11 Eylül saldırılarında ikinci uçağın çarpma ânının izleyiciler tarafından canlı yayında izlenmesi hem toplumda hem medyada “şok etkisi” yaratmıştı. İzleyicilerin belirli bir süre bu görüntülerin gerçek mi kurgu mu olduğunu ayırt edememelerinin sebebi, güvenli olduklarını düşündükleri bir mekânla söz konusu şiddet görüntülerini bağdaştıramamalarıydı. O dönemde görüntülerin etkisinden uzun süre çıkamayan ve duygusal açıdan yıpratıcı olsa da binadan atlayan insanları ya da çarpma ânını tekrar tekrar izlemek isteyen izleyicilerin itirafları oldukça çarpıcıdır. [1] Ancak asıl çarpıcı olan, başlardaki şok etkisinin yerini zamanla kanıksamaya ve bir tür uyuşukluğa bırakmasıdır. Susan Sontag insandaki bu uyuşukluğun hiç de tesadüf olmadığını, arkasındaki asıl sebebi açıklayarak ifade eder: “Musibetlere bağışık olma duygusu, acı veren resimlere bakma ilgisi uyandırır ve onlara bakmak da bu musibetlerden uzak kalmış olma duygusunu hissettirip pekiştirir.” [2] Savaştan, felâketlerden uzak olma arzusu, görüntü aracılığıyla şok edilmenin önüne geçen güçlü bir duygu olarak belirir.

Yaşlıların oynadığı bir oyun   

Filistin, Irak, Afganistan ya da Afrika’nın farklı bölgeleri için bu şok etkisini en son ne zaman yaşadığımız sorusu güncelliğini koruyor. Söz konusu görsel kültür ile büyüyen biri olarak benim Filistin’e dair hatırlayabildiğim en eski ve etkili görüntülerden biri Filistinli bir kızın tutsak babasının ardından “Utanın!” şiirini okuduğu anlardı. Sonrasında Muhammed Durra’nın babasıyla bir duvar dibinde kendilerini İsrail’in kurşunlarından korumaya çalıştıkları anları televizyondan izlediğimi hatırlıyorum. Araya giren tek istisna Naci El Ali’nin çizdiği Hanzala karakteriydi. Enkazların arasında yakınlarını arayan insanların, taş atan çocukların, gece yarısı bombardımanında gökyüzünde beliren füzelerin görüntüleri ise Filistin’e dair zihnimdeki diğer görsel imgeler. Bunları çocukluktan beri taşıdığımı, unutmamaya çalıştığımı ama her yıl yaşanan çatışmalarla zaten unutmanın mümkün olmadığını da söyleyebilirim. Arkasında her ne kadar dini argümanlar olsa da Filistin ile kurulan bağın televizyondan izlenilen şiddet ve dram görüntüleriyle sınırlı kaldığını söylemek gerekir. 1990’larda medyanın bugüne kıyasla oldukça kısıtlı imkânlarıyla izleyebildiğimiz Filistin, “Müslüman kardeş” mitinin duygusal olarak çok etkili olduğu bir mesele. İzleyene acı veren kadın ve bebek görüntülerinin, birtakım sembollerin ve dini mekânların dolaşımda olduğu bu hâkim görsel kültür, kişiyi bir “izleyici”ye indirger ve “elden bir şey gelmiyor” argümanıyla onu pasifize eder. Aynı zamanda orada olmak ile burada, güvenli alanda kalmak arasında genellikle kalmaktan yana olan, izleyici konumunun korunmasını öğütleyen tavrı da güçlendirir. Küresel ya da yerel ölçekli medya kurumlarının hiç gitmediğimiz, görmediğimiz şehirler ve duymadığımız hikâyeler hakkında sundukları bu görsel kültür karşısında kişisel tanıklıklar ve gündelik hayata dair kimi anlatılar, farklı bir Filistin’i tahayyül etmek için bir zorunluluk ve ihtiyaç. [3]

Filistinlilerin geleneksel düğünlerinden bir detay

Sontag, dünyadaki gelişmeleri fotoğraflar üzerinden takip edenlerin aslında gerçekte olan şeylerle karşılaştıklarında uğradıkları hayal kırıklığından bahseder. [4] Lübnan’daki Burj Al-Barajneh Mülteci Kampı [5] neredeyse tüm o hâkim görsel kültürü yıkan bir yer olmuştu benim için. Çok basit gibi gözüken insan ilişkilerinin, alışverişin, ibadetlerin, düğünlerin, oyunların devam ettiğini; [6] orada bir “hayat”ın olduğunu görmek medyanın yalnızca savaşın kızıştığı dönemlerde ekranlara sürdüğü savaş görüntülerini sorgulanabilir hâle getirdi. Askeri kahramanlık ya da hezimet hikâyelerinin kaydedildiği resmi tarihin göz ardı ettiği, ötekileştirdiği kimi kişisel deneyimleri önemsemek ve çoğaltmak, sürekli olarak bir tür kurumsallaşmış trajediyi sunan steril medya görsellerinden kurtulmanın bir yoludur. Bu açıdan muhafaza edilen kişisel arşive yeniden bakmak, araya giren zamanın yarattığı yabancılaşma duygusundan beslenmek ve onu kamuya açmak mevcut görsel kültür karşısında bir direniş alanı olarak görülemez mi?

Çocuklar için hazırlanan bir etkinlik
Bir binanın dış cephesinden detay

* Metin içerisindeki fotoğraflar 2009 yılında, Lübnan’daki Burj Al-Barajneh Mülteci Kampı’nda yazar tarafından çekilmiştir.


[1] Zeynep Gürsel, “Gösteri Terörizmi: Tarihin Cephesinden İmgeler,” 9/11 New York-İstanbul, İstanbul: Homer Kitabevi, 2003, s. 158-170.

[2] Susan Sontag, Fotoğraf Üzerine, çev. Osman Akınhay, 2. basım, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2011, s. 199.

[3] Örneğin, Pelin Tan’ın 2019 yılında Filistinli iki mimar ile yaptığı röportajda sömürgesizleştirme aracı olarak mimarlık Filistin’deki mücadeleyle birlikte ele alınır. Pelin Tan, “Dekolonizasyon Aracı Olarak Malzeme: Filistin’de Güncel Mimarlık AAU Anastas”, Arredamento Mimarlık, sayı 327, Ocak 2019, s. 84-89. https://www.academia.edu/38050781/S%C3%B6m%C3%BCrgesizle%C5%9Ftirme_Araci_Olarak_Malzeme_Filistin_de_Guncel_Mimarlik_Anastas_Mimarlik_Ofisi_Arredamento_Istanbul_Ocak_2019

[4] Sontag, s. 199.

[5] 1948 yılında topraklarını terk eden Filistinlilerin sığındıklarıı Lübnan’daki kamp.

[6] Yukarıdaki resimde detayını paylaştığım, eski bir Filistin geleneği. Özellikle Batı Şeria’daki Kalkilya kentine ait bir geleneğe göre gelin kocasının evine girerken damadın annesi tarafından yoğrulmuş ve üzerinde zeytin dalı veya reyhan yaprağı olan hamur verilir. Gelin hamuru kapının üstüne veya yanı başına yapıştırır. Sonra sağ ayağı ile eve girer. Bu, mutlu ve güzel bir evlilik hayatının müjdecisidir. Eğer hamur yapıştırıldığı yerde kalırsa gelinin ailesi de kızlarının kocasının evinde istikrarlı bir şekilde kalacağına inanır. Eğer hamur yapışmaz veya yerinden düşerse uğursuzluk olarak görülür.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın