Anadolu’da şöyle bir tabir vardır: Acıyı onurla sırtlanmak. Yani başına ne gelirse gelsin haysiyetinden taviz vermemek, en büyük acılar karşısında dahi yıkılmamak ve hayata devam edebilecek gücü kendinde bulmak… Onu bu hâle getirenlere karşı başını dik tutarak ortasında kaldığı enkazın içerisinde yeni bir hayata başlamak. Gözyaşlarını silerek becerikli ellerle çevresinde yıkılan, kırılan, dökülen ne varsa onarmaya girişmek. Bahçesinden koparılan çiçeklerin yerine daha güzellerini dikmek örneğin… Evinin salonuna çamurlu ayaklarla girilmiş ve her yer kirletilmişse bir çırpıda temizleyerek sehpaların üzeri için elinde kalan son iplerle yeni danteller örmek… Ya da kendi elleriyle toprağa verdiği çocuğundan geri kalan eşyalarla diğer çocuklarını büyütmek… Bir zamanlar büyük oğlunun saçlarını taradığı tarakla, eğer hayatta kaldıysa bu kez evin küçüğünün perçemlerini düzeltmek…

Biz bu tabiri, savaş görmüş Anadolu kadınları için kullanırız. Anneannem çok söylerdi, çocukken saçlarımı okşaması ve bana masal anlatması için dizlerine yatardım ve o da kendi annesinden duyduğu hikâyelerdeki kadın kahramanları böyle anlatırdı bana. Derdi ki; “Köyleri basılmış bir Fatma teyze vardı, 3 oğlu birden savaşta şehit olmuştu ama hâlâ tarlasını ekmeye devam ediyordu; o, acıyı onurla sırtlanmış bir kadındı.” Sonra başka bir kadın daha vardı, o hikâyelerdeki çocukluk günlerimin kahramanlarından. Onun da 3 günlük evliyken kocasını askere çağırmışlar. Gitmiş ama aradan 12 sene geçmesine rağmen hâlâ dönmemiş. Aslında nikâhı düşmesine rağmen, tekrar evlenmek istememiş ve sürekli kocasının bir gün, bir yerden çıkıp geleceği umudunu taşıyormuş. Bu genç kadın daima gülümser, hiç boş durmaz ve komşularının işlerine yardım edermiş. Onun için de bu tabiri kullanıyordu anneannem. Ben sessizce dizlerinde yatmaya devam ederken diyordu ki; “Acıyı ne kadar da onurla sırtlanmış bir kadındı…”

Anneannemin bana anlattığı hikâyelerdeki o kadınların hiçbirisi hayatta değil artık. 100 sene öncesiydi, ansızın kopan büyük fırtınanın ortasında inatçı güvercinler gibi rüzgâra karşı kanat çırpmışlar ve sonra sessiz sedasız ayrılmışlardı aramızdan. Mağrur birer bulut gibi geçmişlerdi gökyüzünden. Sonra anneannem de ölmüştü. Ve ben onu özlediğim kadar, anlattığı hikâyelerdeki kadınları da özlüyordum. Meğerse hayata tutunduğum bir dalmış onlar, bunu sonra anlamıştım. Çoğu okuma yazma dahi bilmeyen bu kadınlar, öğretmenimmiş benim meğerse. Çok özlüyordum onları; ta ki sizi görene kadar.

Filistin’e dair hatırladığım ilk görüntüler 1. İntifada dönemine dayanıyor. O zamanlar ilkokul öğrencisiydim, Türkiye’deki pek çok evde olduğu gibi, bizim evimizdeki televizyon da siyah beyazdı. Tek bir kanal vardı, saat 20.00’de akşam haberleri başlardı ve Filistin’deki intifadanın görüntülerini ancak o zaman görebilirdik. “İntifada”nın ne demek olduğunu tam bilmiyordum ancak babam anlatmıştı. Hatta 70’li yıllarda Filistin’e savaşmaya giden arkadaşları olduğundan da bahsetmişti. Onların hepsi erkekti gerçi ama benim gördüğüm bu görüntüler içerisinde en çok kadınlar dikkatimi çekmişti. Hepsi ne kadar da cesurdu.

Seneler geçmişti, artık çocuk değildim ve Filistin’deki direniş devam ediyordu. İsmet Özel’in bir şiiri var; “Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön!” diyor ve şöyle devam ediyor; “Kalbime döneceğim, ama hangi yolla?” Bizlerin kalbimize giden yolu bulmak içinbüyük bir ipucu vardı elimizde. O da izleri takip etmek, dünyadan haysiyetli adımlarla geçmekte olan kadınların bıraktığı ayak izlerini…Benim gördüğüm ayak izlerinin sahibi sizlerdiniz. Kudüslü, Hayfalı, Akkalı, Gazzeli, Nabluslu, Ramallahlı ya da Nasıralı kadınlar. Şehirlerde, kasabalarda ya da köylerde yaşamış ve hâlâ yaşamakta olan Filistinli kadınlar… 

Okuduklarım ve gördüklerim karşısında büyük bir heyecan duyuyordum. İlk şiirlerini Nablus’taki evinde yazmaya başlayan Fatva Tukan’ı öğrenmiştim önce. Bazen eline udunu alır ve pencerenin kenarına geçerek harika Arap ezgileri çalardı. Ah, insanın onun yanına koşarak, saatlerce hiç konuşmadan dizinin dibine oturası geliyordu. 30 Mart 1936’da ilk yayını yapan Kudüs Radyosu’ndaki o güzeller güzeli sesin sahibi vardı bir de; Esma Tubi. Burak Devrimi’nden sonra kurulan Arap Kadınlar Derneği’ndeki nasıl da büyük bir gayretle çalışmıştı seneler boyunca. Yaralı arkadaşlarını ve şehit ailelerini ziyaret eder, direnişçilere para toplamaktan tutun da, hemşire ve ambulans ekiplerinin eğitimine kadar her işe koştururdu. Kenarda durup soluksuz izlemiştim. Böyle soluksuz izlediğim bir başka kadın da, Sadhij Nassar’dı. 1938 yılının sonlarında, yani tam Büyük İsyan’ın en kritik zamanlarında tutuklandığında, işgalciler çok tehlikeli bir kadın olarak tarif ediyorlardı onu. 11 ay boyunca kaldığı kaldığı Bethlehem gözaltı kampında da boş durmamış, tıpkı el-Karmel gazetesinde yaptığı gibi, vatanı için çalışmaya ve çareler aramaya devam etmişti büyük bir kararlılıkla. Şu anda bu satırları yazarken da büyük bir heyecan duymaya devam ediyorum. Ghassan Kanafani’nin, ölümünün ardından çıkan ilanda “o benim öğretmenimdi” diye hitap ettiği Samira Azzam vardı bir de. Kısa öyküleriyle ün kazanan Samira, daha sonra bir grup erkek savaşçının arasında tek kadın olarak yer almıştı. 89 yaşına kadar dimdik ayakta duran Zulaykha al-Shihabi de eşsiz bir mücadele yürütmüştü. 1. İntifada esnasında vefat ettiğinde, binlerce insan vardı Mescid-i Aksa Camii’ndeki cenaze namazında. Hepsi de hayatımda gördüğüm en onurlu ve cesur kadınlar arasında yer alıyorlardı.

Bir okuduklarımız vardı, bir de canlı canlı gördüklerimiz. Filistin’den haberler gelmeye devam ediyordu ve sizi gördükçe içimizde depremler oluyordu. Her Filistinli kadın birer kahraman olarak geçiyordu bu hayattan, ondan emindim artık. Gerçek bir dava sahibi olmak, bedeli ne kadar ağır olursa olsun inançlarından vazgeçmemek, şerefini yokluğa ve açlığa tercih etmek ve bütün bunları sarsıcı bir sadelik içerisinde yapmak nasıl olur, sizde görüyorduk bizler. Ve bazen tek bir kadının bile bir orduya bedel kudrette olabileceğini anlıyorduk. Çocukluk hikâyelerimin büyülü sözcüğü “acıyı onurla sırtlanmak” tam olarak da buydu işte. Hem de onlarca senedir, bir dakika olsun yorulmadan sırtlanmak. Siz bunu yapıyordunuz.

Cihan Aktaş, 2018 yılında tanıştığı Gazzeli bir genç kızın kendisine “Biz çaresiz veya kurban değiliz. Biz Filistinli kadınlar, insanlara hayatı öğretiyoruz.” dediğini anlatmıştı sarsılarak bana. Bu genç kızın ismi Majd Mashharawi’ydi ve o bir mucitti. Nasıl yapmışsa yapmış, Gazze’deki kül ve molozlardan tuğla üretmeyi başarmıştı. Küllerden tuğla yaratmak… Son nefesimize kadar aklımızdan çıkmayacak bir metafordu bu. Sözlerinde o kadar haklıydı ki Majd. Gerçekten de, hepiniz bizlere hayatı öğreten birer öğretmendiniz. Ve bize öğrettiklerinize bir paha biçmek, bunu başka birşeyle takas etmek ya da alıp satmak mümkün değildi. Bu, hiçbir terazinin tartısında tartılamayacak kadar eşsiz bir hazineydi.

John Berger’in çok sevdiğim bir sözü var. Der ki; “Güzellik, hep birşeylere rağmen var olandır. Bizi etkilemesi de bundandır.” Sizin güzelliğinizin bizi bu denli etkilemesinin bir sebebi de buydu. Daima birşeylere, yani zulme ve işgale rağmen var olmuştunuz çünkü. Büyük İsyan’da, Nekbe’de, 1. İntifada’da, 2. İntifada’da… Her yerde siz vardınız. Bazen bir şair, bazen bir öykü yazarı, bazen bir şehit annesi, bazen elindeki taşı işgalcilere fırlatan gencecik bir kız olarak, bazen beyaz yazmasıyla güçlükle ayakta durmaya çalışan bir büyükanne olarak… Bazen yıkılan evinizi onarmaya çalışırken, bazen sokaklarda evladınızdan bir iz ararken, bazen ise siyonist askerlerin yüzüne öfkenizi haykırırken görüyorduk sizi. En güçlü silahlar, en alçak planlar bile leke süremiyordu güzelliğinize.

Bütün baskılara ve etrafınıza çekilen tüm o dikenli tellere rağmen, ulaşabileceğiniz en yüksek irtifaya ulaşmıştınız. Bu öyle bir yerdi ki, orada kalpler sadece insan haysiyeti, özgürlük ve adalet için çarpıyordu. Orada dünyevi hırslardan, ufak tefek hesaplardan eser yoktu. Allah’tan başka sahibi olmayan, hiçbir zalime biat etmeyen Gazzeli, Kudüslü genç kızların eviydi orası. Kanatları kırılsa da uçmaya devam etmek için uğraşayan Ramallahlı, Hayfalı annelerin bahçesiydi. Uzun ömürlerinde hep birşeylere rağmen var olan Nabluslu, Akkalı teyzelerin cennetiydi. Dünyanın farklı yerlerindeki milyonlarca kadına umut olan, acıyı onurla sırtlanmış kadınların yurduydu. Filistin özgür olduğunda, vatanlarını kısa sürede tekrar bir çiçek bahçesine çevireceklerine adımız gibi emin olduğumuz emekçi kadınların yurduydu. Orası güzeller güzeli Filistin’di, orası sizin yurdunuzdu. Orası bize şimdiye kadar öğretilen bütün güzel hasletlerin, kadınlar tarafından hayata geçirildiği topraklardı.

*Bu yazının Arapçası, 24 Mayıs 2021 tarihinde Al-Araby al-Jadeed gazetesinde yayınlanmıştır.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın