“Sezai Karakoç öldü.” Bu söz kaç gündür zihnimde durmadan çınlayan, beynimi dolduran bir uğultuya dönüştü. Kasım’ın 16’sında, her günkü gibi akşam üzeri işten eve döndüğümde aldım bu haberi: “Sezai Karakoç öldü” diyordu. Birden vurgun yemiş gibi sarsıldım. Elbette ölümünü bekliyordum; hem de yıllardan beri mutlaka geleceğini bildiğim bir kara haberin korkusu içinde. Bu korkuyu sanırım ilk defa 2005’te Attila İlhan’ın ölüm haberini aldığımda duydum ve hemen koşa koşa Karakoç’a gittim. O gün asıl kaybından korktuğum kişinin dingin yüzüyle karşılaşmış ve uzun sohbetiyle teselli bulmuştum. Ama artık teselli bulacağımız kim vardı? Yüzündeki mümin vakarıyla bize hayatın ve ölümün aynı sükûnetle karşılanması gerektiğini gösteren sığınağımızı kaybettik. Evet, öleceğini biliyordum, hepimiz öleceğiz ama yine de geçen yüzyılın yarısını varlığıyla doldurmuş bu büyük şairin ölümü dünyamı karanlık bir rüyaya çevirdi. Ölüm bir gün muhakkak gelecekti ve geldi. O güzel dostun dediği gibi “kim ki Allah’a tapıyorsa bilsin ki diri ve ölümsüz olan yalnız odur.”

Sezai Karakoç’un Türk şiirindeki yeri ve önemi üzerine çok şeyler yazıldı, söylendi. Daha da yazılacak ve konuşulacaktır. Ama ölümü, onun Türk şiirindeki yerinden çok benim ve benim gibi binlerce kişinin hayatındaki yerini hatırlattı. O yer bir daha dolmamak üzere bir siyah boşluğa döndü. En yakınını kaybetmiş gibi günler süren bir gamlı hava. Onu tanıyanların, sevenlerin yazdıkları yazılar, konuştuğum dostların hüzün dolu anma sözleri… Sonra geçmiş görüntüler, belgeseller, döne döne okuduğum şiirleri. Hepsi yeniden anlam kazanmış, sanki bu son haberi gizliden fısıldamış da duyamamışım gibi bir his. Karakoç’un ölümüyle Türkçenin yaşayan en büyük şairi aramızdan çekilmedi yalnızca, sanki çocukluğumuzu ve ilk gençlik yıllarımızı da kendisiyle birlikte alıp götürdü. Onunla birlikte bir devir kapandı. Şiirleri ve fikirleriyle aydınlanan geçmiş günlerimiz bir daha dönmemek üzere bizden koptular. Ölüm hep böyle midir? Ölenin gidişine mi, bizim bir parçamızı alıp götürüşüne mi üzülürüz? Hayatın bir hayal ve oyalanmadan başka bir şey olmadığını bize yeniden hatırlatmasına mı acır içimiz?

Elbette 60’larda, 70’lerde ve 80’lerde onun mücadelesine tanıklık edenler gibi yakınında değildim hiçbir zaman. Yetişme çağımızda o bütün eserlerini vermiş ve kalemini indirerek kürsüyü yazdıklarına bırakmıştı. Oysa biz ilkin şiirleri ve sonra diğer kitaplarıyla yetişenler onun önceki kuşakların önüne düştüğü gibi bizim de önümüze düşmesini bekliyorduk. Fakat o, bir kenara çekilerek yazdıklarının, yani ruhunun meydanda dolaşmasını izlemek istiyordu. 2002’de ilk ziyaretine gittiğimde cahilce bir cesaretle niçin kenara çekildiğini sordum. “Hayır” dedi büyük bir olgunlukla bu münasebetsiz soruya. “Ben meydanın tam orta yerindeyim. Kapım herkese açık, herkesle her an görüşüyorum.” Bu cevap beni o kadar ikna etmişti ki bir daha böyle bir şey düşünmedim. Gerçekten de o ne kenara çekilmişti ne inzivaya. Fakat anlaşılması güç bir konumda duruyordu: Hem en ortada hem kenardaydı. Onlarca kitapta, yüzlerce şiirde, binlerce gazete yazısında söyledikleri, sükûnetle kıymetini bilecekleri bekliyordu. Bir deniz gibi, bir çeşme gibi gürül gürüldü ama yalnızca susamışların ona varması gerekiyordu. Bir kırgınlık mı vardı bu tavrında? Belki evet, belki hayır. Kadim Şark irfanı her zaman susamışları bekleyen bir kaynak gibi sessizce durmayı itiyad edinmiştir. Bir kuytuda gömülü hazine gibiydi: Yalnızca kıymetini bilenlerin istifadesine açık, bilmeyenlerin ise yanı başından geçip gittikleri halde görmedikleri bir hazine. Şark irfanının bu ruhsal geleneği onda tecessüm etmişti. Belki gerçekten bir kırgınlığı da vardı. Nitekim ziyaretlerimin birinde tesadüfen memleketim Adıyaman’dan biri de oradaydı ve “Üstad, bir konferans için sizi Adıyaman’a davet etmek istiyoruz” deyince, üstad ona “Biz meydan meydan dinleyecek bir topluluk aradığımız vakitler davet eden yoktu. Bu yaştan sonra otobüslerde, trenlerde perişan olamam” minvalinde bir şeyler söyledi. Bu sözlerde ve başka hâllerinde büyük bir kırgınlık hissediyordum. Hatta onun “bir büyük kırgın” olarak şiirini yazmak istedim, olmadı. O gitti ve içimizde bizi göçmüş bir çağla ve erdemli insanla irtibatta tutan sütun yıkıldı.

Sezai Karakoç bizim en Türk, en Kürt, en Arap ve en İranlı yanımızdı. Bütün bu Müslüman kavimlerin bir bakıma ortasında, Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğmuş ve kendini kopmaz bağlarla onlara bağlı görüyordu. Çocukluğunda babasından dinlediği İslam’ın fetih yıllarını anlatan menakıbnameler, destanlar onun ruhunda ulus-devlet pedagojisinin tahrip edemediği bir kimlik yaratmıştı. Ruhu o fetihler çağının Müslümanları arasında yaşamanın tahayyülüyle mayalanmıştı. Tarihini Orta Asyalarda, tarihin karanlık devirlerinde değil, İslam’ın aydınlık tarihi içinde görüyordu. Dört halife devrinin, Emevilerin, Abbasilerin ve sonradan gelen İslam devletlerinin soyundan geldiğine inanıyordu. Bu nedenle bizim bugün baktığımız pencerelerden göremeyeceğimiz bir tarihî süreklilik düşüncesi içindeydi. Müslümanları bir millet kılan ne ırkları ne dilleri ne de soylarıydı. Onları tek millet kılan İslam’dı ve İslam dışındaki tüm aidiyetler ona göre bu kurucu bağ yanında önemsizdi.

Sezai Karakoç hiçbir zaman ve hiçbir işte verili olana tâbi olmadı. Şiire başladığında önünde hayranlıkla dolu bir bağlılık duyduğu Necip Fazıl ve ortalığı kasıp kavuran Garip şiiri vardı. Şiirde ne ona ne diğerine bağlandı. Kuşağının içinde, onlarla birlikte ama onlardan da ayrışmayı bilerek kendi özgünlüğünü ortaya koydu. Bu özgünlüğü giderek belirginleşti ve kendine özgü bir şiire dönüştü. Yazdığı şiirde kendi çizgisini yarattığı gibi var olan şair imajına da uymadı. O yıllarda ve sonrasında şairin seküler, kibirli, kendini diğer insanlardan üstün gören veya en azından öyle davranan, övmeyi ve övülmeyi seven bir kişi olması gerektiği düşünülürdü. Oysa o her zaman dindar, kendini hiçbir zaman diğer insanlardan ayırmayan tevazu sahibi, övülmekten kaçınan bir şair oldu. Böyle bir şair olmanın da mümkün olduğunu gösterdi. Böylece var olan şair imajını yerinden etti. Taşradan gelen mahzun ve mahcup bir gencin şiir dünyasını nasıl sarsacağını, yeni bir şair imajını nasıl yaratabileceğini bize gösterdi.

Sezai Karakoç bir anıttı. İstanbul’un orta yerinde duran, bir hakikat ve nezaket, bir erdem ve şahsiyet, bir aşk ve mânâ anıtıydı. İslam ülkelerine, bambaşka bir tarih ve gelecek perspektifi sunan o anıt, maddesinden çıkarak büsbütün mânâya dönüştü. Bütün düşüncesinin temeli olan diriliş, salt toplumsal değildi aslında. Bir yönüyle de imanın gereği olan ölümden sonraki hayatı ima ediyordu. Bu mânâda o ölmedi, dirildi. Mehmed Âkif’in ölüm yıldönümü dolayısıyla yazdığı bir yazıda, “Ölüm bir son değil bir başlangıçtır, nitekim ölülerin arkasından okuduğumuz Fatiha da Kur’an-ı Kerim’in başlangıç sûresidir” diyordu. Büyük insanlar için hayatın bir doğum sancısı olduğunu, öldükleri gün tam doğduklarını, bu nedenle ölüm günlerinin onlar için doğum günü olduğunu söylüyordu. Evet, 16 Kasım da Sezai Karakoç’un doğum ve diriliş günüdür. Ruhu ve fikirleri bu doğumla birlikte bedeninden çıkarak bir seyf-i meslûl gibi bütün haşmetiyle mânâ âleminde daha serbest dolaşacaktır.

O, ten kafesinden çıkıp özgür oldu. Ya biz? Ecel bizi en hassas yerimizden yakaladı, en ince duygu telimizden. Bütün Müslümanların, hatta bütün insanlığın ızdırabını hisseden o zarif kalbimizden. “Bir kalp duracaksa / Acıdan ve ıstıraptan / O benim kalbim olsun / senin kalbin değil” diyen şairimizden. Ecel onu merhametsiz elleriyle çekip aldı içimizden. Bir bahar günü gül ayında doğan şair, başka bir bahar günü dökülen yapraklarla birlikte toprağa düştü. O zarif kalp, bütün mazlumlar için çarpan o duygulu kalp, 16 Kasım günü durdu. “Acıdan ve ıstıraptan”. Orada huzur bulsun. Ruhu şad, kabri nur olsun.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın