Selma Gürbüz’ün İstanbul Modern’de açılan Dünya Diye Bir Yer isimli sergisini (6 Nisan Salı 2021) gezdiğimizde, sanatçıyla ve eserleriyle ilk kez karşılaştığımız hâlde sergi salonuna girdiğimiz an sanki resimlerden taşan dallar, kollar, kuyruklar bizi kendilerine bağladılar ve biz Gürbüz’ün dünyasının içindeki birer canlıya dönüşüverdik. Sevgili genç öykücü Gülşen Funda’yla da yüz yüze ilk kez bu sergi buluşmasında bir araya geliyorduk. Gerçi serginin büyüsünden ve suratımızdaki maskelerden yüzlerimizi de ancak sergi çıkışında fark edebildik. Gülşen’le beraber öyküyle, kelimelerle kurduğumuz bağ, Selma Gürbüz’ün çalışmalarıyla perçinleniverdi. Üçümüz de aynı dili konuşuyorduk, dolanmaya gerek yok: doğanın dilini.

Zift Sanat için bu sergiye dair bir yazı yazmaya karar verdiğim gün öğrendim sanatçının ölümünü. Yazmak iki kere farz oldu. Ne de olsa sergiden söz ederken anlatacağım, aslında resimlerden ziyade hiç tanımadığım gülen yüzlü bu kadındı. Oscar Wilde’ın Dorian Gray’in Portresi’ndeki ressam Basil şöyle demiyor muydu: “Hissedilerek çizilmiş her portre ressamın bir portresidir, modelin değil. Modelin orada bulunması yalnızca resmin yapılmasına yol açan rastlantı, bahanedir. Ressamın gözler önüne serdiği kişi o değildir; tersine, renkli tuvalin üzerinde açıklanan, ressamın kendi kişiliğidir.”

Sergideki çalışmalara, gülen bir kadın yüzü hakimdi, bu imge tüm sergi alanına sızıyordu: sergiden sonra internette gördüğüm Selma Gürbüz’ün yüzüydü bu. Modern sanat gülümseyen dünya algısına pek yüz vermezken sanatçının bu duruşu çok cesur geldi bana. Oysa belki dünya algımız en başından hatalıydı, Dorian Gray’in Portresi’ndeki ressama kulak verelim yine: “İnsanoğlu kendini aşırı ciddiye alıyor. Dünyanın işlediği ilk günah budur. Mağara adamı gülmesini bilseydi tarih çok daha başka olurdu.” Selma Gürbüz sanki filmi en başına sarıyor, ilkel kabile insanını, kadını bugünün insanıyla harmanlıyor, gülümsetiyor; bu gülümseyen bakışla doğaya bakınca güneş, ay, kaplanlar, aslanlar, maymunlar, kuşlar ve ağaçlar da gülümsüyor.

Oysa gülümseyen bu sergi baştan sona ölümü irdeliyor; düğümün çözüldüğü yer ise sanatçının ölümü hayattan ayrı görmemesi, ölümle hayatın art arda, birlikte, öncesiz sonrasız, dolaşık ilişkisi. Bilmeceyi bu dolanmışlık üzerinden çözmenin nahif, rahat, bilge gülüşüydü onunkisi. Selma Gürbüz bir sanatçı olarak ölümle hesaplaşmasını resimleri üzerinde yapmış, bu çatışmayı yaşarken çözmüştü. Onun eserleri durdukça Selma Gürbüz gençleşecekti, bu dünyadan ayrılsa bile. Dorian Gray’in ve pek çoğumuzun yanılgısına düşmemişti o; şöyle bir yanılgıya: “Ne hazin şey! İhtiyarlayıp çirkinleşeceğim, iğrenç olacağım. Oysa bu resim sonsuza dek genç kalacak […] Öbür türlü olabilseydi! Sonsuza dek genç kalan ben, ihtiyarlayansa şu resim olsaydı! Bu uğurda… Bu uğurda her şeyimi verirdim!” Ruhu ve bedeni ayıran bu yanılgının zıddına, Selma Gürbüz’ün resimlerinde ruhla beden birbirini tamamlar; bir bütündür ikisi. Dahası, ruha uygun bir beden formu tasarlanır, lâle kadının bedeninden lâleler fışkırır, elleri lâle lâledir; ağaç kadın, kadının yaratılışın kökündeki sabitliğini anlatır dallarıyla, kökleriyle, bedeniyle.

Şimdi, Gülşen Funda’yla sergiyi gezerken yaptığımız sohbeti, eserlere sorduğumuz sorulara verdiğimiz cevapları bu yazıya taşımak istiyorum. Bazı resimler bizi daha çok içine çekerken bizim içimizdekileri de deşifre ediyorlar, aydınlatıyorlardı.

Sergi alanına girer girmez bir video çalışması karşıladı bizi. Bir Afrika kabilesinin kadınlı erkekli mensupları, bir şarkıyı, mantrayı söyleyerek sırayla yukarı doğru zıplıyorlardı. Her zıplayışla birlikte üzerlerindeki mavili, kırmızılı harmaniler de sanki zerrelerine ayrılıyor, kum taneleri gibi gökyüzüne karışıyordu. Biz, bir yandan aynı kalabalığın aynada bir yansımasını diğer yandan bu yansımalı görüntünün sürekli gökyüzüne doğru dağılmasını, uçmasını izliyorduk. Kâinatın yansımalı, dönen, girift, ritimli yapısı daha girişte sardı bizi. Ben bu videoyu böyle okudum, Gülşen sen neler gördün?

Gülşen Funda: Siz, onların yalnızca “yukarı”ya yeltendiğinin altını çizince, bu dansta ilk olarak, inanca dair pek çok şeyin izini aradım ben de. Yukarıya, göğe, “göksel olan”a, “ulaşılamaz olan”a doğru tek yönlü bu hareket, başından sonuna kadar tek bir amaca yönelik gibi geldi. Ancak bir süre sonra, bu kaydın, bundan çok daha fazlasını, daha da ilerisini anlatmak istediğini fark ettim. Selma Gürbüz, bana kalırsa, onların “dış”larından yola çıkarak “iç”lerini yansıtmış. Görülen danstan görülmeyen dansa; belki de anlatılamayan “o içteki dans”a doğru ilerleyen bir hikâye yazmış. Renkler de bu noktada hikâyeye derinlik katmış. Bir süre sonra, durmadan hareket eden bu insanların renkli zerreciklere dönüşerek hem birbirlerine hem havaya karışmaları, bu hikâyeyi çok daha farklı bir yere taşıdı. Öncesinde, bir parça, bir damla, bir zerre olan, ayrı renklerde ve bedenlerde olan bu insanlar, dansla beraber benliklerini, renklerini, onları birleştiren ve ayıran pek çok şeyi bir kenara bırakarak, “bir” oldu. Bünyesinde binbir renk barındıran bir çiçek gibi, göğe doğru açılıverdi.

Hâle Sert: Sonrasında geneline siyah, toprak rengi, safran sarısı ve yeşilin hâkim olduğu Japon kâğıdının üzerine resmedilmiş eserler karşıladı bizi. İlkin, başını ellerinin arasına almış kimonolu bir kadın resminin önünde durduk. Kadın neden böyle duruyordu? Hatta resmin anlamına daha iyi nüfuz edebilmek için biz de onu taklit ettik. Gürbüz’ün resimlerinde egemen kırmızı-kına rengi güneşin önüne, tam ortasına denk geliyordu kadının başı, bir kadının zihni, zihninin kıvrımları güneş kadar temel, sıcak, harlı ve hayatiydi. Dünyanın gailesi bitmiyordu. Hayat bir kadının düşüncesinde devr-i devran ediyordu, bu o kadar zorlayıcıydı ki ensesinden başlayarak elleriyle başını tutmak, zelzeleleri, depremleri durdurmak istiyordu kadın. Gülşen, sen nasıl yorumlarsın bu resmi?

Kimonolu Güzel (2011)

Gülşen Funda: Bu kadınla epey vakit geçirdiğimizi hatırlıyorum ben de. Sizin de dediğiniz gibi, ellerimizi, ensemizde birleştirip en azından bedeniyle empati yaptığımızda güçlü bir “bütünlük” hissettim ben. Yani bu kadın dile gelse şu sözleri söylerdi diye düşündüm: “Ben varım, bir ve bütünüm. İşte, burada, böyle duruyorum. Dünyayı, tüm bedenimle selâmlıyorum. Yaralanmaktan, karalanmaktan, ötelenmekten korkmuyorum. Diğer insanlardan gelecek her şeyi, iyisiyle kötüsüyle karşılıyorum. Çiçekler kadar dikenlere de ev sahipliği yapabilirim. Baharlar kadar kışları da toprağımda ağırlayabilirim. Doğumlara yahut yokluğa gebe olabilirim. Ama ben, tüm bunlara hazırım. Bu yolda bulduğum ve yitirdiğim her şeyi gönül genişliğiyle kabul ediyorum. Ben varım, bir ve bütünüm. Dünya ile göz gözeyim.”

Hâle Sert: Siyahlar içerisinde bir başka kadın, ellerini iki yana açmış, avuç içleri bize doğru, dağ gibi dikeliyor. Kadının üst kısmı ilkel bir kabile topluluğuna, alt kısmı ise kabarık etekliğiyle Viktorya dönemine aitmiş gibi duruyor. Pek çok resimde bu zıt kıyafet tasarımını görebiliyoruz. Kadının saçları tabaka tabaka başının, yüzünün çevresini kaplamış, sakallı bir kadın izlenimi uyandırıyor ve bu saçlar kadının çenesinin altından bir örgü şeklinde uzanıyor. Ben bu saç imgesine çok anlam verememişken Gülşen harika bir yorum yapıyor:

Gülşen Funda: Gerçekten de bu kadının saçları kesinlikle kendine özgüydü. İçinde yaşadığı dünyada, bence onun “im”i, işareti, nişanı; bu saçlar olsa gerek diye düşündüm, yani diğerlerinden ayrılan ve böylece öne çıkan tarafı. Bu saçın bir benzerine sahip başka kadınlara da rastlayınca, hemen kız kardeş ilân ettim bu kadınları. (bkz. Ayna. İşte Ben., Geçmiş Zaman. Yeniden. ve Gece. Uyku Güzelleri.) Kadının saçına bakarken, özellikle aşağıya doğru indikçe bu boğumların hacim itibariyle giderek daha az alan kapladığını gördüm. Ağaçların yaşlarını, gövdelerindeki halkalardan okuyoruz ya, boğum boğum yahut halka halka… Örgüyü, bu kadının aldığı yaşlara yordum. Yani, kadının saçında kaç boğum varsa, o kadar yaş almış “yaşam”dan. Elbette bizim bir yılımızla koşut değildir onların “yaş”ları. Böyle okumama da, saçlarının şekli sebep oldu açıkçası. Varlığın başlangıcında, dilsizken daha az ve küçüktü bu boğumlar. Yere en yakın boğum, dünyaya geldiğini temsil ediyor olmalıydı. Hatta, Geçmiş Zaman. Yeniden. tablosunda, bu ilk boğumun, yere değmesi beni çok etkiledi. Belki de topraktan doğan onlarca kadından biriydi göz göze geldiğimiz.

Hâle Hanım, sizce bu kadın neden avuç içleriyle selâmladı bizi? Bir de, Gece. Uyku Güzelleri. tablosundaki kadınların saçlarını fark ettiniz mi? İç içe geçmiş rüyalarla bu saçlar arasında bir ilişki kurabilir miyiz sizce?

Hâle Sert: Ayakta dururken normalde avuç içlerimizi karşıya doğru açmayız, oysa dağ duruşu dediğimiz duruşta ayakları yere kökler, başımızın üstünden göğe doğru uzanır ve avuçlarımızı karşıya doğru açarız, böyle durabilmek bilinci, uyanıklığı, kendinin ve evrenin farkındalığını gerektirir. Selma Gürbüz’ün kadınlarının bedenen ve zihnen uyanık ve güçlü oluşlarının bir temsili bu resim. Ben bu resimden “siz de güçlü durun” mesajını aldım.

Gece. Uyku Güzelleri tablosu bir masal tablo gibi geldi bana, kadınların saçlarıyla birbirine ulanan, onların birbirlerine ve dünyaya anlattıkları hikâyeleri gösteriyor. Uzayıp giden urgan, kara saçlar bir açıdan uzaydaki girdapların zamansızlığını, başka bir açıdan birbirlerine anlattıkları masalların fısıltı yumaklarını anlatıyor. Sadece turuncu yüzleriyle temsil edilen ve gülümseyen kadınların her biri birer güneş, etrafını çevreleyen ve sonsuza uzayan saçtan girdapları ise birer galaksi gibi duruyor. Selma Gürbüz, anlatısında toprağın sahipliğini kadına verdiği gibi gökyüzünü de düş gören kadınlara emanet etmiş.

Ayna. İşte Ben’in çaprazında duvarı kaplayan büyük bir resim. Evinizin bir duvarına assanız buradan başka dünyalara geçeceğinizi hissedebilirsiniz. Dünyalar, âlemler arası bir geçişkenlikle kurgulanmış. İnsanlar bekliyor. Ayakları zemine basmıyor, çömelmiş, düşünceli, kimi gülen kimi hüzünlü, üzgün yüzler. Kadın mı erkek mi olduklarını konuşuyoruz Gülşen’le, cinsiyetlerin birbirine karıştığını düşünüyoruz. Bana daha yüksek konumda çizilen insanlar daha huzurluymuş gibi geliyor. Gülşen, sen ne dersin?

Gülşen Funda: Evet, bu tablonun önünde uzun bir süre kaldığımızı hatırlıyorum. Bir “yer”de “asılı” gibilerdi sanki. Ama dalları düşününce oraya “bağlı”ymış gibi gelmeye başladılar. Bir yere toplanmış, çömelmiş, gövdesiyle kendi içine kapanmış bu insanlar, bir tutukluk hâlini mi canlandırıyordu, bunu düşündüm bir müddet. Belki de bir “hâl”i, bir “oluş”u işaret ediyorlardı. Bana kalırsa, “bekleyiş”i. Nerede bekledikleri önemli değil, bekleyişin kendisi “ayrı bir mekân” yaratmış çünkü. Ama neyi bekledikleri, tablonun kalbindeki esas soru. Bekleyişlerinin onları dondurduğunu, hareketsiz kıldığını, bir yere astığını, -belki de düşünce dallarıyla- bağladığını gördüm ben. O zaman biz de onları, “bekleyenler” olarak mı adlandırıp hatırlayacağız? Yani, bekleyişlerine bekleyiş mi katacağız? Size de bekliyorlar gibi gelmiş mi Hâle Hanım, eğer öyleyse böylesi bir “tutuklulukla” neyi bekliyor olabilirler?

Hâle Sert: Evet, bu resmin bir arafı anlattığı açık bir şekilde hissediliyor. Arka planı kaplayan, bütün figürlerin üzerine dalları sarkan bir ağaç var, bu ağaç bana Adem’le Havva’nın hikâyesindeki ağacı anımsattı, sanki o gün bugündür ağaç da tüm insanlığa gölge edecek kadar büyümüş, o da arafta bekliyor. Cennete ya da cehenneme gitmenin öncesindeki bir bekleyişi anlatıyor tablo. Tablodaki insanlar çömelmiş ve elleri dizleri üzerinde kenetlenmiş oturuyorlar. Eğer yanlış algılamıyorsam daha erkeksi figürler yandan resmedilmiş ve onların başları öne doğru eğik, sanki onlar diğerlerinden -kadın figürlerden- daha ağır bir sorgulama içindeler, sanki daha büyük hatalar yapmışlar. Oysa kadınların yüzü bize dönük ve açık. Selma Gürbüz’ün kadınlarının içi arafta da rahat, gönül ferahlığıyla başları dik, alınları açık bekliyorlar.

Bir kadın yine, kucağında yeni doğmuş bir bebek, bebek güneş imgesinin içinde, resmin sol üst köşesinde güneşin boşaldığı yerde yuvarlak içerisinde aynı kadının yüzü, kucağında bebek tutan kadın sanki aynaya bakıyor bu imgeye doğru. Bebekli kadının memeleri sütle dolu, eteği yine kabarık. Bu kadının bir farkı var, gözlerinin altında bir çift göz daha var. Neden böyle çizilmiş diye düşünürken, bunu kadının bir hâlden başka bir hâle geçişinin ima edilmesine yordum. Anne olduğunda artık dünyayı başka görmeye başlıyor, daha çok görmek zorunda, bebeği ve kendi için, yansıyan imgesi geride kaldı, o şimdi hem anne hem kadın.

Seher Vakti. Yük. (2011)

Gülşen Funda: Ne kadar güzel söylediniz. Aklıma farklı bir “doğum-ölüm” inanışı geldi benim de. İnanışa göre, doğum esnasında kadının bir parçası “ölür” ve anne olarak yeniden “doğar.” Belki de, bu benim yorumum, bu noktada bebeğin doğumu, kadının doğumuna da rehberlik eder. Bebek; anne karnındaki yolculuğunu bitirip toprağın üzerindeki yolculuğunu başlattığında, aynı şeyi “anne”sinden de ister. Kendisinin de bir yolculuğa çıkmasını, yenisini başlatmasını ister. Çünkü böylece, bu yolculuklarının sonunda birbirlerine kavuşacaklardır. Bu tablo özelinde, kadının elinde tuttuğu bebek, kadının “yeniden doğum”una da yol gösteriyor gibidir. Bir dolunayın içinden annesine seslenmesini buna yordum ben, yani ay ışığı gibi ona yol göstermesini.

Hâle Sert: Ve bir kadın yine, gözleri kara kara, kirpikleri uzun uzun, gülümsüyor, saçlarının içinden doğmuş yüzü, şimdi bu yazıyı yazarken okuyorum resim bilgisini, bu bir dağ kadınmış. Kadın dağıymış. O gün öyle yorumlamadık, sadece sevmek geldi içimizden, görevlilerin onca uyarısına rağmen elimizi yüzünde gezdirmek istedik. Gülşen, ne güzel, ne sıcak bir kadındı değil mi? Dünyanın rahmi miydi o kadın?

Gülşen Funda: Etrafındaki sayısız çizgi, kadının, sahici bir “rüyaya gebe” olduğunu hissettirdi bana. Belki de esaslı bir rüyadan uyandı, gözlerini açtı, gülümsedi. Dil atının, zahmetle getirdiği rüyasını düşündü ve o kelimelerle yüzünü yıkadı. Bu kadına sürekli “Şehrazat” diye seslendiğimi hatırlıyor musunuz, bilmiyorum. Kadının elleri görünmüyor ama elimi tuttuğunu hissediyorum. “Benim elim değil, Şehrazat’ın eli,” diyor. Binbir geceden daha uzun, binbir gündüzden daha aydınlık yaşayan; binbir hikâyeden fazlasını anlatan, dahası bize hikâye anlatmayı öğreten Şehrazat bu. Bu kadın, bana kalırsa, Selma Gürbüz’ün yarattığı dünyaların ecesi, annesi. Tuvaca, “ava”sı. Sizin de dediğiniz gibi, o dünyanın rahmi. İçinde nefes aldığı dünyayı doğuran bir kadın bu. Selma Gürbüz’ün diğer tablolarını düşünüyorum, diğer doğanları: Kadınları, adamları, balıkları, ağaçları, kuşları, yıldızları, kırmızı dolunayı, siyah güneşi, kaplanları, köpekleri, geceyi, gündüzü, gemileri, denizleri, dalgaları, aynaları, bebekleri, karıncaları, gülleri, yaprakları, yırtıcıları, yaban horozlarını, etoburları, kurbağaları, buğday tarlalarını, yolları, köprüleri ve söyleyemediğim pek çok şeyi doğuran, bu kadın değil mi?

Hâle Sert: Haklısın Gülşen, bu kadın Şehrazat olmalı. Kendini ve başka kadınları ölümden kurtaran kadının bilge edası var yüzünde. Belki arkasındaki halkalar onun hikâyeleri sayesinde hayatta kalan kadınların hayat çizgileri.

Bir de ağlayan kadın yüzleri, Afrikalı kadınlar, gözlerinden inci gibi yaşlar dökülüyor. Bir gözünden beş, diğerinden üç yaş belki. Kadınlar sanki ağlarken bile gülüyorlar, gözyaşı kadının süsü gibi duruyor. Dünya yaratılalı beri kadınlar ağlıyor mu? Ve böyle olduğu için mi kadınlar çok güçlü?

Birbirimize İyi Bakalım (2020)

Gülşen Funda: Bu kadınların gözyaşlarını bize göstermesini, gerçekten insanca buluyorum. Böylesi bir saydamlık, her yerde kameralar olsa da, pek mümkün değil artık. Tüm varlığını ve oluşunu bilen, gören ve yeryüzünde böyle yürüyen bu kadınları bizzat doğanın kendisine benzetiyorum. Ağaçlara, ırmaklara, dağlara, taşlara, mağaralara, ovalara ve evi orman olan binbir çeşit canlıya. Biliyorsunuz, doğanın içindeki nice canlı, birbirine bağlıdır. Bu havayı birlikte solurlar. Birbirlerini beslerler. Bir şaman öğretisi şöyle söyler: “Hayatta hiçbir şey yalnızca kendisi için var olmaz. Irmaklar kendi suyunu içemezler. Ağaçlar kendi meyvelerini yiyemezler. Birbiri için yaşamak, doğanın kanunudur. Eğer ortada bir ‘biz’ varsa, ‘ben’ olabilirim. Eğer ortada bir ‘sen’ varsa ‘ben’ ancak o zaman var olabilirim.” Bu kadınlar da güneştir ama yalnızca kendisi için ısıtmaz, aydır ama yalnızca kendisi için parlamaz, çiçektir ama yalnızca kendisi için kokmaz, topraktır ama yalnızca kendisi için doğurmaz, rüzgârdır ama yalnızca kendisi için esmez. Yalnızca kendileri için yaşamadıklarından bu kadar güçlüdür onlar. Yalnızca gülmek istemezler, ağlamak da şifa verir onlara. Yollarının kesiştiği bütün kız kardeşlerine güvenirler ama zaman nehrinde yıkanan her varlığın değişeceğini de bilirler. Kalplerini olacak olana hazırlarlar. Başkalarından bir şey beklemezler, bizzat verirler. Güç istemezler, bunu bizzat yaratırlar. Bu kadınlar, kıymet verdikleri dostlarını yitirdiklerinde onları ağır ağır uğurlarlar. Bu kadınların ağıdını herkes işitir. Bir ağaca dokununca bile o ağacı sırtlayabilen, ağaç olmanın ne demek olduğunu bilen kadınlardır onlar. Gövdelerine değil toprağa güvenirler. Çıplaklıkları, onların kıyafetidir; kendi varoluşlarını giyinirler. Her şey sona erdiğinde yaşamı “orada” bırakmak için en çok onlar isteklidir. Her şey sona erdiğinde yeniden başlamak için en çok da onlar hazırdır. Selma Gürbüz’ün kadınları, böyledir işte.

Hâle Sert: Kadınların gözyaşları ancak bu kadar güzel yorumlanabilirdi! Aslında, sergide belirgin bir şekilde hissedilen gölge, kanat, iskelet imgelerine de değinmek gerekiyor ama onları bir başka sohbetimize bırakalım. Selma Gürbüz’ün bereketli, katmanlı ve mistik dünyasını keşfimiz devam etsin.

Not: Bu yazıdaki görseller İstanbul Modern’in izniyle kullanılmıştır.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın