Sevmek Zamanı*, hakkında çokça övgü duyup seyrettikten sonra uzun düşüncelere daldığım filmlerden biri. Lafı dolaştırmadan filmi sevdiğimi itiraf edebilirim. Bu sevgimin gerçek sebebini ise ilk başlarda anlayamadığımı hemen eklemeliyim. Zira filmin Türk sinema tarihi içinde ender işlenen bir konuya temas edişine mi (muhtemelen tasavvufi meseleleri hikâyesinin merkezine koyan ilk Türk filmi olarak kayıtlara geçmiştir), yoksa Yeşilçam sinemasının kendine has büyüleyici atmosferine mi tutulduğumu bilemiyordum.

Birkaç defa daha seyrettiğimde filmin zihnimde adını koyamadığım bir şüpheyi büyüttüğünü fark ettim. Şüphelerimi besleyen temel konu, seyircilerin yahut eleştirmenlerin filmi çoğunlukla tasavvufi bir perspektifin içine yerleştirmeleriydi. Elbette bu rahatsız olunacak bir durum sayılmaz. Hatta Sevmek Zamanı dediğimizde akla hemen tasavvufun gelmesi de boşuna değil. Nitekim filmde kahramanımız bir kadının resmine âşık olur. Resimdeki kadını bizzat kanlı canlı gördüğünde ise derin bir girdaba düşer. Tasavvufla biraz alâkadar kişiler temaya aşinadırlar: Surete âşık kahramanın sirete yolculuğu… Zaman geçtikçe şu soru benim için çözülmesi gereken bir düğüme dönüştü: Filmde surete âşık olan kişi sirete doğru yolculuk yapmakta mıydı acaba?

Tasavvufa dair okumalarımda “suretten sirete” yapılan yolculuğun bir yükselme, kemâlâta yönelme hâli olduğunu biliyordum. İfade, insanın âlemde kendini tanıma ve bilme gerekliliğini veciz bir şekilde aktaran varoluşsal sancının seyrine dair küçük bir formül gibiydi. Suret, cisimler dünyasının gölgesi olması itibariyle görünenden ziyade görünmeyene (beş duyu aracılığıyla dolaysız algılanmayana) atıf yapmakta, âlemin katmanlı yapısının çözümlenmesinde bir hiyerarşiye işaret etmekteydi. Böylece kişi suretin arkasındaki manânın peşinde soyut bir düşünce yolculuğuna adım atmakta, suretin menşei ve eşyanın hakikatine dair fikir sahibi olmaktaydı. Bir başka deyişle ilk başta fiiller âleminde beş duyu itibariyle algıladığımız bir varlıktan, bu varlığı tanımlamamızı ve anlamamamızı kolaylaştıran surete, oradan da suretin gizlediği bir anlama doğru seyahatten bahsedilmekteydi. Suretin arkasına gizlenmiş sır, kemâlâta talip her insan teki için özel bir yolculuk vaat etmekteydi: Tasavvufi ıstılahla “zahirden bâtına” bir yolculuk… Bir başka deyişle ise “suretten sirete” bir yolculuk…

Çok bilinen bir hikâyeye, Leyla ve Mecnun’a yapılacak bir atıf, filmi anlamamızı kolaylaştırabilir. Mecnun’un Leyla’yı bulma meselesinde aşkın farklı veçhelerde yaşandığına dair değişik yorumlar söz konusu. Bunlardan en bilineni, Mecnun’un çölde Leyla’ya kavuşmasıdır. Bir diğerinde ise Mecnun çıtayı bir başka yere koyar ve Leyla’yı bulduğunda ona şöyle der: “Çekil Leyla, ben Leyla’mı buldum.” Mecnun ilk anlatıda Leyla’ya kavuşur, ikinci anlatıda Leyla’yı geride bırakır, aşar. Her iki hikâyede de aslında öncelikli durum Leyla’ya fiziki kavuşmanın hedeflenmesidir. Bu hedef istikametinde çölde yürüyen Mecnun, Leyla’yı konumlandırırken yani sirete doğru yolculuk yaparken ilk önce fiziki kavuşmayı arzular. Bu noktada Mecnun’un yaşayacağı deneyim, onu diğer basamağa yönlendirecektir; yani fiziki kavuşmanın asıl maksadının gizlendiği boşluğa… Mecnun bu deneyimi yaşamadığında ise aşkın ne olduğunu bilememe yahut aşkı tanıyamama riskiyle karşılaşacaktır. Burada cismani aşkın önemli bir eşik olduğunun altını çizmek gerekir. Aşkın her kula nasip olmayan, teşvik edilesi bir durum olduğuna dair pek çok hikâye, gelenekte mevcuttur. 

Sevmek Zamanı’nı bu bağlamda değerlendirdiğimizde şöyle bir denklemle karşılaşırız: Kahraman ilk başta boya için gittiği evde duvara asılı bir kadın resmine (surete) âşık olur. Daha sonra âşık olduğu resmin sahibi kadınla karşılaşır. Siret yolculuğundaki bir kahramanın yapması gerektiği gibi kadını ilk başta reddeder. Fakat kanaatimce filmi tasavvufi zeminden hızla uzaklaştıran süreç bu noktada başlar. Çünkü kahraman suretten sirete gitmek yerine suretten cisme düşmeyi/dönmeyi tercih eder. Filmin ana karakteri bir surete âşık olacak kadar suretin cisminden vazgeçmişken suretin bir gölge olduğu hakikatini kenara bırakıp cismani aşkın kollarına kendini bırakıverir. Burada şu soru akla gelebilir: Yönetmen ilk başta cismani aşk yaşanmalı vurgusu yapıyor olamaz mı? Bu nüansı yakalayabilmek için filmi birkaç defa daha seyrettim. Maalesef filmin finali bile bizi bu düşünceden uzaklaştırmaya muktedir. Çünkü iki bedenin kavuşması nihai düzlemde bir amaca dönüşür; kahramanın başlangıçta sahip olduğu suret bilgisi zamanla aşınır ve beden ilişkisine indirgeniverir.

Ariflerin Satrancı oyunundan bir örnekle meseleyi toparlamak istiyorum. Oyunda her basamak, insanın iyi yahut kötü bir hâlini temsil eder. “Kötü” diye nitelenebilecek (hırs, kibir vb.) hâllerde yılanın başı sizi bekler ve yılanın kuyruğuna doğru geri düşebilirsiniz. “İyi” diye nitelenebilecek (sabır, sadakat vb.) hâllerde ise okun altına isabet eder ve ucuna doğru hızlı bir yolculuğa çıkabilirsiniz. Meselâ oyunda “aşk-ı mecazi” basamağına gelen taraf, ok sayesinde aradaki basamakları hızla geçer ve “aşk-ı hakiki”ye çıkar. “Sevda” basamağına gelen taraf ise bu basamakta yılan olduğu için yılanın kuyruğuna, “ta’n-ı hulk”a (huy ve davranışları ayıplamaya) düşer. Ariflerin Satrancı’na göre değerlendirirsek filmdeki kahramanımız tasavvufi bağlamda adeta bir akıl tutulması yaşar ve mecazi aşkı hakiki aşka çevirme potansiyelini sevdaya indirger. Bu yönüyle sevda, aşka göre bir hâl düşüklüğü göstergesidir ve kemâlâtın tersine doğru gidiştir. Kısaca aşk, suretten cisme düşmenin bir aracına dönüşmüştür. Hülâsa Sevmek Zamanı’nın tasavvufi zemini kullanmakla birlikte ontolojik açıdan tasavvufi zeminden uzaklaşmayı tercih ettiği söylenebilir.

*Sevmek Zamanı (1965), Yön: Metin Erksan.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın