“Kadın” meselesi pek çok alanda olduğu gibi sanat ve edebiyat dünyasında da çeşitli tartışmaların odağında durur. Geçmişte güçlü kadın sanatçılar, yazarlar var mıydı,  yok muydu; eğer yoksa bu bir sorun mudur, varsa neden bu isimler erkek meslektaşları kadar tanınmazlar; kadınların edebiyata ve sanata ilgisi ya da ilgisizliği hangi saiklerle açıklanabilir; kadınlar erkeklerle aynı üretim sürecinden mi geçerler, değilse neden gibi sorular çerçevesinde süregiden tartışmaların sanatseverler açısından verimli bir mecra oluşturduğu ise takipçisine aşikâr.

Biz de Zift olarak bu velut mecraya katkıda bulunmak amacıyla, kendi içinde zengin bir literatür olma özelliğini haiz bir birikimi gün ışığına kavuşturalım istedik. Bugün itibariyle, “Kadınlar Kadınları Anlatıyor” başlığı altında, kadın yazarların ve sanatçıların, kadın yazarları ve sanatçıları anlattıkları metinlere yer vermeye başlayacağız. Bakalım kadınlar, hemcinslerinin sanatını nasıl görüyorlar, nasıl anlamlandırıyorlar?

Keşfimizin ilk durağı, Safiye Erol’un Marilyn Monroe üzerine 12 Ağustos 1962 tarihinde Yeni İstanbul gazetesinde kaleme aldığı metin. Yazarın, Halil Açıkgöz tarafından derlenip kitaplaştırılan makaleleri arasından seçtiğimiz metnin popüler bir Hollywood aktrisinin Türkiyeli bir kadın yazar tarafından çizilmiş ilginç bir portresini içeriyor.

İyi okumalar dileriz…

Kumrunun Ölümü [*]

Dünyâda her şey aklıma gelirdi de günün birinde Marilyn uğruna kaleme davranacağım hatırımdan geçmezdi. Cümle cihânı hayran bırakan kadın bana pek bir şey söylemezdi çünkü, herkese uymak için onu çekici bulmaya uğraşırdım ama nâfile. Neydi eksiği? Güzellikte öylesine güzeldi ki ne yüz ne vücut bakımından değil ona çıkışacak, yaklaşacak kimse bulunamazdı. O kusursuz minyon çehre, o balla gülden yoğrulmuş sanılan hârika vücut gözümün önünden gitmiyor. Hele vücut.

Her tarafı gamzeli, kemiksiz dolgun, aynı zamanda ince vücut. Venüsün cildine dokunulmuş, Eros’un dudaklarıyla okşanmış olmalıydı. Halkın neden ve nasıl coştuğunu, çok iyi anlamakla berâber sempati akımlarına karşı kaskatı izole kaldım.

Güzellikleri estetik kritiğe daha az dayanıklı diğer artistlere, mesela Rita Hayworth ve Ava Gardner’e bayılırdım. Onların dik başlılığını “Ayağını denk al!” diyen edâsını, ele avuca sığmaz görünen meşrebini beğenirdim de Marilyn’in lâtilokum tadı içime eziklik verirdi. Marilyn’e şahsî bir irtibat kuramadığım için onunla hep nazarî bir tarzda meşgul olurdum. Evvelâ kendini dünyâya bu kadar beğendirip sevdirmesinin sırrı neydi? Sonra: Ben bu umûmî cereyanın neden dışında kalıyordum? Kendime gizliden biraz kızıyordum galiba. Mutlaka hissiz bir tarafım, dumûra uğramış bir cephem, bir anormal negatif görüşüm varmış gibi işkillenerek aranıyor, Marilyn’i zorla beğenmeye özeniyordum. Sempatik sistemin bu zorlamalara tâkati yoktu. Baktım hazım cihazım zarar görüyor, vaz geçtim. Marilyn tek misal değildi, bünyemin kabul etmediği daha başka modern kreasyonlar da vardı. Mîde bulantıları ile hasta olmaktansa bir nebze anormal geçinmenin “ehven-i şer” sayılacağı yargısına vardım, onun filmlerini boykotladım çıktım işin içinden. Söylemeye dilim varmıyor, hele şimdi fâcialı ölümünden sonra, ama huzursuzluğumun sebebi bir nevi mistik hak anlayışına dayanan “tenâsüp arama” merâkı idi. Marilyn’i ruhsuz ve mânâsız buluyordum. İstiyordum ki insanlık târihinin seyrek çıkardığı bir numune olan bu dünya güzelinin dışı gibi içi de mükemmel olsun. Şimdi anlıyorum: Taleplerimle zulmetmişim o dilbere… Maddede olduğu gibi mânâda da bir hârika olsaydı kendini teşhir edebilir miydi hiç? Ne o insan üstü olmayı kaldırırdı ne de halk onu küstahça seyredebilirdi… Keşke bu kadar güzel olmasaydı… Film sanayii onu aynı bir sermâye gibi kullanır, rantabilite hesâbı kıl kadar aksasa gözünün yaşına bakmaz halk ondan bir arzu gıdıklayıcı diye istifâde eder, şimdi iştahlanır, şimdi teper geçer; anlayışlı ve şefkatli olması lâzım gelen fikir ve sanat zümresi ise ondan mucizeler istemeye kalkar.

Sarışın bombanın zuhûru atom bombasının zuhûruyla aynı zamâna düşer. O devrin dünya basını hayâlimde resm-i geçit yapıyor ve Somerset Maugham’ın bir sözünü düşünüyorum: “Hayâtın fâniliğini kolayca anlamak isteyen, eski gazeteleri okusun yeter. Yeri yerinden oynatmış sansasyonlar bakın bugün birer silik gölge gibi kalmış.” Neydi o Marilyn salgını, her gün tâze haberler, yeni resimler. Bizim gazeteler de epidemiye yakalandı, koy kaldır Marilyn. O hengâmede Refii Cevat Ulunay’ın bir yazısı bende derin izler bırakmıştı, hiç unutamadım, hatta meclislerde fırsat düştükçe tekrarladım. “Bir fâni hüzün için nedir galeyan?” demişti üstad. Ses Mevlânâ ekolündedir.

Güzel kadın, ölümünde 36 yaşındaymış. İyi dayanmış doğrusu. Feleğin onu nasıl yerin dibine geçirdiği, göklere çıkardığı, tekrar esfel-i sâfilîne attığı düşünülürse bu zıvanadan çıkmış grafiğe değme kahrâmanın göğüs geremeyeceği anlaşılır, nerede kaldı küçük bir sevdâlı kumru. Yokluklar, horluklar silsilesine boydan boya dolandıktan “Acaba ne yapsam da şu dünyâda bir soluk, bir lokma ekmek bulabilsem? Ne versem de hayat alsam?” diye sorduktan sonra geçer akçenin ancak güzel vücûdu olduğunu anladı, sürecek başka bir peyi olmadığı için tek sermâyesini pazara çıkardı. Meğer ne hazîne imiş? Film sanayii işletmeyi ele aldı, halkın nabzını cebinin içi gibi bildiği için halka göre bir mâbut, bir seks kraliçesi çıkardı ortaya. Kolay değil, yetmiş iki milletten gelen alkış tesîsine alışmak, bir nefeste erotizm koklamak. Marilyn bir hatâlı görüş edinmiş, kendisini sâhiden bir mâbut sanmışsa mâzurdur. İşte Sırat Köprüsü buna derler. Sarışın bomba gerçi bir mâbut, fakat film sanayiinin halk zevkine göre îmal ettiği bir fabrikasyondur. Halk cephesinden bakılınca bir tanrıça, şirket tarafından bakılınca üzerine kaliteli hesaplara göre yatırım yapılmış bir süje idi, sermâyeye fâiz getiremediği dakîka defterden silinirdi. Doğru konuşalım, sermâyedâra kabahat bulamayız. O, kendi hüviyetini hiçbir zaman inkâr etmemiştir. Eksiklik olsa olsa terbiye, tahsil, seciye cihetinden zayıf bulunan artistlerin “dünya gözdesi” rolüne çıkmalarıdır. Lâyıkdı ki bunlar büyük devlet adamları gibi soğukkanlı, üstün ruhlu ve dünya iltifâtını ha deyince ayak altına alabilecek bir karakterde yetişsinler. Dervişin istiğna tâcını başlarına oturtmadan gözdelik tahtına geçmesinler. Bursalı İsmâil Hakkı Hazretleri’nin öğüdü ile tarhlansınlar.

     İşbu haşârı fenâda satılırsın, yoğa çün

     Sen cihânı sat, seni dünyâ-yı, fânî satmadan  

Marilyn’in Arthur Miller’le olan izdivâcı da acıklı sonucun sebeplerinden biridir belki. Görmemesi lâzım gelen mânevi ihtişâmı gördü, bilmemesi lâzım gelen değerlerle temâsa geldi. O zamâna kadar reklâm, sükse patırtı gürültü harra gürra yuvarlanıp giden bir halk çocuğuydu. Seks kraliçesiydi. Aşkın huzuruna çıktı, seksin iflâsını yaşadı. Film tanrıçasıydı, Miller’in yedeğinde sanat mabedine sokuldu, panayır saltanatı ile yetinemez oldu. Yüksek uçuş için yaratılmış değildi, kumru şâhine nereye kadar yoldaşlık edebilir? Aslında aşk da sanat da birer kanlı meydandır, şehitlerle gâzilerden gayrısı ayak basamaz. Bu amansız iklimde barınamayan Marilyn için Miller “rahatsız, kararsız, gevşek” dedi. Özlü sanatkâra ayak uyduramadığı için mutsuz kalan Marilyn’i beyzbolcu eski kocası daha hasis yaradılışı sâyesinde biraz avuttu.

Nihâyet o balla gülden yoğrulmuş latif vücudu bir pamuklu örtüye sarıp otopsiye götürdüler. Bir târihte gazeteciler Marilyn’e sormuşlardı: “Gece yatarken pijama mı giyersiniz, gecelik mi?” O da şu gevrek cevâbı vermişti: “Gece yatarken çıplak tenime üç damla lavanta giyerim.”


[*] Yeni İstanbul, 12.08.1962. Safiye Erol, “Kumrunun Ölümü”, Makaleler, 3. baskı, İstanbul: Kubbealtı Neşriyâtı, 2010, sf. 305-307. Halil Açıkgöz’ün bu eserinde yer aldığı şekliyle, kelime ve imla düzenlemelerine sadık kalarak alıntılanmıştır.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın