Yıl 1991. Baskı tarihi 28 Haziran günü olan Temmuz ayı Dergâh Dergisi’nin o meşhur “orta sayfa sohbeti”nde (sayfa 12-13-14) bu kez Turgut Cansever ağırlanıyordu. Konuşmanın başlığı şöyle atılmıştı: “Rönesans’ın yanılgıları ve mimarinin geleceği”. Derginin henüz yayın hayatına başladığı 2. sayısında yer alacaktı, 17. sayısına nasip oldu.

Sohbet, kapaktaki içerik tanıtımı sütununda şu cümlelerle açıklanmıştı: “Dergâh’ın bu sayısında öteden beri özlediğimiz bir konuşmayı gerçekleştirdik. Mimar Sayın Turgut Cansever ile yapılan ‘orta sayfa sohbeti’ mimari konusuna eğilmemizi sağladı. Sayın Cansever bu meseleyi belli bir düşünce zemininde ele aldı ve kendi mimarimiz ile batıdan gelenlerin bir karşılaştırmasını yaptı. Bundan böyle çekilen çizgi üzerinde mimari meselemize değinen yazılara sayfalarımızın her zaman açık olduğunu duyururuz.” Heyecan kapağa yansımış, bundan böyle Dergâh’ta bir mimari “çizgi çekilmişti”…

Bir ağabeyimizin kapak ve içerikle karşılaşma hatırasını üç beş defa fasılalar hâlinde kendisinden dinlemiştim. Bana çok etkileyici bir hikâye olarak göründü hep. Bir araya geldiğimiz zamanlarda tekrar tekrar sordum, başka başka meclislerde yarım yarım anlattı… Sonunda fasılaları birleştirmeye ve bir yazı yazmaya karar verdim. Bunların kaybolmasına gönlüm razı olmadı. Kendisine planlı sorular yönelttim. Meğer bu hikâyede bilmediğim neler neler varmış. Yazdım.

Dergâh’taki Cansever konuşmasının nasıl planlandığını, röportajı kimlerin yaptığını, sohbetin hangi mekânda yapıldığını aradım ilk önce. Hatırladım. İsmail Kara Hocam bütün sorularıma cevap verecek şekilde sekiz ay önceki Dergâh’ta yazmıştı hikâyeyi. O meşhur “Cumalık” mail serisinin 3 Temmuz 2020 mektubu olarak pdf’sini de göndermişti. Tekrar okudum. Benim aradığım hikâyeyi Cansever’le tanışma hikâyesine ekleyerek şunları söylüyordu İsmail Hoca: “Kısa bir müddet sonra Türk Ocağı’nda bir akşam vakti Cuma sohbetinde kendisini dinledik. Gıyabî tanışıklığı vicahîye çevirdik. Dergâh dergisi de yeni çıkmaya başlamıştı. Mustafa Kutlu kendisine bir orta sayfa konuşması teklifinde bulundu, hemen ve memnuniyet izharıyla kabul etti fakat biraz vakit istedi. Birkaç zaman sonra Beyoğlu, İstiklâl Caddesi, Rumeli Han’daki mimarlık ofisine, o sıralar gazetecilik yapan ve kayıt cihazları, iyi fotoğraf makinası olan Sefa Kaplan’la birlikte üçümüz gittik. Güzel bir sohbet oldu, Sefa’nın deşifresiyle herhalde üçte biri kadarını Dergâh’ın 17. sayısında (Temmuz 1991) yayınladık. Başlığını ‘Rönesans’ın yanılgıları ve mimarinin geleceği’ koymuştuk. Dekorasyon’dan[1] sonra ikinci etkili ve geri dönüşler alan röportaj bu oldu sanırım.”[2]

Röportaj Cansever’in babasının da kurucuları arasında yer aldığı Türk Ocağı’nda teklif edilmişti. Yakınlaşmak, tanış olmak isteniyordu. Mustafa Kutlu, İsmail Kara ve Sefa Kaplan röportajı yapan üç kişiydi. Şehir İstanbul, semt Beyoğlu, cadde İstiklâl, bina Rumeli Han’dı…

Kapağa gelelim.

Bugün 372. sayısı (Şubat 2021) çıkan Dergâh’ın kapak ve iç sayfa tasarımları son derece yalın, sâde… Bir tasarım karakteri, iddiası taşıyor bana göre. İlk sayısından (Mart 1990) bugüne dünyada ve Türkiye’de tasarım konusunda tercihler epeyce değişti, farklılaştı ama Dergâh değişmedi. 372 aydır ısrarla devam ettirilen tasarımın bir açıklaması olması gerektir. Tırnaklı fontlar tırnaksızlara, büyük puntolar küçük puntolara evrildi. Kapaklara ve mizanpajlara Arial’ler, Calibri’ler, Verdana’lar hücum etti, Dergâh kapağının Times New Roman’ı hiç değişmedi. Cümleler boyuttan boyuta girdi, kelimeler normal-italikkalınkalın italik oldu, harfler BÜYÜDÜ-küçüldü, harf aralıkları daraldıgenişledi fakat karakter daima Times New Roman olarak kaldı. DERGÂH’ın özellikle kapağı adeta bir Times New Roman şenliği. Belli bir istikamet üzere olmak kayd u şartıyla şenliksiz de olunmazdı. Çünkü o bir EDEBİYATSANATKÜLTÜRDERGİSİ idi. Edebiyatın, sanatın, kültürün, derginin sınırları nerede başlar, nerede biterdi? Belki de bu sınırın kolayca çizilemezliğinden dolayı üç kelime arasında boşluk yoktu. Sadece kelimelerin lafız değerine bir vurgu olarak ilk harfler kalın ve farklı boyutta… Ez cümle Dergâh’ta söz konusu bu harf-biçim ilişkileri, harfin biçim değeri, şenlik ve neşve hâlâ devam ediyor.

Bu şenlikte biçimsel-algısal başrol pek tabii “Dergâh” yazısında. En tepede ve en büyük, her sayıda farklı renklerle, özenle seçilmiş renk tonlarıyla gösteriyor yüzünü. Bütün kapaklara aynı anda bakıldığında ağır adımlarla, yavaş yavaş, aydan aya, ton sür ton verilmeye çalışılan bir başka neşvenin de, bir nevi tenevvünün de farkına varıyor insan [3]. Derginin sol alt köşesindeki sayı numarası da büyük boyutta ve “Dergâh” yazısıyla aynı renk. Onun yanında orta sayfa konuşmacısının fotoğrafı ve konuşmanın başlığı yer alıyor. Dergide başka renk yok. Dergiye uzaktan bakıldığında algımıza çarpan iki satır: En üst satır “Dergâh”, en alt satır orta sayfa sohbeti. Orta sayfa sohbeti/ konuşması/röportajı… Derginin her sayısının kuşkusuz en önemli yazısı olmayabilir bu konuşmalar. Benim gözümde ise kişiye, konuya, gündeme göre farklılaşan önem dereceleriyle, derginin orta sayfasında kitabın ortasından konuşulan sohbetlerdir bunlar.[4] Konuşmacının fotoğrafı, konuşma başlığı, yazı büyüklüğü ile kapağın vazgeçilmezlerinden…

Dergâh’ın bir kapağı var mıydı gerçekten? İç sayfalarla aynı kâğıda, doksan gram birinci hamur kâğıda basılan kapak… “Kendinden kapak”… Bu bir kapak mıydı? Akla gelen bu soru bile bizatihi çağrışım deryası… Kapak ve içerik arasındaki ilişki nedir, nasıl olmalıdır? İçerik mi kapağa taşar, kapak mı içeriğe akar? Ne murad edilmişti gerçekten? Ben Dergâh’ta kapağın “kendindenliğini” sağlayan kâğıdın ve belli gruplar halinde tüm harflerin, içten dışa – dıştan içe her iki yönlü akışın fedaileri olduğunu düşünüyorum…

Peki kim tasarlamıştı bu kapağı?

Kapak ve mizanpaj için önce Bülent Erkmen’e gidilmişti. Olmadı. Sonra Ferit Erkman’a gidildi. Tasarımda “yapıyı kurdu ama hem tamamlayamadı hem de bütününü oturtamadı”. Onunla da bir dereceye kadar oldu. Eksik kaldı. Mustafa Kutlu devreye girdi. “Mevcut eksik tasarımı Ferit Bey’den aldı, o da canına minnet gibi vermekte tereddüt etmedi. Örnek mizanpaja son şeklini Kutlu kendisi verdi.” Bazı başlıkları ise İsmail Kara’ya sordu. Neden mi bu kadar kesin ve net yazıyorum? Çünkü tasarımın “bir miktarının” Ferit Erkman’a, “daha fazla miktarının” da Mustafa Kutlu’ya, İsmail Kara’ya ait olduğu bilgisi bizzat İsmail Kara tarafından kayda geçirilmişti. [5] 

Sayımıza dönelim.

Dergâh’ın 17. sayısının yazıları tamamlanmış, tasarlanmış, matbaaya gitmiş, tasarımcı ve yazarlarından çıkmıştı. Turgut Cansever 71 yaşındaydı. Kapaktaki fotoğrafını Sefa Kaplan çekmişti. Hangi limana uğracağı kestirilemez bir gemide, bütün bu yüklerle birlikte yolculuğuna başlamıştı.

Yıl 1993. Aylardan Mayıs. Limanlardan bir liman. Samsun.

Kapaktaki Turgut Cansever fotoğrafı ve başlık dikkat çekiciydi: “Rönesans’ın yanılgıları ve mimarinin geleceği”.

Söyleşinin yer aldığı kapağı, eğitimine Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. sınıfta devam eden 21 yaşında bir genç de görmüştü. Tedrîci bir ilgi artışıyla önce kapağa, sonra kapaktaki fotoğrafa ve başlığa dikkat kesilmişti. Orta sayfayı açtığında ise dünyası değişmişti. Söyleşiyi okur okumaz, aynı gün, tıp fakültesini bıraktığını, mimarlık okumak istediğini İstanbul’da mukim babasına telefonla bildirmişti. Babasının cevabı iki kelimeydi: “EVE GELME!”

Kapaktan ve içerikten etkilenip tıbbiyeden mimarlığa yönelen bu genç şimdi ülkenin nitelikli işler üreten mimarlık ofislerinden birinin, 2005’te kurulan Mi’mar Mimarlık’ın ortaklarından Yüksek Mimar İbrahim Hakkı Yiğit idi. Kendisine her ânı sordum. Cevapladı. Başka başka pencereler açıldı. Konuyu dağıtmak pahasına onları da kayda geçirmek istedim. Bu noktadan itibaren yazdıklarım işbu arzumdan kaynaklıdır.

Dergâh’ın 17. sayısı Samsun İstiklâl Caddesi’ndeki Hekimler Birliği Vakfı Samsun Şubesi’nin toplantı masası üzerinde duruyordu. Vakıf, hocaların tamamen gönüllü emeği ile ve de ücretsiz olarak, tıp fakültesinde okuyan öğrencileri daha birinci sınıftan itibaren Tıpta Uzmanlık Sınavları’na hazırlıyordu. Hafta sonları kurslar düzenleniyordu. TUS sınavlarına hazırlanılan masanın üzerinde o gün Dergâh 17. sayı vardı. Yiğit’in Turgut Cansever’in kapakta olduğu Dergâh’la alâkası iki şey vesilesiyle yoğunlaşmıştı: Birincisi lisedeki sanat tarihi hocasının sanat ve mimarlık konularında oluşturduğu farkındalık, diğeri Rönesans kelimesinden dolayı idi. Zaten İstanbul İmam Hatip Lisesi’nin edebiyat ağırlıklı eğitimi bu meseleleri ilgi alanına sokuyordu. İbrahim Hakkı Yiğit’ten dinleyelim: “Kapağı gördüm ve başlık dikkatimi çekti. Mimari ve Rönesans’tan bahsediyordu. İstanbul İmam Hatip Lisesi’ndeki sanat tarihi ilgimden dolayı sanırım… Oktay Aslanapa’nın sanat tarihi kitabını okuyorduk lisede. Tarih Hocası Yusuf İzzettin Sav aynı zamanda sanat tarihi hocamızdı. Üniversitede tarih okurken aynı zamanda Aslanapa’nın derslerini takip edermiş. Hoca mükâfatlı sanat tarihi imtihanları yapardı. Çizimler yaptırırdı. Mesela ‘Fatih Camisi’yle Sultan Selim Camii planlarını çizerek karşılaştırınız’ sorusu vardı hatırladığım. Kubbeleri şablonlarla çizerdik. Hoca teknik resim eğitimi de aldığı için bize çizim teknikleri göstermişti.” [6]

Lise Sanat Tarihi Hocası Yusuf İzzettin Sav’ın üzerinde biraz daha durmak istiyorum. İşini hakkıyla yapan, daha da fazlasını yapan bir hocanın emeğinin nerede, nasıl, ne zaman etki yapacağını kimse bilemez. Buradaki de öyle bir durum.

İbrahim Hakkı Yiğit: “Yusuf Hoca hem tezhipçi hem hattattı. Lise üçüncü sınıfta mükâfatlı sanat tarihi sınavlarının birinde üçüncü, diğerinde dördüncü falan olmuştum. Sınıf arkadaşım Eyyüp Said Kaya birinci olmuştu. Genelde ya birinci ya ikinci olurdu. Ona hat levhası vermişti. Bana ise Hırka-i Şerif Camii’nin kendi çizdiği aksonometrik perspektifini verdi. Kendisi evinden bakarak çizmiş. İmzalayıp vermişti. Başka mükâfatlar da almıştım hocadan. Bir keresinde iç kapağını imzaladığı bir kitap hediye etmişti.”

Bugün (TDV) İslâm Ansiklopedisi’nin başında bulunan Eyyüp Said Kaya Hoca’ya da ulaştım. “Hoca hatla ilgilenirdi ama daha önemlisi estetik nazar vermekte çok başarılıydı. Bunu konuşarak yapmadı. Pratikle yaptı. Mesela herkesin yapabileceği basit zincir süslemeleri öğretti. Bir anda herkes defterini ödevini tezhipdeki temel zincirlerle süslemeye başladı. Sonra kuşbakışı aşırı basitleştirilmiş cami planları çizdirdi. Sınavda sordu. Hâlâ aklımdadır birçoğu. Keza her sınavını ödüllü yaptı. Gezilere götüremedi. Ne imkân ne izin vardı. Antik çağdan Osmanlı’ya kadarını da Osmanlı’daki kadar ciddiyetle ve titizlikle anlattı. Aslanapa’nın lise ders kitabını su gibi içtim. O yetmedi, ödevler yaptım. Ekrem Hakkı Ayverdi’nin İlk 250 Senenin Osmanlı Mimarisi kitabının büyük kısmını okudum. Bunları okurken lise üçteydim.”[7]

Yusuf İzzettin Sav Hoca parantezini kapatalım.[8]

İbrahim Hakkı Yiğit’le devam edelim: “Hekimler Birliği Vakfı’nda dergiyi okuduğum tarih 1993 yılının Mayıs ayı gibiydi. Hemen babamı aradım. “Eve gelme” dedi. O gün tıbbı bıraktım. Bir gün sonra İstanbul’a gittim. Eve geldiğimde babam bir şey demedi ama soğuk davrandı (Babası İstanbul İmam Hatip Lisesi’nin meslek dersi hocasıydı). İlk işim hemen Dergâh Yayınevi’ne gitmek oldu. İki sene önce çıkmış olsa da 17. sayıyı buldum ve aldım. Dergiye de abone oldum. Bir buçuk ay boyunca Fatih Murat Molla Kütüphanesi’nde akşama kadar ders çalıştım. Eve gitmedim. İstanbul İmam Hatip yurdunda kaldım. Üniversite imtihanına girdim. İTÜ, Mimar Sinan, Yıldız ve Trakya sıralamasıyla toplam dört tercih yaptım. Hepsi mimarlıktı. Yıldız mimarlığı kazandım.”

“Mimarlığa başlamıştım. Kitap fuarından Cansever’in Ağaç Yayınları’ndan 1992’de çıkan Şehir ve Mimari kitabını aldım. 1993 Kasım ayıydı sanırım. Satır satır okudum. Sayfalara çok fazla notlar aldım. Mimarlık eğitimime başladığım ilk dönem Cansever’in Beyoğlu Teşvikiye Caddesi Alp Apartmanı’ndaki bürosunu aradım. Numarası hâlâ aklımdadır: 244 43 11. Kendimi tanıttım. Hikâyemi anlattım. Görüşmek istiyorum dedim. Kitabınızı okudum, sorularım var dedim. Adresi verdi, “buyur, gel görüşelim” dedi. Gittim. Ana caddeye bakan odada oturduk. Yaklaşık 4-5 saat konuştuk. Büro yüksek giriş kattaydı. Beni apartmanın dış kapısına kadar uğurladı. Utandım…”

“Sonraki yıllarda bütün konuşmalarını takip ettim. Okuldan hocaları, arkadaşları bürosuna götürdüm. Hatta lise sanat tarihi hocam Yusuf İzzettin Sav’ı da 1994 yılında büroya götürdüm ve tanıştırdım. 1995 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Kulübü etkinliği olarak Cansever’i okula davet ettim. Geldi ve konuştu…”

Söze girmek istemedim telefonda ve yazıda… İbrahim Hakkı Yiğit’ten dinlediğim gibi aktardım. O konuştu ben sustum. Hikâyeyi idrak edeyim istedim.

Hikâyede bir de şu vardı: Mükâfatlı sanat tarihi sınavından hat levhası kazanan, liseden sınıf arkadaşı Eyyüp Said Kaya ile 1993 yılında Galata Köprüsü’nde karşılaşırlar. Telefon defterine numarasını kaydederken Eyyüp Said, Cansever’in büro numarasını görür: 244 43 11. “Sen Turgut Hoca’yı tanıyor musun?” diye sorar. “Ne demek tanıyor muyum, ondan sebep okulu bıraktım” der. Kanaatimce büyük bir mutlulukla ve mutmain bir kalple…

Söz konusu “bırakmaya” ve yeniden “başlamaya” sebep olan mezkur orta sayfadaki cümleleri ise şunlardı Cansever’in: “Evet. Tezyin de nasıl mümkün olacak? Ancak transandantal olarak. Yani İlahi iradenin objektif dünyaya yansıtılmasıyla. O zaman yapılan resim, meydana getirilen her şey, Rönesans’ta olduğu gibi bir tek özün müşahade ettiği dış biçimsel oluşumların bir ana münhasır yansıması olmaktan çıkıyor, aksine mevzubahs olay neyse, o olayın mahiyetinde varolan niteliklerin, vücuda getirilen biçime yansıması gerçekleşiyor. Meydana getirilen ürün, objektif âlemin bir yansıması değil, bir üst tasavvurun yansıması oluyor (…) II. Dünya Sava­şı’ndan sonra, Batılı kültür tarihçileri, İslam âleminde mahalli çözümlerin maddi, biyo-sosyal alanda, yani iklime uymak ve inşa tekniği açısından zaruri olan farklılıklarını şöyle yorumlamaya teşebbüs ettiler: İslam bu ülkelerde, bu yerlerde bir şey yapmamıştır. Daha evvel mevcut olan mahalli kültürleri devam ettirmiştir. Dolayısıyla, İslam’ın sanat üzerinde etkisi olmamıştır. Böyle demeye getirdiler. Bunun yanlışlığını çok açık-seçik bir şekilde ortaya koymak ihtiyacı var. Bu ortamlarda İslam’ın yaptığı şey, mahalli maddi gerçeklere, maddi yasalara, yani İlahi iradeye uymak, o çerçeve içerisinde İlahi emri yerine getirerek, kendisini koruyacak evi yapmak ve İlahi iradeye yönelik bilincini yaptığına yansıtmak olmuştur. Böyle olduğu zaman mahallilikle evrensellik arasında hiçbir çatışma kalmaz.” (sayfa 13). Ne demekti bu ilahi irade, maddi yasalar, ona uymak, maddeyi değil de bilinci yansıtmak, mahallilik ve evrensellik? Bunları idrak etmiş olmak, söylemek bir tarafa, inşa edebilmek başlı başına nasıl bir şeydi? İbrahim Hakkı Yiğit bunların derdine düşmüştü. Cansever ise yukarıda söylediklerinin hepsini Demir Evleri tasarımında denemişti.

Bunlar üzerine düşünecek, konuşacak, yazacak çok şey var kuşkusuz. Uzunca bir yazı oldu. Daha fazla uzatmayalım. Sonucu bağlayalım. Cansever ile, Demir ile, Yiğit ile, Dergâh ile…

İsmail Kara en başta alıntıladığım yazısını 1991’deki 17. sayıdan tam 29 yıl sonra, yine Dergâh’ta, 365. sayıda yayınladı. Tam olarak 29 yıl. Çünkü her iki sayı da Temmuz sayısıydı. Ne güzel tevafuk. Şimdi, Kara’nın, yazısının devamında Cansever hakkında yazdıklarına kulak vererek bitirelim: “Röportaj vesile olmuştu, bu ilk ve uzun sohbet sayesinde hocaya biraz daha yakınlaşmış olduk, diline ve düşünme biçimine, tarz u mişvârına âşinalık kesbettik. Dünyayı yeniden imar ve inşa etmeye hazır filozof bir mimarla, umur görmüş, aktivist bir mütefekkirle karşı karşıya olduğumuzda şüphe yoktu. Sanki tarih, geçmiş, bugün, gelecek bütün kuvvet ve zaaflarıyla onun sırtında, omuzlarındaydı.

Yığılmış, çetrefil bir hâl almış aktüel meseleler de öyle… Mesuliyet idraki yüksek bir insan olduğu her hâlinden belliydi. Ağır yükleri, problemleri, zorlu tecrübeleri, başarısızlığa uğra(tıl)mış teşebbüsleri ileriye doğru atacağı adımlar için kafasında bir imkân, bir çıkış yolu, hatta bir ümit hâline getirmeye niyetlenmişti.

Cesurdu, emindi, dimdikti, ısrarlıydı, her mânasıyla inanmıştı; hiçbir soru karşısında tereddütü yoktu.

Belli ki her mesele kafasında metafizik irtibatlarından maddi dünyadaki yerine, problemlerine kadar mükemmel bir hiyerarşi içinde karşılık bulacağı ve çözüme kavuşacağı yere süratle intikal edebiliyordu. (Bu çok az insanda olur). Evrenselle mahalli olan, tarihte olanla bugün olan, teori ile pratik yan yana, iç içe durabilecek, belki konuşabilecek hâle gelmişti. İmkânsızlıklara ve haksızlıklara varan hayatının zorlukları ümidini biliyor, kahredici bazı şahsî tecrübeleri adeta seyrüsülûkun tamamlanması için lüzumlu mistik bir kaynak, bir ihtiras, bir ızdırap hâline dönüşüyordu. (Taassup ve ihtiras kelimelerini müsbet mânada onun kadar rahat kullanan insan nadirdir. İhtiras için belki Nurettin Topçu hatırlanacaktır). Bu da onun bilge-sanatkâr tarafı olmalıydı. ‘Bir ressamın şansıyla bir mimarın şansı aynı değil. Ben Demir[evler]’de bu 35 evi yapabilmek için tam 40 sene bekledim’ diyordu daha sonraki bir röportajında”.[9]

2005 yılından bu yana mimarlık ofislerinin yapıp etmelerini şöyle tanımlıyor İbrahim Hakkı Yiğit ve Ahmet Yılmaz: “Turgut Cansever meşki yapıyoruz.”…

Hâtime:

Dergâh’ı çıkaran kadro içerisindeki İsmet Özel ilk sayıyı eline aldığında şöyle demişti: “Genellikle iyi, kaliteli ve düzgün. Yalnız birinci sayının canlılığı yok. Çıkmakta olan bir derginin 17. sayısı gibi.”[10] Yukarıda derginin 17. sayı hikâyesinden bir kesit okudunuz. İçinde Turgut Cansever geçen, İstanbul geçen, Samsun geçen, İbrahim Hakkı Yiğit geçen.

Dergâh’ın 17. sayısı ve kapağı bir dergâh olmuştu.

İstanbul İstiklâl Caddesi’nde yazıldı, Samsun İstiklâl Caddesi’nde görüldü, bir ömür boyu okundu. Babasının “Eve gelme” dediği genç, EVe döndü! 

NOTLAR:

[1] İsmail Kara’nın diğer yazılarında da zikrettiği ve Cansever’i farketmesine yol açan röportajın künyesi şudur: “Mimaride Yeni Yönelişleri Ortaya Koyabilecek Tek Ülke Türkiye’dir”, Arredamento Dekorasyon, 11 (Aralık 1989), s. 38-44. Bu röportaj daha sonra Cansever’in iki kitabında daha yayınlanmıştır: Şehir ve Mimari Üzerine Düşünceler, İstanbul: Ağaç Yayınları, 1992, s. 185-216; Kubbeyi Yere Koymamak, İstanbul: İz Yayınları, s. 15-41.

[2] İsmail Kara, “Dünyayı Güzelleştirme İhtirası”, Dergâh, 365 (Temmuz 2020), s. 26. Kara bu yazıyı yeni kitabına da almıştı: İsmail Kara, “Dünyayı Güzelleştirme İhtirası”, Dağ Ne Kadar Yüce Olsa, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2020, s. 65-95. Dergâh’ın 17. sayısındaki Cansever söyleşisi daha sonra Mustafa Armağan ve Mehmet Öğün’ün hazırladığı Şehir ve Mimari ile Mustafa Armağan’ın derlediği Kubbeyi Yere Koymamak kitaplarında (ikincisinde başlık değişikliğiyle) yayımlanmıştı. Bk. “Rönesans’ın Yanılgıları ve Mimarinin Geleceği”, Şehir ve Mimarî Üzerine Düşünceler, İstanbul: Ağaç Yayıncılık, 1992, s. 217-233; “Rönesans’ın Sonuçları: ‘İnsanlık Tarihinin En Yüksek Çözümlemesini Yok Ettik!’” (Konuşan: Mustafa Kutlu), Kubbeyi Yere Koymamak, İstanbul: İz Yayıncılık, 1997, s. 63-76.

[3] Dergâh’ın kapaklarını toplu olarak görmek için bk. https://katalog.idp.org.tr/dergiler/558/dergah

[4] Bu sohbetlerin 2013 yılına kadar olanları bir arada basılmıştır. Hepsini tam künye yazmak isterim: M. İhsan Kara (hazırlayan), Orta Sayfa Sohbetleri: Sanat, İstanbul: Dergâh Yayınları, Şubat 2013, 397 sayfa; M. İhsan Kara (hazırlayan), Orta Sayfa Sohbetleri: Kültür, İstanbul: Dergâh Yayınları, Şubat 2013, 474 sayfa; M. İhsan Kara (hazırlayan), Orta Sayfa Sohbetleri: Edebiyat 1, İstanbul: Dergâh Yayınları, Mart 2013, 436 sayfa; M. İhsan Kara (hazırlayan), Orta Sayfa Sohbetleri: Edebiyat 2, İstanbul: Dergâh Yayınları, Mart 2013, 398 sayfa.

[5] İsmail Kara, “Dergâh’ın İlk Sayısı Çıkarken…”, Dergâh, 311 (Ocak 2016), s. 10.

[6] İbrahim Hakkı Yiğit ile 24 Ocak 2021 tarihinde yapılan görüşme.

[7] Eyyüp Said Kaya ile 03 Şubat 2021 tarihinde yapılan görüşme.

[8] Yusuf İzzettin Sav ile ilgili “Hattat Yusuf İzzeddin SAV kişisel blogudur. Talebesi tarafından irtibat maksatlı hazırlanmıştır” notuyla açlımış bir blog için bk. http://yusufizzeddinsav.blogspot.com/

[9] İsmail Kara, “Dünyayı Güzelleştirme İhtirası”, Dergâh, 365 (Temmuz 2020), s. 26.

[10] İsmail Kara, “Dergâh’ın İlk Sayısı Çıkarken…”, Dergâh, 311 (Ocak 2016), s. 9.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın