliklerini yaşamayı sürdürmüşler.” [9] Gülü ölümsüzleştirmek için gülden vazgeçen Meyohas’ın projesi gibi saldırılara direnmek belki de ancak böyle mümkündür. Zira Meyohas’ın “işi”, bir yanıyla, gün be gün yitirdiğimiz sevmek ve sevilmek kabiliyetimizin, hüsrana uğramaktan korktuğu için soğuk kusursuzluklara sığınan zayıf ruhlarımızın da karanlık bir temsili.


[1] Bkz. Zeynep Gökgöz, “Buluttaki Gül Yaprağı”, ziftsanat.com, https://ziftsanat.com/buluttaki-gul-yapragi/

[2] Georg Simmel, Öncesizliğin ve Sonrasızlığın Işığında An Resimleri: Felsefi Minyatürler, çeviren: Ali Can Taşpınar, Ankara: Dost Kitabevi, 2000, s. 65-66.

[3] Georg Simmel, Öncesizliğin ve Sonrasızlığın Işığında An Resimleri.

[4] Georg Simmel, Öncesizliğin ve Sonrasızlığın Işığında An Resimleri, s. 68.

[5] Georg Simmel, Öncesizliğin ve Sonrasızlığın Işığında An Resimleri.

[6] Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak, çeviren: Kadir Filiz, 3. baskı, İstanbul: İnsan Yayınları, 2020, s. 64.

[7] Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak. s. 72.

[8] Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak. s. 79.

[9] Georg Simmel, Öncesizliğin ve Sonrasızlığın Işığında An Resimleri.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın