Torino Atı (Bela Tarr, 155 dakika, 2011) filminin hikâyesi okurların malûmu. Büyük filozof Nietzsche’nin kırbaçlanan bir atın şiddet gördüğü hâline dayanamayıp boynuna sarıldığı ve canı yanarak evine dönmesi ile on yıllık suskunluk devresine girdiği günden mülhem bir hikâye; bu bir rivayet. Çoğunlukla büyük filozofun bu acı sahne nedeniyle düşüncelerinin önüne set çektiği üzerinde durulurken yönetmen Bela Tarr daha başka bir şeye odaklanır: Nietzsche’nin arkasında bıraktığı ata.

Yönetmenin yorumuna göre atın sahibi, kuvvetli rüzgâra rağmen yol almak üzere onu sürer. Ohlsdorfer, ağaçların sanki yerlerinde dans etmesine neden olan fırtınada atının istikametinden şaşmadan yolunu izlemesi için kırbaçla ona yön verir. Film bir baba ve kızın altı gününü; insanın insana, insanın ata, insanın hayata bağlanışını, -belki daha doğrusu- kopuşunu anlatır.

At ve Ohlsdorfer eve vardıklarının ertesi günü yeni hayat başlar. İlk gün, atın hareket etmek istememesine tanık olunur. İkinci gün, palinka almaya gelen bir komşu, ailenin hareketsiz hayatına siyasi bir gündem getirecek cümlelerle bir şeylerin değişmekte olduğunu zikreder. Baba Ohlsdorfer belki de o sabah yerinden kımıldamak istemeyen atını düşünerek şu cümleyi kurar: “Değişimin geldiğini gerçekten biliyorum.” Üçüncü gün, baba ve kız, atın ahırına giderek temizlik yapar, ona saman ve su verirler; fakat at hareketsizdir. Günün ilerleyen saatlerinde davetsiz misafirleri vardır. Felâket postacısı gibi gelen çingeneler su isterler ve suyun ücreti olarak kızın kucağına kutsal kitap fırlatarak ölümün nefesini hissettirirler. Akşam kutsal kitabı okuyan kız şu cümle ile uzaklara bakar: “Tanrı yanınızda!” Dördüncü gün, insanın temel ihtiyacı olan suyu muhafaza ettikleri kuyu kuruyunca hayata devam edebilecekleri bir yere atı sürerler. Uğultulu rüzgâr adeta onları orada oraya savurur, gidebilecekleri istikamete doğru yol açmaz ve baba ile kızın dönüşü yine kendi evlerinedir; atın da. Beşinci gün, her gün yaktıkları gaz lambası ışık alevlerini göstermez, sobanın içinde tutuşturulmaya çalışılan odunlar alevle birbirine bağlanmaz. Rüzgâr, belki de uhrevi bir nefes, ateşin aydınlatıcı ve ısıtıcı gücünün önüne geçer. At ahırında yine hareketsizdir, bu durumuna artık müdahale edilemez. Kız babasına sorar: “Tüm bunlar da ne?” Babası: “Bilmiyorum.” der. Altıncı gün, donup kalmış kızının yüzüne donarak bakan baba, izleyiciyi filmin sonuna taşır.

Filmde, dört elementin -rüzgâr olarak hava, su, ateş, toprak- kademe kademe sahnelerin içine yedirildiği, insanın başladığı yere geri döndüğü izlenir. Filmin tüm günlerindeki iki ortak unsur, babayla kızın atı hareket ettirebilme umuduyla her gün onu kontrol etmeleri ve yemekte patates yemeleri. Ailenin tek öğünden oluşan hayatları her sabah palinka içerek başlar, kız bir kolu hareket etmeyen babasının üstünü başını değiştirmesine yardımcı olur. Başka başka tekrarlar, tekrarlar… Tüm bu sahnelerin izlendiği dakikalar boyunca arka fonda çalan gerilim müziği ve fırtınanın kükreyen sesi insanı diri tutan tatlı bir gerginliği hissettirir.

Diyaloglara yok denecek kadar az yer verilen, en çok sözü komşunun sarf ettiği film akıp giderken hareket etmemeyi seçen at ne âlemde?

At, baba ve kızda suskunluğun hâkim olduğu ve yemek yemedikleri sahnelerde görülür. At böyle davrandığı sürece güçten düşecek, iş yoluna koşulamayacak. Peki, bu durumda babayla kız nasıl geçinip yaşayacaklar? Baba, kız ve at. Aralarında anlaşma yok; hepsi birbiriyle çatışma içinde. Kız hüzünlü çünkü gün geçtikçe yeme-içmeden kesildiği için çöken atı görmekte ve acı çekmekte. Kızın hüznü, kendilerinin de yavaş yavaş tükeneceklerini hissetmesinden kaynaklanır belki. At eğer yolun gidişatını, ailenin akıbetini gösteren pusula ise ölümün habercisi olarak algılanabilir.

Kutsal kitaplarda dünyanın altı günde yaratıldığı yazılıdır. Atın hareketsiz kalışıyla filmin son sahnesi arasındaki geçen süre altı gün. Dünyanın başlangıcı, filmde son olarak işlenir; anti-yaratılış vurgusu zihinlerde belirir. Sahnelerin sıralandığı filmde sona doğru giden günler dünyanın sanki dışında ama kendi gerçekliği içindedir. Sıralanan anlar karakterlerin dönüşümlerinden ziyade kendilerini tekrarlamalarından ibarettir. Atın hareketsizliği ve baba ile kızın tekrarları; “Kimler, neredeler, nereye doğru gitmekteler?” sorularını akla getirir.

Kurgunun başladığı zamanda yani atın kırbaçlanma anında ve sonrasında neler olduğu hakkında şu fikirler yürütülebilir: At, sahibi tarafından eve gitme niyetiyle ya da hasta birini acilen bir yere yetiştirmek için hareket etmesi için kırbaçlanmış olabilir. Belki de filmin yansıttığı dönem düşünüldüğünde bir nevi taksi hüviyetinde olan at arabasının sürücüsü, müşterisini varmak istediği yere daha hızlı ulaştırma niyetiyle atı kırbaçlamıştır. Sonuçta hamle, atı harekete geçirmek üzere atılır ve atın sahibinin ona zarar vermekten ziyade, bir iyilik yapma veya bir fayda görme gibi belirli bir gayeye alet edildiği düşünülebilir. Sahibinin “iyilik” ya da “fayda” düşüncesiyle kırbaçlanan at, yorgun, güçsüz ve adeta sona hazır ya da sonu getiren bir vaziyettedir.

Son, ilk günde babanın atı hareket etmesi için kırbaçlamasıyla başlar. Baba kırbaçlar, at inatla kımıldamaz. Bu sefer kız -Nietzsche gibi- ata sarılır ve babasına artık durmasını söyler. At durur, baba durur ve bu üçü için hayat yavaş yavaş durmaya doğru evrilir. Baba, atın hareket etmeyeceğini, hareketsizliğin maddi ve manevi ürün getirmeyeceğini sezer ama altıncı gün kızı masa başında donup kalana kadar da sonun geldiğini kabul etmez. Atın hareketsizliğini umursamaz ve ikinci gün de atı hareket ettirmek için inatla uğraşır. Baba, Ohlsdorfer ailesinin beklemekten başka çaresinin bulunmadığını görmez, belki de görmek istemez. Güç, baba kızın üzerindeki etkisini yavaş yavaş kaldırmaya başlayacağını durağanlık üzerinden hissettirir sanki.

At artık özgürdür. Ahırı içinde yemeden içmeden kesilmiş bir hâlde dış dünyayla ilişkisini koparmış, belki de kendi içinde kurduğu özgür dünyadadır. Atın hareketsizliği ona özgürlük sağlarken aynı durumun baba ve kızı için geçerli olduğu söylenemez. Onlar artık hapishanededirler. Su kuyularının kuruması onları susuzluğa mahkûm eder. Bundan dolayı evlerini terk etmeleri ise bir işe yaramaz, yol yine evlerine çıkar. Kendilerinden uzaklaşamazlar; ve tabii ki mutlak kaderlerinden. At, kendisinden uzaklaşamayacaklarını bildiği için hareket etmemeyi tercih etmiştir belki de; kim bilir.

Filmde at en son beşinci günde baba tarafından ziyaret edildiğinde görülür. At kapıya doğru, baba da ata doğru bakar. Bugün bitip altıncı güne gelindiğinde her yer karanlıktır. Gaz lambası ve sobadaki közler de at gibi inatçı; yanmamakta, ortalığı aydınlatmamakta ısrarcıdır; hareketsizlik adeta üstlerine sinmiştir. Karanlığa rağmen baba ve kız yine patatesten ibaret akşam yemeği için masa başındadırlar. Ama bu kez kız donmuş bir hâlde, ölümün derin nefessizliği içindedir. Baba ise bu sessizliğe patatesini soyduktan sonra katılır.

Bu son yaşanırken izleyici zihnen beşinci gündedir, babanın ahır kapısının ardında kaderine terk ettiği ata ne olduğunu merak etmeye devam eder. Çünkü at belirsiz bir akıbette bırakılarak üzerine kapı kapanmıştır. Nietzsche hayatının sonraki sürecinde belki de ata ne oldu diye sorup durdu, bilinmez. Burada da izleyici sorar: Sevgili Tarr, kapının ardında kalan ata ne oldu?


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın