Amerikalı yönetmen Chloé Zhao’nun lirizmi ve melankolisiyle baş döndürücü bir cazibeye sahip eseri Nomadland, son yıllarda izlediğimiz filmler arasında nadiren karşılaşabildiğimiz bir güce ve etkiye sahip. Hem görsel dünyasının sadeliği hem de belgesel ve kurmaca arasında salınan dilinin taşıdığı tevazu Nomadland’e, konu edindiği büyük hayati soruları seyircinin dünyasına açıklıkla taşıyabilme başarısı sağlıyor. “Ev nedir, neresidir?”, “Ev sadece bir kelime midir?”, “Göçebe yaşamlar yerleşik dünyanın kayıtsızlığına rağmen nasıl hayatta kalırlar?”, “Yersiz yurtsuzluktan bir imkân doğar mı?”, “Aile ve dayanışma nedir?” vb. -günümüz dünyası için fazlasıyla yakıcı ve aynı oranda değerli- sorularla baş başayız film boyunca. Bütün bu soruların yüküne, filmin ana karakteri Fern’ün hikâyesine, yolculuğuna katılarak ortak oluyoruz.

Filmin hikâyesinin temelinde, Fern’ün kocasını, işini ve evini kaybedişi bulunuyor. Bu kaybın yarattığı melankoliyle baş etmeye çalışan ve bırakmak zorunda kaldığı “ev”inin, ölmüş olan kocasının yasını tutan Fern, karavanında yolculuk ederek yalnız ve göçebe bir hayatı sürdürmeye çalışıyor. Bu tablo zahiren bir yıkım gibi görünse de Fern, yaşamın getirdiği zorluklara karşı mücadele ederek kazandığı razı oluş duygusuyla bunun bir yıkım olmadığının altını bazen neşesiyle bazen de hüznüyle çok güçlü bir biçimde çiziyor. “Yuvasız” değil sadece “evsiz” olduğunu söylediği sahnede göçebeliğinin, verili sistemin tükenmişliğine karşı geliştirdiği duyarlılıkla, bir direniş ve kendi evini/dünyasını yeniden arama yolculuğu olduğunu vurucu bir şekilde ifade ediyor. Yersiz yurtsuzluk olarak gördüğümüz bu seferî hâl, bir “doğum” imkânını ve tecrübesini de içinde taşıyor çünkü.

Eğer illa ki bir yıkımdan bahsedilecekse göçebelerin, yalnızlıkları ve kimsesizlikleriyle yerleşik emek sömürüsü üzerine inşa edilen “toplumsallığı” yıktıkları söylenebilir belki sadece. Yıkılmış bir “rüya”nın, -filmdeki en önemli hikâyelerden birinin sahibi olan Bob’un söylediği gibi- toplumun emekli etmekten bile aciz kaldığı, istenmeyen koşu atlarının bir araya gelip birbirlerine bakmasıyla, derme çatma karavanlarda sürdürülen hayatlarının gerçeğiyle daha da belirgin hâle gelmesi konuşulabilir bir yıkım söz konusu edilecekse.

Bir Yuva Hatırası

Fern için ölümün, gurbetin, göçebeliğin yarattığı büyük ve yaşam devam ettiği sürece yeri dolmayacak o boşluğun bıraktığı derin melankolinin tek ilacı özlemini duyduğu “yuva”nın ve “aşk”ın hatıralarına sahip çıkmak. Çıktığı yolculukların sebebi de zaten ayak bastığı her yerde o hatıraları arayışı. Evlilik yüzüğü hala parmağında. Kazayla kırılan baba yadigari tabağını bu yüzden onarıp saklamaya devam ediyor. Dostluk kurduğu diğer göçebelerin hikâyeleri de bu yüzden kendisine ayna oluyor. Fern için, kaybolan “yuva”nın hakikati tam olarak buralarda yeniden keşfediliyor.

Fern’ün fark ettirmeye çalıştığı “yuva” ayrımı ve yolculuğunda, hikâyesine ortak olduğu, dostluk kurduğu bütün insanlar, “ev”in anlamını konuta, “aile”nin anlamını nesil devamlılığına bağlı bir kan bağına indirgeyişimizi de fazlasıyla aşındırıyor böylece. Fern’ün açtığı göçebelik çatlağından kuşatıcı ve hayat verici yeni anlamlar sızıyor bu kavramlara. Filmdeki yoğun hüznün altından dayanışma neşesinin kaynağını görebildiğimiz anlar da bu sızıntılardan doğuyor.

Kendi Yoluyla Sınanan Bir “Kahraman”

Fern’ün ve diğer göçebelerin hikâyesini “trajik bir kahramanlık hikâyesi” olmaktan kurtaran şey de aslında yukarda bahsi geçen “yuva” hakikatinin keşfedildiği bu nokta.

Fern kimsenin “kahramanı” değil çünkü. Arkadaşının sahipsiz kalan köpeğini bile yanına alarak “kurtaramıyor”. Fern’ün bir film karakteri olarak, klasik Holywood dramalarının dünyaları kurtaran tragedya kahramanlarından biri olmadığı çok açık. Onun hikâyesi ne iyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın keskin çizgilerle ayrıldığı bir kader çizgisi çiziyor ne seyircisine katharsis yaşatan büyük bir “ahlâk dersi” sunuyor ne de görüntü dilinde, doğrudan yersiz yurtsuzluğun yerleşik toplumsal düzenle yarattığı ikili çatışmaya sırtını yaslıyor.

Omuzlarında ağırlık olabilecek bütün mülklerden sıyrılmış başka türlü bir “kahraman” olarak görüyoruz Fern’ü her sahnede. O, kabuğundan ayrılmış, evini yitirmiştir belki ama surette daracık bir karavan olarak görünen, anlamda ise aşkı, hatıraları ve özgürlüğü kadar geniş bir “yuva”yı keşfetmesini sağlayacak “yolu” ve “dayanışma”yla çiçeklenen bir gıdayı, ilacı bulmuştur.

Kimsesizliğin Çölünde Bir Vaha

Filmdeki çoğu kadraj; filmin mekânını, insanın kendine ve emeğine yabancılaştığı bir çöl olarak tasvir ediyor. Bu çölün bitkileri kaktüsler ve yaban hayatı yaşayan göçmenler. Fern’ün arkadaşının tavsiyesiyle gittiği kamp alanı ise adeta çöl ortasında bir dayanışma vahası.

Herkesin ateşin başında toplanıp kendi hikâyesini paylaştığı gece sahnesinde, konuşan kadınlardan birinin arkadaşını anlatırken söyledikleri, insani niteliklerini her geçen gün daha çok yitiren bu ekonomik ve politik çarkın çölleşmeyi nasıl büyüttüğünün en önemli göstergelerinden biri oluyor filmde. Hayatı boyunca çalışıp biriktirdikleriyle yelkenli bir tekne alıp garajına koyan ama emekli olamadığı için o tekneyle denize bir kez bile açılamadan kansere yenik düşüp ölen arkadaşının hikâyesini anlatan kadın, onun tavsiyesine uyup hemen emekliliğini istediğini, öldüğünde (karavanını kastederek) kendi teknesinin garajda kalmasını istemediğini söylüyor ve gözlerinden yaşlar akarak ekliyor: “Ve garajda değil işte, benim yelkenli teknem burda, çölde.”

Bu sahnede işitilen ve izleyicinin “seyrinde” yeşeren “çölde bir yelkenli tekne” imgesi filmin politik meselesinin ve derdinin şairane zemini olarak parlıyor.

Fern’ün büyük yalnızlığının, kimsesizliğinin, yaşadığı kayıp duygusunun herşeyi yerinden eden derin boşluğunun tasvirini ise geniş açılı planlarda görebiliyoruz.

Hayatta kalabilmek için bu boşluğun bıraktığı çöl susuzluğuyla mücadele etmek zorunda kalan göçmenlerden biri olan ve dayanışma kampının liderliğini üstlenen Bob Wells’in oğlunu anlattığı sahne de filmin en önemli cümlelerini içeren anları barındırıyor. İntihar eden oğlunu hatırladığında sesinin titremesine ve gözünün yaşına engel olamayan Bob, “Bu hayat hakkında en çok sevdiğim şeylerden birisi, bir vedanın olmaması. Ben hep yolda görüşürüz diyorum ve görüşüyoruz da. Bazen bir ay sürüyor, bazen yıllar. Tekrar görüyorum onları. Yola baktığımda şunu kalbimde kesinlikle hissediyorum, oğlumu da tekrar göreceğim.”

Yolda olmak ve hatırlamak insanı iyileştiriyor. Bob’un “Yeniden görüşürüz” cümlesi bir vedayı değil bir selamlaşmayı içeriyor bu yüzden. Sevilenlerin yokluğu bir kayıp değil yoldaki duraklardan sadece biri oluveriyor.

O halde bu yazıyı da bu başlangıç selamıyla bitirelim:

Yolda görüşürüz…


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın