Dört Köşeli Üçgen (2018), denemeleriyle tanıdığımız Salâh Birsel’in deneysel roman kategorisinde değerlendirilen eserinin başarılı bir uyarlaması. Birsel’in 1957’de yazıp 1985 yılında yayımladığı, ironik bir üslûpla kaleme aldığı, gözleme/gözetleme meselesi üzerine kafa yoran eserini sinemaya aktaran Mehmet Güreli, Birsel’le uzun yıllar aynı çatı altında yaşamanın sağladığı aşinalıkla, eserin temel sorunsalına ve hissiyatına sadık kalarak filmi yönetmiş. 1960’ları anımsatan siyah-beyaz İstanbul siluetinin, Güreli’nin özgün müziği ve Görkem Yeltan’ın senaryosuyla bir araya gelmesiyle kara noir tarzında, estetik zarafeti yüksek bir film ortaya çıkmış. Filmdeki oyunculuk, mekân, ışık, müzik tercihleri ve her biri tek başına göz dolduran karelerden müteşekkil görüntü yönetmenliği de oldukça etkileyici. Filmin sorunsalını daha iyi anlayabilmek için gerçeklikle ilgili tartışmalara biraz aşina olmak gerekiyor.

Gerçeğim, Gerçeksin, Gerçek

Ünlü matematikçi Godfrey Harold Hardy (1877-1947) “Benim inancıma göre matematiksel gerçeklik bizim dışımızdadır” der. [1] Bu yargı, matematikçiler ve felsefeciler arasında henüz nihayete ermemiş bir tartışmada belirlenmiş bir safı ifade eder. Buna göre “gecesi gündüzü, depremleri, ay ve güneş tutulmaları olan” fiziksel dünya ile “matematiksel gerçek” ayrı şeylerdir ve kimilerine göre bu matematiksel gerçek “zihinsel” olduğu gibi, kimilerine göre de “bizim dışımızda ve bizden bağımsız”dır. [2] Matematiksel gerçekliğin zihinsel bir olgu olduğunu iddia edenler, aynı zamanda onun kurgusal ve subjektif olduğunu, dolayısıyla gerçekliğin değişkenlik arzettiğini öne sürerlerken yaşadığımız dünyanın haricinde soyut bir matematiksel gerçekliğin mevcudiyetini kabul eden ikinci grup ise gerçeğin nesnel bir şekilde kavranabilirliğine de inanmaktadır. Dolayısıyla matematiksel gerçekliğin soyut objektifliğine inandığını ifade eden Hardy’ye göre özelde matematikçilerin, genelde sıradan insanlar olarak “bizim işlevimiz onu bulup çıkarmak ya da gözlemektir.” Dahası Hardy için “ispatladığımızı veya tumturaklı sözlerle yarattığımızı söylediğimiz teoremler [ya da gündelik hayattaki yargılarımız]; gözlemlerimizden çıkardığımız sonuçlardan ibarettir.” [3]

Açıklamalarına bakılırsa, Heisenberg’in belirsizlik prensibini bulmasından on üç yıl, Nobel ödülü almasından sekiz yıl sonra Hardy’nin bu cümleleri dile getirebilmesini sağlayan, “duyuların yanıltıcı etkisi”nden kaçınıp netliğine güvendiği “matematiksel nesnelere” sığınma ihtiyacıdır. [4] Dört Köşeli Üçgen, tartışmaya tam da bu noktadan dahil olarak meseleyi gündelik hayata taşıyor. İsminden de anlaşılacağı üzere film, üçgenin dört köşeli de olabileceği, yani soyut gerçekliklerin sanıldığı kadar kesin olmayabileceği ihtimalini değerlendiriyor. Başrol oyuncusu Mustafa Dinç’in canlandırdığı Gözlemci karakteri, üçgenin sadece üç köşesi olacağına inananlardan. Film boyunca sık sık tekrarladığı üzere o, “uluslararası bir gözlemci”. Gözlemci, onun hem ismi hem de ona göre mesleği. Aslında bir fabrikada bekçi olarak çalışıyor; ancak kendisini “gözlemci” olarak tanıtıyor ve gözlemciliği mesleğiymiş gibi tarif ediyor. Birkaç kez işten kovulmasına rağmen gözlemcilikten hiç vazgeçmiyor, hatta gözlem dükkânı açarak yoluna devam etmeyi bile deniyor.

Gündelik hayatta karşısına çıkan her konuyu gözlemleyen, bu gözlemleri sadece biriktirmekle yetinmeyip her fırsatta dile getiren, bu nedenle de etrafındakilerce tuhaf bulunan Gözlemci, yaptığı şeyi tek kişilik bir tavla oyununa benzetiyor. Ona göre iki kişilik tavla oyununda partnerin hile yapma ihtimali bulunmasına rağmen, oyunu tek başına oynadığında bu ihtimal sıfırlanmakta ve objektif gözlemler yapılabilmektedir. Hardy’nin matematiksel nesnelere duyduğu güveni, bu analojide zarla özdeşleştiren Gözlemci, tek kişilik tavlada zarın asla hileli düşmeyeceğine inanıyor. Tek başına zar atarken çıkan sayıları defterine not etmeyi gündelik rutinleri arasına dahil eden Gözlemci, gerçeğin nesnel bir şekilde bilinebilirliğine ve -“uluslararasılık” vasfıyla ima ettiği üzere- evrenselliğine ikna olmuş durumda. Bu yüzden de dünyada herşeyin bir şekilde hile taşıdığını öne süren iş arkadaşı Kamil’in tehlikeli sularda yüzdüğünü düşünüyor. Gözlemci’ye göre Kamil, gözlemlerinden sonuçlar çıkartıyor, yani bir anlamda gerçeği yorumluyor[5] ki bu matematiksel çerçevenin dışına çıkmak ve üçgene dördüncü köşeyi eklemek demek. Oysa ki herkes onun gibi “gözlemci” olsa ve soyut-nesnel gözlemlere inansa dünya daha yaşanılabilir olacaktır.

Bana Zarlar Hep mi Hileli?

Film, gerçeklik/hakikat üzerine yürütülen tartışmayı çarpıcı örneklerle renklendirirken Gözlemci ve toplum arasındaki ilişki üzerinden başka tartışma alanları da açıyor. Gözlem yapmayı Locke’çu anlamda doğal bir hak olarak gören Gözlemci, karşısındakilerin gözlenmeyi istememe hakkını ise pek de anlayışla karşılamıyor. Ona göre “görünen adam gözlenmeyi göze almış demektir” ve gözlemlenmeyi istememe hakkının kullanılması için yapılacak tek şey saklanmaktır. Filmin bu konudaki göndermeleri, Foucault’nun “panoptikonu başta olmak üzere sosyal teorinin önemli isimlerinin dahil olduğu mahremiyet ve iktidar tartışmalarına da katkı sağlıyor. Görünmekle gözlemlenmek arasındaki eşleştirme, Gözlemci’nin matematiksel gerçekliğe duyduğu güvenin belki de özgürce hile yapmak arzusundan kaynaklandığını ima ederken bir yandan da gözlemlerin bizzat Gözlemci tarafından yorumlanması vesilesiyle manipülasyona ne kadar açık olduklarını hatırlatan ironik bir gönderme içeriyor.

Öte yandan, filmde Güreli’nin hüzünseverliğinin en çok hissedildiği yağmur, şiir ve rüya sahneleri konuyu daha nahif bir noktaya taşıyor. Gözlemci, başka bir açıdan bakıldığında edebiyatta ya da sinemada yer alan herhangi “tutunamayan” karakterden farksız. Kendi doğrularına inanan ve inandığı gibi yaşayıp gördüğü yanlışları ifade etmekten çekinmeyen biri; hâliyle toplum içinde pek sevilmiyor. Olur olmaz her yerde ifade ettiği gerçeklerin bir kısmı başkalarının çıkarlarıyla çakışıyor ve ham ya da yorumlanmış olması fark etmeksizin bazı gözlemleri, toplum ahlâkının ikiyüzlülüğünü ifşa ediyor. Meselâ iş arkadaşı İsmail’in, karısının onu şefiyle aldattığını öğrenmek istememesi, buna rağmen öğrenince de hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmesi trajikomik bir şekilde bu riyakârlığı ve Gözlemci’nin bu dört köşeli üçgen içindeki sıkışmışlığını ortaya koyuyor.

Sınırları belli matematiksel doğruların hayatı açıklamakta yetersiz kaldığı ve üçgenin Gözlemci’yi belki dörtten de fazla köşeye sıkıştıran tarafı ise aşk oluyor. Gözlemci, kısa bir süre aynı oyunda beraber rol aldıkları oyuncu arkadaşına duyduğu aşk sayesinde ilk defa kendi tuhaflığıyla yüzleşmeye başlıyor. Yirmi dört saat aralıksız sürdürdüğü gözlemcilik işinin kendisini hasta ettiğini düşünerek psikiyatra gidiyor. Ancak burada da kendisinin ve çevresindekilerin gözlemlediği hastalığın henüz literatüre geçmemiş olmasının, yani kitaplarda bu gözleme yer verilmemiş olmasının sonucuna katlanmak zorunda kalıyor. Belki bu yüzden ara ara yüzünü seyirciye dönüp bakışlarıyla yardım istiyor sanki: “Ben yalnız bir adamım, bana inanmanıza ihtiyacım var,” dercesine açıklamalarda bulunuyor. Film boyunca savunduğu gözlemciliğin aslında bir oyun olduğunu, bu oyuna kendisinin bile inanmadığını fakat belirsizliklerle dolu bu evrende gözlemlerinden başka tutunacak bir şey bulamadığını ima ediyor. Böylece önemli bir felsefi mesele, sanat eliyle önce gündelik hayata ve toplumsal düzleme taşınıyor; ardından da bireysel bir kimliğe bürünüyor.

Sonuçta, jenerikte Güreli’nin sesinden Gecenin Yalnızlığı’nı dinleyen seyircinin az sonra sinemadan çıkıp Kadıköy/Beyoğlu kalabalığına karıştığında aklında kalan, yüzyıl önce yaşasa belki “meczup” denilse de olanca tuhaflığıyla topluma dahil edilebilecek bir karakterin biteviye yalnızlığı ve bu yalnızlığın kendi hikâyesiyle kesişimi oluyor.

* Bu yazı Hayal Perdesi sinema dergisinin Eylül-Ekim 2018 tarihli sayısında “Gözlemcinin Yalnızlığı” başlığıyla yayımlanan metnin gözden geçirilmiş versiyonudur.


[1] Hardy’den aktaran; Ali Nesin, Matematik ve Gerçek, İstanbul: Nesin Yayıncılık, 2008, s. 70.

[2] Nesin, Matematik ve Gerçek.

[3] Nesin, Matematik ve Gerçek.

[4] Nesin, Matematik ve Gerçek.

[5] Burada Bülent Somay’ın Tarihin Bilinçdışı kitabında yer verdiği polisiye roman türünde cinayeti çözüme kavuşturmak üzere başvurulan farklı gerçeklik yaklaşımlarının tahlili üzerinden tarihyazımını sorguladığı metnini anmadan olmaz. Meraklısı için bkz. Bülent Somay, “‘Çok Basit, Azizim Engels!’ – Bir Tarihyazımı Metaforu Olarak Polisiye”, Tarihin Bilinçdışı: Popüler Kültür Üzerine Denemeler, İstanbul: Metis Yayınları, 2003.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın