
Kadraj 4: Annemin Beni Terk Edişi
29 Haziran 2026
Venedik Bienali’nde Filistin İçin Grev: Art Not Genocide Alliance (ANGA)’ın Açıklaması
13 Temmuz 2026Çağdaş sanatın anlaşılırlığı, tarihsel olarak küratörlerin üstlendiği roller ve geliştirdikleri stratejik yaklaşımlarla şekillenmiştir. Bu rollerin sınırları, Tony Shafrazi’nin 1974 yılında Picasso’nun Guernica tablosuna yaptığı radikal müdahalede açıkça görülür: Sanatçı, güvenlik görevlileri yaklaştığında “Küratörü çağırın, ben sanatçıyım!” diye haykırarak kendini tanıtır. Bu olay, küratörün sadece sergi düzenleyen bir memur değil, sanatın meşruiyetini ve güvenliğini temsil eden bir otorite figürü hâline geldiğinin ironik bir kanıtıdır. Günümüzün egemen sanat anlatısı, tam da bu tür anekdotların ve küratörlerin zaman içinde inşa ettiği pratiklerin üzerine kurulmuştur. Küratörlüğün bu çok yönlü yapısı, çağdaş sanatın estetik ve ideolojik çerçevelerini anlamak için daha kapsamlı bir değerlendirmeyi zorunlu kılar.
Küratörlük, tarihsel anlatılarıyla birlikte son yüzyılda sanat dünyasının en merkezi tartışma alanlarından birini oluşturur. Bu tartışmalar, sosyal bilimlerde Michel Foucault’ya atfen geliştirilen “özne” kavramının sanat ortamındaki yansıması olarak da okunabilir.[1] Küratörlüğün ne’liğine dair bu sorgulamalar, onun sanat dünyasındaki konumunu ve etkisini anlamak için önemli bir zemin sunar. Ancak bu yazıda amacım, küratörlüğü tüm boyutlarıyla kuramsallaştırmak değil, meseleye bir kapı aralamaktır.

Küratörlük, sanat dünyasında bir sergi ya da kültürel etkinlik bağlamında sergilenecek içeriğin seçimi, düzenlenmesi ve sunulması sürecini ifade eden, modern sanatın gelişimiyle birlikte biçim değiştiren bir kavramdır. Türkiye’de bu kavram, 1980 sonrası ekonomik ve kültürel dönüşümlerle şekillenmiş; 2000’li yıllarda ise küresel sanat piyasası, dijitalleşme ve popüler kültürün etkisiyle yeni bir anlam kazanmıştır. Bu evrimi on yıllık kesitler hâlinde izlemek mümkün.
1980’ler, Türkiye’de neoliberal politikaların, özelleştirmenin ve küresel piyasalara entegrasyonun hız kazandığı bir dönemdir.[2] Bu süreç, kültür ve sanat alanında da yeni dinamikler doğurmuştur. İstanbul Bienali’nin 1987’de başlaması, Türkiye’de çağdaş sanatın kurumsallaşması ve uluslararası sanat dünyasıyla bağ kurulması açısından bir dönüm noktasıdır. İlk bienaller, küratörlük kavramının Türkiye’de profesyonel bir disiplin olarak yerleşmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu dönemde küratörler genellikle sanat tarihçileri, sanatçılar, eleştirmenler ya da müze profesyonelleri arasından çıkmış ve sergi düzenleme işi, akademik birikimle desteklenen bir uzmanlık alanı olarak görülmüştür.
Küratörlük, daha çok sanat eserlerini bir araya getirme ve bir anlatı kurma eylemi olarak tanımlanırken küratörün rolü bir “bilgi üreticisi” ve “anlam yaratıcısı” olarak belirginleşmeye başlamıştır. Beral Madra, Vasıf Kortun ve Hasan Bülent Kahraman gibi star küratörler, Türkiye’nin çağdaş sanat sahnesini uluslararası bir bağlama taşımak için çaba göstermişler; bu süreçte küratörlük, sanat eserlerini yalnızca sergilemekle kalmayıp bir söylem çerçevesinde yeniden anlamlandıran bir uğraşa dönüşmüştür.[3]
1990’lar, Türkiye’de çağdaş sanatın kurumsallaşma sürecinin hızlandığı bir dönemdir. Özel sektörün sanat alanına yatırım yapmaya başlaması, galeri sayısının artması ve uluslararası sanat fuarlarının etkisiyle küratörlük, daha görünür bir meslek konumuna yükselmiştir. Bu dönemde küratörlerin rolü yalnızca sergi düzenlemekle sınırlı kalmamış; aynı zamanda sanat piyasasının dinamiklerini yönlendiren, sanatçıları ve izleyicileri bir araya getiren bir arabuluculuğa evrilmiştir. Ancak küratörlük bu dönemde de sınırlı sayıda profesyonelin elinde, beyaz ve elitist bir alan olarak kalmıştır.
Küreselleşmenin etkisiyle küratörlük de uluslararası bir boyut kazanır. Harald Szeemann gibi küresel ölçekte öne çıkan küratörlerin “sergi yapımcısı” (exhibition maker) olarak yaklaşımı, Türkiye’deki küratörler üzerinde de belirleyici olmuştur. Bu dönemde küratörler, sergileri bir tema ya da kavramsal çerçeve etrafında kurgulamaya başlamış; sergi, yalnızca sanat eserlerinin bir araya getirildiği bir mekân olmaktan çıkarak bir hikâye anlatım aracına dönüşmüştür. Yine de bu dönemde küratörlerin akademik ya da entelektüel birikimi hâlâ ön planda tutulur; küratörlük profesyonel bir disiplin olarak algılanmaya devam edilir.
2000’li yıllar, küratörlük kavramının Türkiye’de ve dünyada köklü bir değişim geçirdiği bir dönemdir. Sanat piyasasının popüler kültürle iç içe geçmesi, dijital teknolojilerin yaygınlaşması ve sosyal medyanın yükselişiyle birlikte küratörlük yeniden tanımlanır: Artık yalnızca profesyonel bir disiplin değil, daha deneysel ve katılımcı, geniş bir toplumsal pratiğe dönüşmüştür. Bu dönüşüm, Türkiye’de özellikle sanat piyasasının genişlemesi, bağımsız sanat inisiyatiflerinin artması ve bienallerin çeşitlenmesiyle hız kazanmış; küratörlük artık yalnızca profesyonel küratörlerin değil, sanatçıların, kolektiflerin ve hatta izleyicilerin de üstlenebileceği bir rol olarak görülmeye başlanır.
Dijital platformlar, küratörlük kavramını daha da genişletmiştir. Sosyal medya kullanıcılarının kendi seçkilerini oluşturarak görsel kültürün yayılımına katkıda bulunmaları, küratörlüğün profesyonel bir disiplinden popüler bir aktiviteye evrilmesine yol açmıştır. Instagram’da eserlerini paylaşan bir sanatçı, bir anlamda kendi dijital sergisini kürate etmektedir; üstelik bunu yapan yalnızca küratörler değil, bu role bürünen sanatçıların kendisidir de. Bu gelişme, küratörlüğün otoritesini sorgularken küratörün rolünü de yeniden tanımlamayı gerektirir: Küratör artık yalnızca bir sergi düzenleyicisi değil, aynı zamanda bir içerik üreticisi, bir influencer ya da bir kültürel arabulucudur.
Küratörlük sanat dünyasında daha kapsayıcı bir alan yaratırken diğer yandan profesyonel küratörlüğün otoritesini ve niteliğini sorgulatan tartışmalara yol açar. Küratörlük alanına girişin kolaylaşmasıyla birlikte, küratörlüğün akademik ve entelektüel derinliği, kaybolma riskiyle karşı karşıyadır. Profesyonel küratörler, sanat eserlerini bir bağlama oturtarak anlam üreten uzmanlar olarak görülürken popüler küratörlük, estetik ve görsel cazibenin ön planda olduğu bir tüketim kültürüne hizmet etme riski taşır.

2000’li yıllarda sanat piyasasının büyümesi ve uluslararası sanat dünyasıyla entegrasyon, küratörlere daha fazla görünürlük sağlamış; ancak aynı zamanda küratörlüğün ticarileşmesi eleştirilerini de beraberinde getirmiştir. Büyük ölçekli sergiler ve bienaller, sponsorluklar ve ticari çıkarlarla şekillenirken küratörlerin bağımsızlığı ve eleştirel duruşu sorgulanır hâle gelmiştir.
Bu tarihsel seyir özetle şunu gösterir: 1980 sonrası Türkiye’de küratörlük, önce elitist bir disiplinken 2000’li yıllarda giderek popülerleşen bir yapıya bürünmüş; küratörler, sanat eserlerini seçip düzenlemekten öte kültürel anlamlar üreten, toplumsal diyaloglar başlatan ve hatta piyasayı yönlendiren aktörler hâline gelmiştir. Ancak herkesin “küratör” olduğu anlayışının yaygınlaşmasıyla birlikte küratörlüğün sınırları ve anlamı da bulanıklaşmıştır. Antonio Gramsci’nin, toplumun gündelik hayatına sirayet eden kodların yönetilmesiyle geniş kapsamlı değişimlerin kitleler tarafından daha kolay benimsenebileceği yönündeki savı, günümüz küratörlük uğraşının toplumsal etkisini anlamak için kritik bir zemin sunar. Bu perspektiften bakıldığında küratörler, artık yalnızca sanat eserlerini seçip mekâna yerleştiren figürler değil; aynı zamanda dikkat ekonomisini, estetik algıları ve kültürel anlatıları kurgulayan ve yöneten stratejik aktörler olarak konumlanır. Böylece küratörlük, sanatsal bir düzenleme işi olmaktan çıkıp toplumsal kabulleri ve kültürel kodları şekillendiren hegemonik bir araç hâline gelir.
Son yıllarda ise sanat dünyasında küratörlük, sanat literatürüne ve eleştirel tartışmalara hâkim olmayan, sanatsal okuryazarlık düzeyi sınırlı bireyler tarafından yalnızca bir unvan olarak benimsenme eğilimi göstermektedir. Bu eğilim, küratörlüğün bağlamsal ve kavramsal derinliğinden uzaklaşarak sergi üretimlerini içerikten ve mekândan bağımsız bir şekilde yüzeyselleştiren bir anlayışa yol açıyor. Tuval eserlerini simetrik biçimde duvara asmanın ötesine geçmeyen müdahaleler sunan bazılarıysa küratör unvanını bir statü aracı olarak kullanarak kendilerini sanat ortamında konumlandırmaya çalışıyorlar. Bu eğilim, sanat literatürüne katkı sağlamayan, eleştirel bir tartışma üretmeyen ve çoğunlukla beyaz, elitist bir anlayışın egemen olduğu bir alanın oluşmasına zemin hazırlıyor.
Bu yüzeysel küratörlük anlayışı, sanat ortamında bir düşünce üretim merkezi olmaktan ziyade, estetik ve kavramsal sorgulamalardan yoksun bir temsil biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Dahası, farklı sosyokültürel çevrelerden bireylerin bu yaklaşıma öykünmesi, küratör unvanının bir şekilde popülerleşmesine ve değersizleşmesine yol açıyor. Günümüzde sergi afişlerinde küratör isimlerinin sıklıkla sanatçıların önüne geçmesi, bunun en somut tezahürlerinden biri. Bu eğilim, küratörlerin kendilerini etik, ahlâki ya da düşünsel sorumluluklardan muaf tutma eğilimleriyle birleştiğinde sanat ortamını geliştirip dönüştürecek bir dinamik yaratmak yerine, bu ortamı daraltan ve yozlaştıran bir etki yaratıyor.
Küratörlüğün tarihsel ve teorik bağlamına bakıldığında bu rolün yalnızca eserlerin fiziksel düzenlemesiyle sınırlı olmadığı, aksine serginin kavramsal çerçevesini oluşturma, sanatçılarla diyalog kurma, mekânla ilişki kurma ve izleyiciyle eleştirel bir bağ kurma gibi çok katmanlı sorumlulukları içerdiği görülmektedir. Ancak günümüz Türk sanat ortamında küratörlük pratiğinin bu sorumluluklardan uzaklaşarak bir tür prestij aracına dönüşmesi, sanat üretiminin eleştirel potansiyelini zayıflatarak sanatın toplumla olan ilişkisini yüzeyselleştiriyor. Bu durum, sanat ortamının daha kapsayıcı ve çok sesli bir yapıya kavuşmasını engelleyen bir bariyer oluşturuyor.
Bu bağlamda küratörlük pratiğinin yüzeysel bir statü sembolü olarak kullanımı, sanatın gücünü kısıtlayan ve mevcut yapıyı pekiştiren bir döngüyü sürdürmeye devam edecektir. Bu nedenle sanat dünyasında küratörlüğün işlevinin yeniden gözden geçirilmesi ve tartışılması, hem akademik hem de pratik düzeyde elzemdir.
Hamza Algül
*İran asıllı Amerikalı sanatçı Tony Shafrazi, 28 Şubat 1974’te MoMA’da Picasso’nun Guernica eserinin üzerine kırmızı sprey boyayla “Kill Lies All” (Tüm Yalanları Yok Edin!) yazar. Güvenlik görevlileri yaklaştığında boyayı bırakır ve “Call the curator, I’m an artist.” (Küratörü çağırın, ben sanatçıyım.) diyerek kendini tanıtır.
**İlk fotoğraf: Picasso’nun Guernica eseri, MoMA, 28 Şubat 1974
***Üçüncü fotoğraf: Dilruba Kılıç Kocaışık
[1] Michel Foucault, Öznenin Yorumbilgisi: Collége de France Dersleri (1981-1982), çev. Ferda Keskin, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2019.
[2] Ali Artun, Modernizm Kavramı ve Türkiye’de Modernist Sanatın Doğuşu, İstanbul: İletişim Yayınları, 2021.
[3] Barış Acar, Ters Dönmüş Bir Kaplumbağa ile Sanat Üzerine Konuşmalar, İstanbul: Sel Yayıncılık, 2016.
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.



