


Yanagi’nin Gündelik Şeylerin Güzelliği kitabı yakın zamanlarda çıktı.[1] Bu konuyla yakından ilgilenen biri olarak kitabı edinip göz attıktan sonra üzerine bir şeyler karalama ihtiyacı hissettim. Belki de bu konudaki fikirlerimi biraz daha inceltme vesilesi olsun diye. Ancak Japon sanatı ve tasarımı ile ilgili giriş niyetine bir şeyler yazarken yeni açılımlar ve karşılaştırma zeminleri de çıktı. Değiştirmeden paylaşıyorum.
*
Hem kültürel çalışmalarla ilgilenen birisi hem de bir tasarımcı ve tasarım eğitmeni olarak Japon kültür ve sanatı her zaman ilgimi çekmiştir. Bu kültürün yarattığı eserler, tasarımcılar için kendi içinde barındırdığı minimalizm, sadelik ve bir değer sistemini sadece temsil etmek değil belki de yeniden yaratmak noktasında hem bir örnek hem de ilham kaynağıdır. Modern tasarımın mottosu olan “az çoktur” (less is more) anlayışı, bu kültürün kadim bilgisi/genetiğine çok önceden yazılmıştır diyebiliriz. Öte yandan bu sanatın süslemenin bir suç olduğunu, işlevsellik ve sadeliğin düşmanı olduğunu belirten bir başka modern düstura (ornament is crime) ise farklı bir karşı-duruşu var.
Birkaç yıl önceki Japonya seyahatimde geleneksel bir çay seremonisine katılma fırsatım olmuştu. Çayın hazırlanmasında kullanılan bilumum eşyayı dikkat ve özenle kullanarak ve her aşamasının acele etmeden ve bilinçle gerçekleştirildiği bu törende en çok ilgimi çeken anlardan birisi şu olmuştu: Çay içecek kişiye sunulacak çay kasesi, masadan kaldırılıp o kişiye sunulmadan önce masada çevrilerek kasenin bir tarafında yer alan desen, sunulacak kişiye doğru döndürülüyor. Yani çay size sunulurken çay kasesinin desenli tarafını görüyorsunuz.
Bu küçük görünen detay her şeyin ötesinde kapsamlı bir ahlâki duruşu da barındırıyor gibi: Karşısındakine -belki de kendinden bile fazla- önem verme, hassasiyet, estetik, eşyanın tabiatının insanla ilişkisinin incelikle kurgulanmış olması vb. Böyle bir evren görüşü içinde yer alan eşyada yer alan süslemenin ne tür bir cinayete gönderme yapacağını anlamak imkânsız.

Çay bardağı konusunda yazdığım bir önceki yazıya referans verip oradan devam edecek olursam Türk kültüründeki çay sunumu da başka bir çerçeveden böyle bir özeni barındırıyor diyebilirim.
Evet, Türk usûlü çay bardağı masanın üstünde çok kırılgan bir eşya olarak hafifçe hazırlanıp tutulan ve sakince sunulan bir nesneden ziyade çok daha hoyrat görünen bir şekilde tiryakilere sunuluyor olabilir. Çaycının askılı tepsisi, üzerinde bazen ağzına kadar dolu onlarca çay bardağı da olacak şekilde yerçekimine meydan okurcasına merkezkaç kuvvetiyle sallanıp, hatta döndürülüp önümüze gelir. Gündelik hayatın içine giren ufak bir heyecan, adrenalin ve gösteri ânı. Dinamik, eğlenceli ve tam da kültürün içinden.
Geçen gün de Üsküdar iskelesindeki büfelerden birindeki çay ocağında yer alan çay kazanı dikkatimi çekti. Büyük iri dikdörtgensel metal gövdenin üzerine nakşedilmiş Kız Kulesi resmiyle arz-ı endam ediyordu. Ufak bir internet taraması ile bu kazanların birçok farklı versiyonu olduğunu gördüm. Özellikle kamusal alanda kullanılan bu nesneler sadece bireysel zevki yansıtıyor olamaz. Bunlar çay ocaklarında çayın birçok insana suyu ve demi bitmeden ve her dem taze olarak sunulabilmesi için hazırlanmış bir düzenek neresinden baksak. Yapı ve üretim olarak da öyle çay demliği, çay bardağı, hatta semaver gibi inceli-kalınlı beli ya da kavisleri olabilecek gibi de değil; biraz maskülen bir nesne türü bile denilebilir. Belki de bu nedenle bütün ifade grafik kısma yüklenmiş. Üzerinde yer alan kabartma uygulamalarla belki de çaycının ya da çay içmeye gelenlerin gözüne gönlüne hitap edecek bir küçük müdahale, dış dünyayla bir hoş paslaşma kurgulanmış. Tıpkı Japon çay seremonisindeki çay sunulan kişiye uzatılan kasedeki çiçek deseni gibi.
Yanagi’nin kitabı bahsettiğimiz incelikleri olduğu gibi barındırıyor. “Mingei” adını verdiği ve kitapta Türkçeye “Halk sanatı” olarak çevrilmiş kavram üzerinden gündelik eşyaların gelenek içindeki yerini, ihmâl edilmişliğini ve kolaylıkla fark edilmeyen değerlerini inceliyor. Ancak kitapta sıklıkla gündelik nesnelerdeki bozulmalardan, malzeme ve üretim konusundaki ucuza kaçmaların ne kadar da kültürel erozyona yol açtığından dem vuruluyor. Biraz önce sözünü ettiğim türde hassasiyetlerin tam da içinden çıktığı bir kültürden bu eleştirilerin gelmesini tümüyle anlayabiliyorum.
“Çağımız” diye başladığı paragrafta yazar hızdan, değişimden, gelenek ve göreneğin kaybından bahsediyor. Bunu “iyiyle kötüyü ayırmak” için bir potansiyel gibi sunsa da en romantik anlamıyla bir nostalji düşüncesinin içine atıyor okuyucuyu. Bugün için yaşadığı umutsuzluğu, kitabın sonunda, kurgusunda yer aldığı ve hiç de kötü bir fikir olmayan “Japon Halk Zanaatları Müzesi” projesi ile de katmerlendiriyor.
Ancak bugünün potansiyellerini topluca hiçe sayacak bir otantiklik anlayışı bizi mutsuz bir şimdi düşüncesine götürmez mi? Tam da bu çağın gündelikliğinin parçası olan plastiği, esnek ve kişisel üretim tarzlarını, şehir hayatının getirdiği akışın içinde oluşabilecek yeni ritüelleri, teknolojinin mümkün kıldığı yeni birleşimleri ve imkânları demin bahsettiğimiz kültürel hassasiyetlerle birleştirebilir miyiz? Ya da tam bu hassasiyetlerin içinden bu nesneler bugünün şartları ile yeniden doğduğunda neler görür, neleri kullanırdık acaba?
Hümanur Bağlı
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.
* Soetsu Yanagi, Gündelik Şeylerin Güzelliği, çev. Merve Pehlivan Frostick, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2025.