Göstergebilimde gösteren her zaman gösterileni imlemez. Demek ki kamera da her zaman dervişe doğru gelmiyor, onu göstermiyor. Tabii kameranın Batı kültürüyle ve modernleşmeyle alâkalı göstergeleri olumsuz olduğu için belki derviş kameraya yaklaşamıyor.

Türün, o türü icat eden düşünce ile ilgisi var. Cemil Meriç rahmetli “Roman, ifşa geleneğinin bir sonucudur.” demişti; roman, Hristiyanlık’taki günahı itirafın bir sonucudur. Oysa Müslümanlık’ta günahın itirafı daha büyük bir günahtır. Bir yanda günahını itiraf etmeyi emreden bir din var (Hristiyanlık), burada da günahı ağzına almayı bile yasaklayan bir din var; bu nasıl olabilir? Aslında bu bambaşka bir konu ama niye buraya geliyorum? Dostoyevski, eski Rusların hayâlini kurduğu ideal dervişti ya, onun için söylüyorum, ideal yazardı. Victor Hugo’yu, Goethe’yi, Dante’yi düşünün… Bu yazarlar, o milletlerin idealini kurmuşlar. Bizim idealini kurduğumuz yazar, kesinlikle derviş olmalı. Dervişin müktesebatı tartışılır, kaynaklar tartışılabilir ama o eline kalemi alıp da yazmadıkça, kamera ile film çekmedikçe bizim eserimiz ortaya çıkmayacak. Çünkü biz Türkler Dede Korkut’dan beri, Ahmet Yesevi’den beri derviş-meşrep bir düşüncenin ürünüyüz. Bizim bütün eserlerimiz derviş-meşreplikten doğar. Türk düşüncesinin komplike bir yapısı var. Ahdi Çelebi’nin tezkiresini okuyorum. Ahdi, Bağdatlı. İstanbul’a gelmiş. İstanbul’da kaldığı yılları, kimlerle görüştüğünü net yazmıyor. Buna benzer birçok şeyi realiteye dökmüyor. Çünkü realist olmamak, Türk düşüncesinin temel karakteristiğidir. Bununla aslında bambaşka bir kültür havzasını işaret ediyor. Sanat dediğimiz, tam da budur.

Meselâ Eflâtun (Platon) adından örnek verelim. Bizim düşüncemizin temelinin Eflâtuni olduğu bilinir. Batı düşüncesinin temeli ise Aristo’ya dayanır. Türkçede “eflâtun” bir renk adıdır. Bu renge şimdi nil rengi diyorlar, mor, morumsu diyorlar; birçok adı var. Bu renk şizofrenik bir renk; bu renk sanatın rengi, iddianın, yaratmanın rengidir. Peki bir filozofa neden böyle bir renk adı verildi ya da bir milletin düşüncesinde neden bir filozofun adı bir renge ad olmuş? Neden Eflâtun (Platon) rengi var da Aristo rengi yok veya Sokrates rengi? Bu çok önemli bir sorudur. Bu soruda bütün bir Türk düşüncesi vardır. İkincisi biz aşka “eflâtuni aşk” (platonik) demişiz. Sonuçta bizim düşüncemizin temelinde eflâtunilik var, ideler düşüncesi var.

Ahi Çelebi ideyi anlatıyor. Ahi Çelebi’nin yukarıda söylediğimiz detaylara girmemesinin, nesne üzerine odaklanmamasının temel nedeni Türk idesidir. Türk idesinde nesne yoktur, nesne fikri realiteye aittir ve realite sanatı öldürür. Bir nakkaş (şimdi minyatür sanatçısı diyoruz) bir nakış tasvir ederken nesneyi mi nakşediyor, ideyi mi? Bunu şöyle açıklayayım: Yahya Kemal, Fuzuli’ye lirik demelerine kızar ve der ki “Nasıl lirik olur Fuzuli?” Lir bir sazdır. Lirik kelimesi, sazdan gelir; bir nesnedir. Batılılar yapılan işi nesneye irca ettiklerinden yapılan işi de nesneye irca ederek tanımlarlar. Oysa bizde bu çok yanlış bir kullanımdır. Biz âşık edebiyatı deriz, saz edebiyatı demeyiz. Bizde eylem nesneye irca edilmez, âşık edebiyatını saza irca etmeyiz. Yahya Kemal’in vurguladığı şey tam olarak şudur: Türk, eylemin ruhuna atıf yapar, nesneye atıf yapmaz! Bu kadar doğru bir bakış ve tanımla Yahya Kemal meseleyi idelere getirmiş olur. Türk ruhu bu özde, cevherde, idede saklıdır. O hâlde şu soruları soralım: Bizim ozanlarımıza kim “saz şairleri” dedi? Karacaoğlan kendine “Ben saz şairiyim” mi diyor? Böyle bir şey olabilir mi? Bu tanımlar, sınıflandırmalar Türk düşüncesinin ruhuna aykırıdır. Biz tanımları doğrudan eylemin ruhuna atfederek isimlendiririz. Âşık edebiyatı, âşıklardan oluşur. Yahya Kemal’in bu güçlü vurgusuyla âşığın yarattığı edebiyat, âşık edebiyatıdır.

Bu konudaki Doğu-Batı vurgusunu en iyi yapanlardan birisi de Umberto Eco’dur. O ideler konusunda “İde eski Yunanda ‘görünen şey’ demektir” der, “Çünkü batılı, görmediğine inanmaz.” der. Bu nedenle tanrıların heykelini yaparlar. Ben bir yazımda Necati’nin bir beytine atıf yapmıştım. Necati sevgilisini tanımlarken “taş kalpli” diyor sevgilisine, yani “senk-dil”. Necati, sevgiliye neden taş kalpli der? Ardından da “Kâfir binası muhkem olur.” diyor: Kâfirlerin binaları sağlam olur. O yüzden sevgilinin kâfir kalbi de taş gibidir! Bakın, Necati bu mısraında nerelere gitmiş… Ben bu beyit üzerine düşünürken, Osmanlı’da Rumların, Ermenilerin yani gayrimüslimlerin binalarını taştan yapmış olduklarını öğrendim. Ama Müslümanlar asla taş kullanmıyorlar, ısrarla ahşap kullanmışlar. İstanbul’da sık sık yangınlar çıkınca artık bir yerden sonra padişah, “Evler taştan yapılsın!” diye ferman çıkarıyor. Ama gelin görün ki kimse takmıyor. Gene ahşap yapıyorlar. Birkaç vezir ve ünlü devlet adamı taş ev yapıyorlar. Çok ilginçtir ki halk onların kapısına yazı asmış “kâfir oldunuz” diye… Çünkü Allah’ın evleri olan camiler, ilmin evleri olan medreseler, mabetler, çeşmeler taştan yapılır. Allah ebedi; onlar ebedi olsun ama kul fanidir; onun evi fani olacak.

Bütün bunları birleştirdiğimizde Türk idesinin temel ekseni olan derviş ruhunun yansımasını görürüz. Türk ruhu dediğimiz organik bir mekanizmadır; Orhun Abideleri’nde ne ise bugün de odur. Değişen bir şey yoktur.

Adem ile Havva'nın Cennetten Kovulmasını Tasvir Eden ve Sanat Tarihine  Geçmiş 17 Eser

Mitolojilerde anlatılan, kutsal kitaplarda ise ilk günah olarak anılan meşhur bir elma mevzusu var. Mitolojilere baktığımızda kadın başrolde. Bu elmayı gerçekten önce kadın mı yedi?

İşte, bizim anlatımızı, düşüncemizi besleyen en temel konuların başında böyle önemli konular geliyor. Ortada bir eylem varsa bu eyleme her medeniyetin bakışı vardır. Batı düşüncesinde deniliyor ki cennetten kovulmaya sebep, kadındı. Yasak meyve elmaydı ve onu kadın yedi. Peki bunu neye göre söylüyor? Bir kaynak yok, tahrif edilmemiş Tevrat da İncil de bunu söylemiyor. Sonradan biçimlendirilmiş Tevrat ve İncil’de var bu. Bunu değiştirenler mitleri de değiştirdiler. Temel soru: Yasak meyveyi kim yedi? “Kadın yedi.” diyorlar. Peki, nereden biliyorsun? Bildiği yer, manipüle edilmiş bir kaynak. Kendi kitabımıza bakarsak bu mesele, Kur’ân-ı Kerim’de böyle değil, “Kadın yedi.” ifadesi yok, meyvenin elma olduğuna dair bir şey yok; dahası meyve diye bir şey yok. Âyette diyor ki: “Şu ağaca yaklaşmayın.” Meyve diye bir şey yok. Şimdi benim iki zemin kitabım var: Biri kutsal kitap; kitaba bakıyorum; yasak meyve diye böyle bir şey yok. İkincisi, Allah Kur’an’da diyor ki “O ikisi beraber yediler.” Ama müthiş bir örüntü kurulmuş, mitik örüntüler yoluyla günümüze kadar gelen bir yanılgı var. Bu yanılgı maalesef bizim metinlerimize de sinmiş; tefsir metinlerimize ve diğerlerine.

Bunu en iyi cami vaazlarında görmek mümkündür. Bir camide bir vaaz dinliyorum: “Muhterem Müslümanlar,” diye başlıyor, “Allah şeytanı kovdu. O şeytan dayanamadı, cennete döndü: ‘Ben sizi de kovduracağım,’ dedi ve cennete girdi. Çok uğraştı, Âdem’e yasak meyveyi yediremedi ama Havva’ya yedirdi. Havva da Âdem’e yedirdi. Muhterem Müslümanlar, dikkat edin, kadın şeytanın yapamadığını yaptı, daha tehlikelidir!” Bunu camide vaiz anlatıyor, bu adam burada mitten bahsediyor. Elinde Kur’ân-ı Kerim var. Bu adam ilahiyatçı bir vaiz ama adam mitolojiden anlatıyor ama zannediyor ki Kur’an’dan konuşuyorum. Elindeki Kur’ân-ı Kerim “İkisi beraber ondan yediler.” diyor. Neden peki bu vaiz Kur’an ı Kerim’deki hakikati anlatmıyor? Çünkü mit daha güçlüdür!

Daha ileri bir şey söyleyeyim, Kur’ân-ı Kerim meâlleri çoğunlukla mitsel meâllerdir. Kur’anî, ilahî meâller değildir. Bunları yazanlar âyetlerin meâllerini özellikle mitlere uydururlar. Özellikle de kadınla ilgili bütün âyetlerin çevirilerine bakın, mitsel yorumlar görürsünüz; çoğu israiliyat… Bu durum kadınla ilişkili diğer âyetlerde de var. Meselâ “Erkekler kadınlar üzerinde kavvamdırlar.” âyetindeki “kavvam” ifadesini “hakimdirler” diye çeviriyorlar. Bu, mitsel bir çeviridir, asla âyetin çevirisi değildir. Merak edenler Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirine baksınlar. Elmalılı bu âyeti bunun tam tersi anlamda çevirir. Bunun gibi birçok meâlde, bu tarz meseleler hep kadınların aleyhine yazılmıştır. Tevbe sûresindeki bazı âyetler de öyledir; meselâ savaştan geri durmalarına eleştiri yapılan âyet… O âyette şu var: Savaşa gitmeyenler Peygamberimize bir sürü gerekçe uyduruyorlar, bahanelerle savaşa gitmiyorlar. Âyette: “Havâlifle kalmaya razı oldular.” denilerek savaşa gitmeyenler eleştiriliyorlar. Allah o savaşa gitmeyen kişileri eleştiriyor. Peki buradaki “havalif” ne? Meâllerde hep “kadınlar” diye çevirmişler: “Kadınlarla beraber kalmaya razı oldular.” Orada kadın demiyor ki! Peki bu “kadınlar” nereden çıkıyor? Çünkü mitsel kafa diyor ki “Çevir sen onu, kadındır kesin, kandırmıştır…” Geride kalanlar sadece kadınlar mı yani? Yaşlılar var, hastalar var, çocuklar var… Geride kalan, savaşa bahane uydurarak gitmeyenlerin suçunu da böylece kadınlara yüklüyor. Böyle bir ilâhî kelâm söz konusu değil ki! Ama mitsel kafa, kadının daha o ilk harekette erkeği kandırmışlığına odaklandığı, kilitlendiği için oradan hiçbir surette çıkamıyor. Bana göre bizim kültürümüzdeki en büyük mit yapıcılar bazı müfessirler, tarihçileridir. Bakın bizim kültürümüze, onlardan daha güçlü mit yapan yoktur.

Öte yandan buna sadece mitsel kafa diyemiyoruz. Bir de Kur’ân-ı Kerim’in iç ses tekniği var. Kur’an’ı iyi bilmediğimiz için kullanılan monolog tekniklerinden de haberimiz yok. Biz Kur’an’ı kutsal metin diye okuyoruz ama bu metin aynı zamanda çok yüksek bir edebiyat metnidir. Çevirenler çoğunlukla iç monolog tekniğini bilmiyorlar. İleri kırılma, geri kırılma gibi teknikleri var. Cenab-ı Hak anlatılarda bütün bu teknikleri kullanmış. Allah bazı ayetlerde iç monolog tekniğiyle bir müşrikin iç sesini konuşturuyor. Çeviren, bu tekniği bilmediği için bunları Allah’ın söylediği ifadeler zannediyor ve öyle çeviriyor.

Dolayısıyla bu sorduğunuz soru için söylüyorum, yasak meyve meselesi bir yandan mitik kafanın, bir yandan da kutsal kitapların konuşma, iletme tekniklerini bilmeyen çevirilerin bugüne kadar bize getirdiği bir yanılgıdır. Öncelikle Tanrı’nın kadını insanlığa ceza diye yaratmadığını bilmemiz gerekir. Batı mitolojisinin kökeni olan Yunan ve Latin mitolojileri, Pandora’nın insana ceza diye yaratıldığını söyler. Bizim anlayışımızda böyle bir şey yok. Bizim bir misyon olarak taşımamız gereken şey, Batı’nın bu pagan ve uydurma mitolojisine karşı çıkmaktır. Kadın, Tanrı’nın cezası değildir. Bu anlatı değişmediği müddetçe yeryüzünde kadın sorunu asla kalkmayacaktır. Bu konuda bize düşen nedir? Birincisi akademik mecralarda, mitolojideki bu anlatılar uydurmadır, doğru değildir diye bunu sürekli dillendirmemiz lâzım. İkincisi, Batı medeniyetinin ikinci önemli kaynağı Tevrat’tır. Bu durum dini otoriteleri ikna etmemizi gerektiriyor. Yahudilerin ve Hristiyanların kutsal kitabındaki tahrifatın kadın aleyhine gerçekleştiğini söylememiz gerekir; yasak meyveyi önce kadın yemedi. Tanrı yarattığı kadını niye cezalandırsın? Öte yandan bu hikâye Âdem’i de çok edilgen hâle getirmiyor mu? Tanrı Havva’ya verdiği akıl ve iradeyi Âdem’e vermedi mi yoksa? Oturup bunlarla konuşmak ve bu anlatıların aslına irca edilmesini sağlamak lâzım.

Ama maalesef bu anlatıların gücü o kadar dehşetli ki en başta, mitlerle bunu kilitlemişler; ardından sinemayla, tiyatroyla, romanlarla, fantastikle desteklemişler. Bunlar mitin gücüdür. Kim miti inkâr ediyorsa, geçmişten bu yana sürükleyip getirdiğimiz sorunlu düşüncelere baksın; mutlaka mitte bir kökeni vardır ve bu nedenle yerleşik, yıkılmaz, sarsılmaz bir düşünce hâline dönüşmüştür. Hülâsa edersek kutsal kitabımızda bu meyve konusunda kadın suçlu değil ama Batı kutsal kitabında ve mitolojisinde kadın hem suçlu hem cezalıdır. Peki mitolojinin bu gücünü kim kırabilir? Kırabilir miyiz?

Homeros’un topladığı bu anlatılar uygarlığın kuruluş dönemlerinde anasoylu kültürden ataerkil döneme geçerken dönüşüme uğruyor. Meselâ Yunan tragedyaları da mit yapıcılarla kol kola anlatılarını kuruyorlar. Onlar da bir yerde mit yapıcı. Bu durumda kendi hakikatinden uzaklaştırılmış ve pagan özellikler giydirilmiş mitleri nasıl ayırabiliriz ya da ayırabilmek mümkün müdür?

Tabii, zaten uygarlığın başlangıç yıllarında hemen her şeyde ciddi bir değişim görülüyor. Türk mitolojisinin zemin metinlerine baktığımızda böyle bir indirgeme, kötüleme ya da bir ceza asla görmezsiniz. Görürseniz eğer, bilin ki bu israiliyat aracılığıyla, Batı mitolojisi aracılığıyla bize gelmiştir. Dede Korkut kitabı ortada… Dede Korkut’a bakıyorsunuz, kadın çok güçlü toplumda; ailenin temel direği… Erkeği yönlendiriyor, kadını erkeğin öfkesini söndüren bir su gibi görebiliriz. Erkeğe de kadına da bir istikamet çiziliyor ve bu kesinlikle pasif, edilgen bir varlık değil. Ama bize Hint-Avrupa aracılığıyla ve İran aracılığı ile gelen kadın miti var ki bu cadı mitidir. Müslümanların kendi kitaplarında böyle bir tanım, rol, tip ya da kalıp yok. Öte yandan Kur’an’ı açıklamak iddiasıyla yola çıkan binlerce sayfalık tefsirlere bakıyorsunuz, başta kadınla ilgili olmak üzere binlerce uydurma rivayet var. İşi o kadar ileri götürmüşler ki iki satırlık âyeti sayfalarca israiliyatla doldurarak gerçekten hakikatin, sarih âyetlerin üzerini örtmüşler. Tabii bunlar bilinçli yapılmamış, kültürel etkileşimler vs bunlarda çok etken. Bunların etki alanları çok geniş, tali kaynaklarımıza girmişler. Oradan camilerimize, vaazlarımıza ve hayatımıza akıyorlar. Bunları gerçek hakiki dinden ayırmak bu nedenle zorlaşıyor.

Hocam, Ahmet Yaşar Ocak Hoca’nın neden “İslâm mitolojisi” kavramını kullanmamız gerektiği üzerine oldukça dikkat çekici bir makalesi var. [1] “Bir İslâm mitolojisi yoktur ama İslâm kültürünün, Müslümanların bir mitolojisi vardır.” diyor özetle. Bu tespit çok değerli. Çünkü dinle mitin iç içe geçtiğini inkâr ettiğimiz zaman karşımıza dini sahanın beslendiği devasa bir rivayet kültürü çıkıyor. Bu durumda dini olanla mitten geleni ayırmak gerekirken hiç konuşmayıp, öyle birşey yokmuş gibi davranmak çok rahatsız edici. Hâlbuki evet, İslâm, mitoloji üretmemiştir fakat Müslüman havzaların bir mitolojisi vardır ve bu mitoslar din ve kültür etrafında biçimlenmiştir. Bunlar bugün dini ve kültürel bütün çıktıları etkilemektedir. Başlı başına bir tasavvuf edebiyatını dinden ve mitten ayırabilir miyiz? Bu nedenle Ahmet Yaşar Ocak Hoca’nın bu makalesi çok önemli.

Tam da dediğiniz gibi, dini mitten, miti dinden ayıramadığımız zaman din, uydurmaya; mit ise genel kanaate dönüşüyor. Hani bizde bir söz vardır, “Bana hikâye anlatma.” diye. Dini bir konu olduğunda hemen “O uydurmadır.” diyoruz ya, orada bir mit var; hakikati perdelediği için biz onu dinden sayamıyoruz. İşte o mitler zemin metinler aracılığı ile dehşet bir şekilde yayılmış, yayılmaya devam ediyor. Biz bugün mitolojimizi dinimiz zannediyoruz. Zan ile hakikat ayrılmadıkça hangisinin hangisi olduğu, kimin kimi beslediği veya ifsat ettiği anlaşılamayacak.

Muridan

Sizin bu söyleşideki en önemli mottonuz, “En büyük mit yapıcılar din sahasında cirit atarlar.” sözünüz oldu.

Kesinlikle! Elbette bununla bütün müfessirleri kastetmiyoruz. Fakat bazı tefsirlere baktığımızda o tefsirleri yazanlar asırlar boyunca o mitleri tefsirlere ısrarla sokmuşlar. Âyette çok açık ve net olmasına rağmen hâlâ o israiliyatı desteklemeye devam etmişler. Burası yani din, asıl mit-yapıcıların cirit attığı alandır. İşin garip tarafı, bugün de bunları ayıklamak için bir çaba yok. Bunun için çaba gösterenler de o kadar yıkıcı bir çaba gösteriyorlar ki asıl yıkmaları gereken mit iken devasa bir tasavvuf literatürünü, birikimini -İbn Arabi başta olmak üzere- yerle bir etmekle meşgûller… Din adına yapıyorlar bunu; yıkmayı istedikleri şey aslında bu milletin arketipi, özü, aslı… Bu da çok dikkatli olmamızı gerektiriyor. En başta da söylediğimiz gibi dinler mitleri yıkmak için gelirler ve Peygamberler vefat eder etmez, yıkılan mitler hemen o dini de örmeye başlarlar. Yahudiliğin de Hristiyanlığında başına gelen bu. Ama bizim çok büyük bir şansımız var; mitleri yıkan Peygamberimizin hayatı, bulutsuz bir gündüzün güneşi gibi ayan beyan ortada. Ona bakarak düzeltemeyeceğimiz bir yanlış yok. Bu yüzden Rahmetli Cahit Zarifoğlu, “bir Müslümanın sürekli Siyer okumalıdır.” diyor. Bunu niye bu kadar önemsediği de bu konuşmamızdan anlaşılmıştır herhalde.

Mitleri, Doğu ve Batı mitolojilerini, bize ait zemin metinleri, mit yapıcıları, tefsirlerdeki problemleri, kadına dair mit ve din kaynaklı bakış açılarının etrafında dönen problemleri konuştuk. Özellikle bu alanlarda araştırmalar yapanlara yeni ufuklar açtınız, yeni hedefler gösterdiniz. Bu motivasyon üzerinden son olarak neler söylemek istersiniz?

Bu konuştuklarımız bizim temel dertlerimiz. Bizim başkaca dertlerimiz de var ama her daim milletin, vatanın, ilmin, hakikatin yanındayız. Öncelikle önemli bir noktayı burada belirtmek isterim. Bizim asıl özümüz, arketiplerimiz masallarımızdadır. Masal çalışmalarına bir an önce başlamamız lâzım. Masallarımızdaki mitleri çıkarmamız, tespit etmemiz lâzım, bunlar olduğu gibi duruyor ve araştırmacıları bekliyor. Almanya’da Grimm Kardeşler bundan iki yüz sene önce bütün Alman masallarını toplamışlardı. Alman Edebiyatı kendi ruhunu oradan çıkarmıştır. Danimarkalılar, Fransızlar hep masallarına yönelmiş ve kendi kimliklerini ele veren unsurları tespit etmişler. Öncelikle bizim halk masallarımızda muazzam bir hazine var ve onu ortaya koymamız lâzım. Bunlar bizim “zemin metin” dediğimiz şeyler. Meselâ Muhammediye’deki Müslüman Türk kimdir? Mevlid’deki Müslüman Türk kimdir? Yahya Kemal bu konuda Mevlid’de geçen ortamı aynı Üsküdar’daki bir ortama benzetir. Neden? Çünkü öz, aura, kalıp değişmez. Yahya Kemal’in demek istediği şey, edebi metinlerimize yansımış olan dini havanın bizim öz kimliğimiz olduğudur. Bu nedenle o, Mevlid’deki Âmine’yi Üsküdar’daki bir terzinin karısına, Bursalı bir ipekçinin hanımına benzetir. “Türk annesidir orada çizilen.” der. Mevlid’e yansıyan bir Türk ruhudur hülâsa. Bunları keşfettiğimiz zaman, büyük oranda kendi zemin metinlerimizin kalıplarını da günümüz edebiyatına taşıyabileceğiz. Bu büyük bir iş, büyük bir uğraştır. Biz yapmazsak yine kalacak, yine ötelenmiş olacak. Şeyh Galip, Hüsn ü Aşk’ın girişinde Nâbî’yi izdivaç konusunda eleştirirken onun mahrem şeyleri anlatmasına tepki vererek “Acem adab gözetmez.” der. Bu cümlede Türk sanatının en büyük şifresi gizlidir. “Türk sanatı, adab üzere kurulur.” demek istiyor. Bu düşünce üzerinden Aşkın Okunmaz Kıyıları’nda Victoria Holbrook söyler: “Türkler her şeyi getirip adaba bağlarlar.” [2] Adab kelimesini İngilizceye çeviremediğinden de bahseder. Adab kelimesi “edeb”in çoğuludur. Bir edebiyat var Türklerde; edebin çoğulu yazıldığı şeye adını veriyor, edebiyat diyoruz. Bir de adab var, eyleme atfediyor. Adab, eylemin adıdır. Edebiyat da sözün adıdır. Türklerin bir adabı var; ayakkabı giymenin adabı, yemek yemenin adabı, konuşmanın adabı vardır. Bizim bütün medeniyetimizin şifre kelimeleri, aşk ve âdâb olmuş. Derviş de bu iki kelimenin tecessüm ettiği adam; derviş, aşk ve âdâb adamıdır. İşte bu adam kuvvetli yazarsa o metin bizim metnimiz olacak diye düşünüyorum.

Adab eyleminin, söze tekabül eden yüzünde edebiyatı görüyoruz. Bunu hakkıyla icra edecek öznenin bir derviş ruhuna, tavrına, hakikatine sahip olması gerekir. Vakit ayırdığınız için, çok değerli paylaşımlarınız için teşekkür ederiz. Bir hazineyi yüklendik gidiyoruz.

Ben teşekkür ederim. Gençlere çok iş düşüyor. Çünkü konuştuğumuz bu sorunlarla yüzleşmeden ve onları halletmeden biz olmak denen şeyin sırrına varamayacağız veya onun etrafında dolanıp duracağız. Türk Halk Edebiyatı kitabını yazarak 19. asrın son demlerinde Anadolu’da Türk Halk Edebiyatı metin derlemelerini başlatan ve bu anlamda kendisine çok şeyler borçlu olduğumuz Macar Türkolog Ignácz Kunós diyor ki: “Avrupa’daki bütün milletlerin folklorü çoktan toplanmış, yazılmış ve yayınlanmıştı.” Dikkat edelim, bunu dediğinde yıl 1880. Biz şu anda 2022’nin başındayız ve bu konuda hâlâ emekleme evresindeyiz. Nasıl bir çalışmaya ihtiyacımızın olduğu ortada. Azimle ve gayretle kendi değerlerimizi ortaya çıkarmak ve kökenlerimize dair kazı çalışmalarını yapmak için Allah gayret, azim ve fırsatlar versin inşallah.


[1] Ahmet Yaşar Ocak, “İslâm’ın Temel İnançları Etrafında Oluşan Mitolojik Kültür: İslâm Mitolojisi Yahut İslâm İlahiyatının İhmal Edilmiş Önemli Bir Sorunsalı (Bir “mis-en-question” Denemesi)”, Milel ve Nihâl, c. 6, s. 1, Nisan 2006, s. 137-163.

[2] Victoria Rowe Holbrook, Aşkın Okunmaz Kıyıları, çev. Engin Kılıç, Erol Köroğlu, İstanbul: İletişim Yayınları, 2005.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın