Rüyalar, hem kişinin kendisinin hem de ait olduğu toplumun bilindışının anahtarı hükmünde bir âlem. Örtük/belirgin yönleriyle kişiliğimizin, kaygılarımızın, sırlarımızın, fantezilerimizin ipuçları da rüyalarda. Jung’a göre ruh, kendini mitler yoluyla ifşa eder. Dolayısıyla “bilincin derinlikleri ancak mitlerle keşfedilebilir.” [1] Mitlerin göstergeleri de rüyalardaki sembollerdir; rüyalar ancak bu sembollerin dilinden anlayanlar tarafından tabir edilir. İslam geleneğinde “daha yüksek bir hakikatin alâmetlerini taşıdıkları için” rüyalara özel bir önem atfedilir; zira rüyalar görülmez, gösterilir… [2]

Uyanıkken dile dökemediklerimiz, rüyaların sembolik âleminde ifadesini bulur. Bazen de rüyanın kendisi değil anlatısı, tabii kurgunun da katkısıyla, anlatılamayanın söze aktarıldığı bir perde işlevi görür. Annemarie Schimmel, rüyaların tarihyazımında epey işe yaradıklarını söyler: “…vakayinamelere ya da hâl tercümelerine eklenen rüya anlatımları, tarihçilerin şu ya da bu nedenle yazamadıkları gerçekleri üstü kapalı olarak anlatırlar. Yani tarihçiler, kendilerini tehlikeye atmadan fikir beyan edebilmek için rüyaları vesile olarak kullanmışlardır. (…) sert siyasi hicivler yapılırken genellikle rüya anlatma yoluna başvurulduğu görülür.” [3]

*

Mezuniyetimden on yıl kadar sonra rüyamda mühim bir edebiyat ödülü verilecekler arasında görmüştüm kendimi. Uçsuz bucaksız bir bahçede, önümde hiç iştah duymadığım türlü türlü tabakların sıralandığı devasa bir ziyafet sofrasında yapayalnız bırakılmışım. Etrafımdaki bütün yaşlı yazar/sanatçılar -bilinçdışı bu ya, hiç kadın yoktu- kılık kıyafetime bakıp “ne işin var buralarda” der gibi burun kıvırıyorlar, yokmuşum gibi davranıyorlar. O anda hissettiğim yabancılığı, sanki yaşamışçasına kanlı canlı hatırlarım. Kanadım kırık, öylece dururken masalardan birinde oturan fötr şapkalı, yaşlı, topluca bir yazar bana kalemini göndermiş, şapkasını hafifçe kaldırarak başıyla nazikçe selam veriyor. Kalemini hediye etmek, bu toplulukta bir onay ve kabul işaretiymiş; buruk da olsa heyecan duyuyorum. Eh, bu kadarına da razı olmak lâzım, şeffaf bir (cins-i lâtif değil) cism-i lâtif [4] gibi orada dururken birinin beni fark etmesi ve uzaktan da olsa tebrik etmesi… Sonrasında içeride ameliyathaneye çevrilmiş bir odadaymışım; üç kadın doktorun küçük oğlumu hayati bir sebepten apar topar ameliyata almaları gerekiyormuş, beni ikna etmeye çalışıyorlar. Galiba fazla soru sorduğum için “anneyi susturalım” diyorlar ve parmağıma bir iğne batırarak beni bayıltıyorlar. Velhasıl, tadı kaçmış bir ödül ziyafetiyle başlayan rüya, oğlumun akıbetine dair kaygılarım ve yine susturulmamla bitiyor. (Hayrolsun.)

Adalet Ağaoğlu’nun ilk romanı Ölmeye Yatmak’ta Aysel’in kâbusları, entelektüel dünyada var olma mücadelesi veren kadınların bilinçdışından sızan güçlü imgelerle doludur. Bunlardan kadınların hâline tercüman olan -ve herhâlde bu sebeple çokça alıntılanan- Sosyoloji doçenti Aysel’in içlerinde Atatürk’ün de bulunduğu bir jüri karşısındaki hâlini anlatan rüya sahnesidir:

“Doçentlikten profesörlüğe geçme sınavındaymışım. Profesörlük tezimi sunacakmışım sözde. Türkiye’nin nasıl kalkınıp kurtulacağı üstüne kesin formülü bulmuşum. (…) Ata’nın ve on iki yeşil yüzlü profesörün karşısında bir süre oraya buraya koşmaya çalışırken topallıyorum. Topallaya topallaya bir şey arıyorum. Yazılı tezimi arıyormuşum galiba. Koşmam, acele etmem gerekiyormuş. Karşımdakiler sabırsızlanıyorlarmış. Ama ben hep topallıyorum.”

Aysel, bir yandan ayağındaki yüksek topuklu yılan derisi iskarpinlerden kurtulmaya, öte yandan tezini bulmaya çabalarken “Hah, buldum işte!” diye bağırır ve bir çuval bulgurun içinden çeke çeke tezini değil, Edith Piaf’ın Non, rien de rien plağını çıkarır. Kapakta bir jandarma resmi vardır, masa pikaba dönüşür… Piaf’ı dinlemeyi beklerken Hafız Burhan’ın sesinden Türkçe ezan sesi duyulur: “Tanrı uludur!.. Tanrı uludur!..” Aysel iskarpinleriyle, plakla, ona musallat olan arsız bir tilkiyle cebelleşirken tezini bulamayışının sıkıntısıyla iyice bunalır:

“Atatürk birden kımıldıyor. Sol elinde tuttuğu deri eldiveni yüzüme doğru sallıyor. Ürkerek başımı kaçırıyorum. (…) Yüzü sanki bir ocağın küllerini üfler gibi. Bir yandan üflüyor, bir yandan, ‘Hani tezin? Göster bakalım tezini!” diyor. Çok zorluyor beni. Paralanıyorum, yoruluyorum, tükeniyorum, tilki’nin başını kovuyorum; Türkiye’yi kalkındırıp kurtaracak olan kesin formülü bir türlü bulup çıkaramıyorum. (…) Sağ yanındaki yeşil gözlü altı profesörle sol yanındaki yeşil yüzlü altı profesörün elindeki ağır, kocaman ciltler meğer kitap değilmiş. Birer yemek tabağıymış. Çatal bıçakları da var. Masanın çevresinde oturuyorlar bu kez. Çatal bıçaklarıyla tempo tutuyorlar: “Getir tezini, getir teziniii!” Önlerine telaşla bir tencere dolma koyduğumun ayırdında değilmişim. Birden anlıyorum ki tezim değil, dolma tenceresi bu. Çok utanıyorum.” [5]

Rüyaları bu iki yönüyle düşününce kadınların rüya anlatıları da yeni bir gözle okunmayı hak ediyor. Kadınlar bazen susmak zorunda kaldıkları, çokça engellendikleri, çoğu kez “kendilerine ait bir oda yahut bir zaman” bulamadıkları veya bunu sıklıkla erteledikleri, dahası kuralları kendilerinin koyamadıkları oyunlara talip oldukları için bilinci meşgul eden pekçok mesele rüyalarda açığa çıkıyor… Cemal Kafadar’ın katkısıyla bizden dört asır önce yaşamış Üsküplü Asiye Hatun’un “mütereddit” rüya defterlerinden haberdar olduğumuzdan beri, [6] “kadınların kişisel hikâyeleriyle yüzleşmelerinde rüyaların rol oynadığını” da biliyoruz. [7] Ancak rüya anlatılarının rolü, sadece bilinçdışına açılan bir pencereden ibaret değildir; kişinin kendi tarihiyle toplumun tarihinin kesiştiği yerdedir rüyalar.

Adalet Ağaoğlu, kendi ifadesiyle “rüya anlatıları”ndan oluşan Gece Hayatım adlı kitabında, Ölmeye Yatmak’ta Aysel’in bu karabasanından bahsederken anlatmak istedikleri için gereken metaforları bulduğunu ama rüya sahnesini vurucu bir düğümle nasıl bitireceğini bir türlü bulamadığını söyler: “… öyle bir gerilim ân’ı. Cumhuriyet’in okumuş kadını Aysel’i büsbütün çıkmaza sokacak bir noktada kopmalıydı. Ama nasıl? Nasıl bir metaforla nasıl bir fantezi ile?”

Hâlbuki aradığı çarpıcı son, bir kadının hayatının içinde zaten vardı:

“Hayatımıza baksam görebilirdim. Fakat gerçekte olup bitenler, insana çoğu kez gerçekdışı şeyler değilmiş gibi geliyor. Ben de roman yazıyordum ve bu arada kurup kaldırdığım sofraları, ocakta unutup yaktığım yemek tencerelerini; günlük hayatla yaratı sancıları arasında açılan uçurumu bile düşünmüyordum. Romanlık bir rüya sahnesine romanlık bir final arıyordum ve hep gökte arıyordum.” [8]

*

Hayatımız roman, gökten üç elma düşmüyor o yüzden.


[1] Carl Gustav Jung’un Dört Arketip adlı eserinden aktaran, Rollo May, Psikoterapist ve Mitlere Yolculuk, çev. Kerem Işık, İstanbul: Okuyan Us Yayınları, 2016, s. 42. Rüyalarla mitlerin ilişkisi, bu yazının çerçevesine sığmayacak kadar derin bir mevzu; aralarındaki bağlantıya dair şimdilik şu kadarıyla yetinelim: Jung’un düşüncesinde “Bilincin olduğu her yerde mitler de vardır,” ve “Rüyalar, hepimizin katkıda bulunduğu ortak mitlere bireyin yaptığı özel bir katkıdır.” Rollo May, a.g.e., s. 43.

[2] Annemarie Schimmel, Halifenin Rüyaları: İslam’da Rüya ve Rüya Tabirleri, çev. Tuba Erkmen, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2005, s. 15-17.

[3] Schimmel, Halifenin Rüyaları, s. 16.

[4] Melek veya beş duyuyla algılanamayan ruhani bir varlık.

[5] Adalet Ağaoğlu, Ölmeye Yatmak, 7. basım, İstanbul: Everest Yayınları, 2017, s. 340-342.

[6] Cemal Kafadar’ın kitabın girişine yazdığı makaledeki vurgusu, kadın yazarların kişisel anlatılarına dair bilinenleri değiştirecek cinsten bir tespite dayanır: Üsküplü bir mutasavvıf olan Asiye Hatun, şeyhine yazdığı, rüyalarını anlattığı ve şeyhinden rüyalarının tabirini istediği mektuplardaki içe dönük sorgulamaları, suçluluk duygusu ve itiraflarından dolayı mütereddittir; bu da mektuplarını sıradışı kılar. Cemal Kafadar, “Mütereddit bir Mutasavvıf: Üsküplü Asiye Hatun’un Rüya Defteri”, Üsküplü Asiye Hatun, Rüya Mektupları, Cemal Kafadar (yay. haz.), İstanbul: Oğlak Yayıncılık, 1994.

[7] Jale Parla, “Tarihçem Kâbusumdur! Kadın Romancılarda Rüya, Kâbus, Oda, Yazı”, Sibel Irzık, Jale Parla (der.), Kadınlar Dile Düşünce: Edebiyat ve Toplumsal Cinsiyet, 6. basım, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017, s. 186.

[8] Adalet Ağaoğlu, Gece Hayatım, İstanbul: Oğlak Yayıncılık, 1995, s. 19.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın