Edebiyat tarihinin mecrasını değiştiren büyük yazarların hangi deneyimlerin etkisiyle bizim başımızı döndüren zirvelere tırmandıklarını merak ederiz ve de merakımızı tatmin etmek için biyografilerini didiklemekten medet umarız. Gelgelelim, biyografi yazarları aksini iddia etseler de, bir yazarın zihin haritasını çıkarmak beyhude bir çabadır. “Büyük yazar”lık mefhumu varsa bile bunun hangi süreçlerle geliştiğini ve bazen yüzlerce yıldan süzülerek bize kadar hangi etkenlerle, nasıl ulaştığını tam olarak hiç bilemeyeceğiz. Kimi yazarlar, “etkilenme” yaşadıkları nadir bilinç anlarından bahsederek birinci elden bazı ipuçlarını ele verirler; o da yazarlık “deha”sını açıklamaktan ziyade, olsa olsa bir karanlık noktayı aydınlatmaya yarar; tabii onun zihin dünyasına bir adım yaklaşmak için kayda değer… Bu yazının amacı, sanat anlayışı ve düşüncesiyle sanat dünyasında hâlâ derin ilgi uyandıran ve tartışılan Dostoyevski’nin köylülere dair algısının değiştiği âna odaklanarak bu değişimin yazarlığının olgunlaşma sürecinde birkaç ilmeği birleştirdiği ihtimalini anmaktan ibaret.

Dostoyevski’nin yayınladığı gazete/dergi yazıları ve Avrupa anılarından başka, geride bıraktığı mektuplar ve roman taslaklarının da katkısıyla romanlarına nüfuz eden fikirlerine dair çalışmalara -özellikle son yirmi yıldır- yenileri ekleniyor. Dostoyevski, hayatının son yıllarında (1873’ten 1881’de ölümüne dek aralıklı olarak) önce Grajdanin dergisinde, sonrasında kendi çıkardığı Bir Yazarın Günlüğü (Drevnik Pisatelya) [1] adlı dergide, aynı başlık altındaki köşesinde dönemin sosyal ve siyasi gündemine dair yorumlar yazar. Yoğun Slav milliyetçiliğinin etkisindeki -yer yer fanatik bir üslûba kaçan- yazılarında Rus aydınına ve Katolik kilisesine yönelik eleştirilerinin yanı sıra; batılılaşma sorunu, Rus toplumundaki ahlâki yozlaşma ve adalet sistemindeki aksaklıklar gibi konuları ele alır.

The Fire in the village, Nikolai Dmitriev-Orenburgsky

Dostoyevski’nin babası toprak sahibi bir köy doktorudur; Fyodor on yedi-on sekiz yaşlarındayken babası köylüler tarafından öldürülür. O dönemin Rusya’sının sosyal yapısındaki sınıflar arası uçurum ve babasının toplumdaki konumu (belki biraz da karakteri) sebebiyle Fyodor Mihayloviç’in çocukluğu, yaşadıkları köyde ve eğitim için gittikleri Moskova’da çoğunlukla içine kapalı aile ortamında geçer; bu şartlarda köylülerle ilişkisi yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla yazarın kendi yazdıklarına bakılırsa çocukluğuna dair hafızası; disiplinli bir babanın katı kuralları, kapalı mekânların biteviye boğuculuğu ve babasının ölüm şeklinin travmatik izlerini taşır.

Dostoyevski Bir Yazarın Günlüğü’nde 1876’nın Şubat ayında yayınlanan yazılarından birinde çocukluğuna dair bir anısına yer verir; “Köylü Marey” başlıklı bu yazısında kendi kaleminden bir çocukluk anısını ilk ve son kez okurlarıyla paylaşır. [2] Buna göre Fyodor Mihayloviç dokuz yaşındayken bir Ağustos gününde etrafı keşfe dalar, börtü böceğin peşinde dolaşırken ormanın cazibesine kapılarak evden biraz uzaklaşır. Zira “hayatımda ormandaki mantarlar, yabani meyveler, böcekler, kuşlar, kirpiler, sincaplar, nemli çürük yaprakların kokusu kadar hiçbir şeyi sevmedim. Şimdi bile yazarken köyümüzün huş ormanının kokusunu duyuyorum sanki: Bu izlenimler hayatım boyunca belleğimden hiç gitmedi,” [3] diyecek kadar Dostoyevski’nin muhayyilesinde yer etmiştir köyün ormanı. Birden “Kurt geliyor!” diye bir çığlık duyduğunu zanneder, uzakta toprağı süren bir köylüye doğru can havliyle koşmaya başlar. Çocuğun dehşete düşmüş biçimde bağıra çağıra kendine doğru geldiğini gören köylü işini bırakır, ona dikkat kesilir. Çocuk gelip panikle adamın eteğine yapışınca “Burada kurt murt olmaz… Bak sen, nasıl da korkmuş, vah vah!” diyerek babacan bir tavırla onu yatıştırmaya çalışır. Bir an aradaki sınıf farkını hesaba katmadan, toprakla uğraşmaktan çatlamış parmaklarıyla çocuğun yanaklarını şefkatle okşar, titreyen dudaklarına dokunarak ona İsa’ya sığınabileceğini hatırlatır. Çocuk sakinleştikten sonra yanından ayrılana kadar onu gülümseyen gözlerle takip etmeye devam eder. Ellili yaşlardaki bu adam, hafızasına kazınan köylü Marey’dir; bir köylünün şefkati, doğallığı ve Tanrı’ya teslimiyeti Dostoyevski’nin zihninde derin bir iz bırakır. Eve döndükten sonra bu olaydan kimseye bahsetmez. Zaman geçince de unutur gider; ta ki sürgün yıllarında bir gün bu olay zihninde yeniden parlayana dek…

Dostoyevski’nin çalışma odası, St. Petersburg

Askeri mühendislik akademisinden mezun genç Dostoyevski, istihbaratın takibe aldığı bir örgüte katıldığı için (ve Çar’a suikast planladıkları gerekçesiyle) örgüt üyeleriyle beraber idama mahkûm edilir; tam idam sırası ona gelmek üzereyken (Çar’ın planladığı bir mizansenle) bazı mahkûmların affedildikleri ilan edilir ve Dostoyevski, Sibirya’ya kürek cezasına gönderilir. Dört yılı ağır şartlarda hapiste geçen (on yıllık) sürgündeki deneyimleri, Dostoyevski’nin zihniyetindeki keskin dönüşüme zemin hazırlar; sürgün sonrası romanlarına yansıyan kendine has felsefesi, bu çetin yıllarda şekillenmeye başlar. Hapishanedeki izlenimlerini aktardığı Ölüler Evinden Anılar (1861) adlı otobiyografik romanı, yazarın zihni dönüşümünü tetikleyen kimi etkenleri anlamak bakımından önemli bir metindir. [4]

Dostoyevski, Bir Yazarın Günlüğü’nde, Sibirya cezaevindeki Yortu kutlamaları sırasında zil zurna sarhoş mahkûmların kargaşasını “derin bir tiksintiyle” izlerken birdenbire bu anısının hatırına geldiğinden söz eder; bu bilinçlenme ânını Ölüler Evinden Anılar’da da aynen aktarır. Çocukluğunda Rus köylüsüyle ilk kez yakınlaştığında yaşadığı o sembolik ânı hatırlamak, Dostoyevski’nin zihninde bir kıvılcımı ateşler; halkın özünde yatan maneviyatı fark etmesini sağlar: “Kölemizdi Marey, ben de onun küçük efendilerinden biriydim. Yüzümü okşadığını kimseler bilmeyecekti, bu davranışı için kimseler ödüllendirmeyecekti onu. (…) Bu karşılaşma, ıssız bir tarlada ve sadece Tanrı, evet, o zamanlar azat edileceğini beklemeyen ve düşünemeyen, kaba, yaban, cahil Rus köylüsünün kalbinin ne derin ve aydınlanmış insani duygularla, neredeyse kadın sevecenliğiyle dolu olduğunu belki de bir tek Tanrı görüyordu yukarıdan.” [5] Anlık bir şimşek etkisiyle değilse de o andan itibaren hapishanede ona tahammül edilmez gelen yabaniliğin ötesindekini, Rus köylüsünün samimi inancını, Tanrı’ya teslimiyetini ve hayatı en basit hâliyle algılayan saflığını görmeye başlar: “Bakın, ranzadan inip çevreme göz gezdirdiğim zaman, hatırlıyorum, bu bahtsız mahkûmlara başka bir gözle baktığımı ve bir mucize mi nedir, onlara duyduğum içimdeki tüm kin ve öfkenin ansızın yok olduğunu hissetmiştim. Karşıma çıkan yüzlere bakarak yürüyordum. Başı kazınmış, yüzü damgalarla lekelenmiş, cırtlak sesiyle türkü söyleyen şu sarhoş mujik [6] sanki Marey’di. Öyle ya, onun yüreğinin içini görmedim ki!” [7]

Dostoyevski’nin köylülerde şahit olduğu saf inançtan ve doğallıktan nasibini almamış, adeta Batı’ya teslim olmuş dejenere Rus aydınlarını kıyasıya eleştirmesinde, sürgün sonrasında halka dönüş hareketini desteklemesinde ve kurtuluşu Rus halkının inancında bulmasında bu deneyiminin etkisi barizdir. Dostoyevski’nin sürgün sonrası romanlarının belkemiğini oluşturan Tanrı’ya ve Rusya’ya dair fikirlerini sadece Sibirya yıllarındaki deneyimlerine bağlamak indirgemeci bir yaklaşım olur; ancak halkı yakından tanıma imkânını, entelektüel gelişimindeki ilmeklerden biri olarak değerlendirmek daha isabetli görünüyor.  


[1] Dostoyevski’nin anlatıları ve kurgu dışı metinlerinin çevirileri açısından Türkçede zengin bir çeşitlilik mevcut. Orijinali Dostoyevski’nin ölümünden sonra 1895’te kitaplaştırılan iki ciltlik Bir Yazarın Günlüğü (Polnoye Sobraniye Soçineniy) de Türkçeye aktarıldığı için Dostoyevski okurları olarak şanslı sayılırız. Bkz. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Bir Yazarın Günlüğü I-II, 5. basım, çev. Kayhan Yükseler. İstanbul: YKY, 2020.

[2] Bunun Dostoyevski’nin kendi kaleminden çıkan “tek” çocukluk anısı olduğu bilgisi, eleştirmen Joseph Frank’e ait: Joseph Frank, Dostoyevski: Çağının Bir Yazarı, çev. Ülker İnce, İstanbul: Everest Yayınları, 2016, s. 780.

[3] Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Bir Yazarın Günlüğü I, s. 236.

[4] Dostoyevski, Bir Yazarın Günlüğü’nde bu metnin sürgün izlenimlerinden oluştuğunu kendisi ifade eder. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Ölüler Evinden Anılar, çev. Nihal Yalaza Taluy, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.

[5] Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Bir Yazarın Günlüğü I, s. 238-239.

[6] Mujik: Rus köylüsü.

[7] Fyodor Mihayloviç Dostoyevski, Bir Yazarın Günlüğü I, s. 239.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın