Adeta bir yüksük hüviyetiyle geliriz dünyaya; küçücük bir yüksük. Biz büyüdükçe ebadımız da kocar. Kahve fincanına dönüşürüz ilkin; ardından kupaya, sürahiye, vazoya ve nihayetinde de bir turşu küpüne.

Birkaç damla kandan ibarettir bu yüksüğün mündericatı. Yaşadığımız muhitin tesirleri ile tercihlerimizin neticesinde bu birkaç damla kan zamanla azıcık bir süte inkılâp eder.

Yahut da bir miktar zifte.

Biz büyüdükçe buna muvazi bir şekilde hem küpümüz büyür, hem de içinde biriktirdiğimiz mayi: nektar miktarı bembeyaz bir süt veya katran karası bir zift tabakası.

Gelgelelim hangimize sorarsanız sorun, umman kadar garkolunası apak süttür derinliklerimizdeki. Buna inanır ve ona göre muamele bekleriz etrafımızdan. Başkalarının bu apaçık hakikatten şüphe ettiklerini gördüğümüzdeyse hayrete düşeriz. Öyle ya, küpümüze kara çalmaya yeltenen bu gafile tahammül mecburiyetinde miyiz?

Gün gelir, bizim süt zannettiğimiz ve zannettirdiğimiz küpümüzün mündericatının simsiyah ziftten ibaretleştiğini farketmeden (Daha doğrusu, kabullenmeden…) göçeriz darı bekaya. Öte tarafta Cennet’teki mevkiimiz de hazır nasılsa, kürsümüz de.

Derler ki kişi o ânda, işte tam o can teslimi ânında ilk defa tam manâsıyla küpünde biriktirdiğinin mahiyetini farkeder. Ama ne fayda? Yaşanması icap eden yaşanıp bitmiştir. Küpte ne varsa o kişinin kendisiyle birlikte öteki tarafa gidecektir.

Hayır, kişinin küpünde ne topladığını yaşarken farketmesini mümkün kılan yegâne imkân din değildir. Pek üzücü ama insan bu en kavi fark ve tefrik imkânını kolaycana zıddına inkılâp ettirebilir. Belki de ekseri (Hangisi olursa olsun, farketmez.) din, küpü süt vehmiyle tıkabasa ziftle doldurmanın fırsatını da takdim eder insana. Öyle ya, zaten en büyük zulümler, karaçalmalar, katliamlar; en hafifinden red ve inkârlar din adına ve onun arkasına sığınarak işlenmez mi?

Mesele Kabûllenmekte

Kişinin küpünde ne biriktirdiğini ölmeden evvel kabûllenmesinin fırsatını ona ilimden de, felsefeden de fazla takdim eden yolun adıdır sanat. Sanat: etraftan çok kendine nazar etmenin fenni…

Yani sanat bir zift tespit ameliyesi… Kişinin etrafındaki, cemiyetindeki ve belki bir vakit kendi zatındaki zifti tespit, teşhis ve ifade ameliyesi…

Doğru, sanatkârın etrafındakilerin derunundaki zift tabakalarını isabetle teşhis ve tespit ameliyesinin radarının kendisine yönlendirildiğine nadiren şahitlik ederiz. Bu durumda da sıradan bir sanattan değil, üstün sanattan bahsederiz. Bırakalım öteki insanları, büyük sanatkârlar dahi sıradanlarından farklı olarak hassas radarlarını habire etrafa çevirip durmak yerine bir münasebetle kendilerine, kendi küplerine yöneltir ve yıllar boyunca içlerinde biriktirdiklerinin, o güne kadar zannettikleri gibi bembeyaz bir süt değil, kapkara bir zift tabakası olduğunu istisnai bir dürüstlükle kabûl ve kendilerine itiraf ettiklerinde büyümeye başlar.

İşte bu kabûl ve itirafın sanatkârane ifadesine hakiki sanat demekteyiz: Ben zannettiğim gibi yüce bir varlık değilmişim ama sanatımla etrafımı yüceleştirebilirim. Belki zamanla kendimi bile.

Bir Nevi Atıktır Zift

Küpte biriken süt, hakikati eğip bükmemenin mükâfatı… Hususen kişinin zatını alâkadar eden mevzularda yaşanılanı her nasıl olup-bitmişse aynen öyle kabûllenebilmesinin ulvi bereketi: hatalarını, kusurlarını, eksikliklerini, kabahatlerini ve günahlarını.

Öte yandan zift ise bir nevi atık; kötülüklerimiz kadar fena hislerimizin üzerimizde bıraktığı tesirin kerih atığı.

Sadece başkalarına kötülük etmez ki insan; ona da nice fenalıklar edilir. Bir ömür insana yapılan kötülükler de, kendisinin yaptığı fenalıklar da, amele taşınmamış kötücül hisler de ona şu veya bu miktarda tesir eder. Ya başkasının ruhunda bizzat bir çentik açar yahut başkaları onun ruhunda. Bazen de o çentikler ya birer yarığa dönüşür veya izini bırakarak zamanla kapanır. Ama yeni sızıntılar için tetikte bekler.

İşte her zift birikintisi, açılan o çentikten sızan reçine. Kıskançlığın, hasedin, çekememezliğin, başarısızlığın, beceriksizliğin, rekabetin doğurduğu çuvallamanın, tutkunun, arzunun, mahrumiyetin… kısaca kişinin hem maruz kaldığı, hem de başkalarını maruz bıraktığı şahitliklerin sefil mayii. Her şahitlik küpte farklı miktarda ve türlü mahiyette mayiin artmasını mümkün kılar. Ekseri zift, o birkaç damla sütü de emer.

O damlalar günbegün kurur; nihayetinde kalın ve granitten kavi bir zift tabakası meydana getirir. Gariptir, zift tabakası artıp kavileştikçe kişi kendisini daha fazla iyi hisseder. Kendisini daha iyi bir insan saydıkça etrafındakilere de, kendisine de daha zalimane muamele ettiğini farketmesi zorlaşır. Küpünde biriktirdiğini gözyaşıyla ıslatmadıkça.

Sanat, yıllar yılı küpümüzde biriktirdiğimiz zifti süte inkılâbın imkânını da takdim eden hissi bir ameliye. Çünkü sanat serapa gözyaşı pınarı… Hazdan çok insanın onu ve etrafını küçülten zaaflarını, imkânlarla çevriliymiş gibi görünen sınırlarını kabûle fırsat tanıyan bir gözyaşı davetçisi.

İnsan küpünde apak süt yerine kapkara zift biriktirdiğini kabûllenmedikçe nasıl ağlayabilir ki! İnsan ağlamadıkça ama hususen de sanatkarâne ağlamadıkça küpündeki kurşun geçirmez zifti nasıl yumuşatabilir ve zamanla süte kalbettirebilir ki bir gün başkalarınınkini de eritebilsin!


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın