
Son Gülen İyi Güler: Tokyo’ya Düşen Berlinli Melek
16 Eylül 20262010’larda The Walking Dead dizisi izlenme rekorları kırmıştı. Dizi, zombilerin medeniyeti yok ettiği bir dünyada, eski bir polis memuru Rick Grimes (Andrew Lincoln) yönetiminde bir grubun yaşam mücadelesini anlatıyor. Dördüncü sezonun son bölümlerinden itibaren The Walking Dead farklı bir tür vahşete yer veriyor: kanibalizm. Rick ve grubu sezonun başından beri büyük umutlarla ulaşmak istedikleri Terminus’a (son durak) nihayet geliyorlar ama bekledikleriyle karşılaşmıyorlar. Öykünün gelişiminde bu vakıa çok anlamlı bir yeni adım oluşturuyor: Artık insanın da insanı yiyebilmesi. Dizide bu tamamıyla yeni bir şey değildir; fakat daha önce zombiye dönüşmüş insanlar başka insanları yemeye çalışıyorlardı. Yani artık insan yalnız zombiye dönüşmüyor, insan hâlinde kalarak zombileşiyor, yani zombi niteliklerine bürünüyor. Aslında insan ile zombi arasındaki sınırın inceliğini dizi daha önce de bir kaç kez ele almıştı. Örneğin ikinci sezonun yedinci bölümünde, Rick ve arkadaşları Hershel’in çiftliğine sığındıktan sonra samanlığın Hershel’in gizlediği zombilerle dolu olduğunu öğreniyorlar. Hershel onları hâlâ insan olarak görüyor çünkü onun gözünde onlar hastalar ve bir gün tedavi olana kadar başkalarına zarar vermemeleri için hapsedilmeleri gerekiyor.
Terminus’taki olaydaki yenilik, insanın zombice davranmaya başlamasından kaynaklanıyor. Buradaki basit bir vahşilik değildir; zira Gareth ve arkadaşları ölmemek için başka çareleri olmadığını düşünüyorlar ve yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Tıpkı zombilerin ahlâki açıdan acımasız olmamaları gibi; zira onlar Aristoteteles’in betimlediği hayvani ruha uyarak sadece yeme ihtiyacını duyuyorlar. Ama her şeye rağmen Gareth’in grubu artık zombileşmişlerdir. Bu açıdan daha sonra Rick’in grubu bir kiliseye sığındığında Terminus’tan kaçmış olan kaniballerin Rick’in arkadaşı Bob’u yakalayıp bacağını yedikleri sahne çok anlamlı. Çünkü daha önce bir zombi tarafından ısırılmış ve dönüşmek üzere olan Bob’un etini yiyerek kaniballer aslında zombi eti yemiş oluyorlar; bunu fark eden Bob kahkahalar atıyor. Yani hem zombi gibi davranan insanlar bu şekilde gerçekten zombi oluyorlar hem de rollerin tam tersine çevrilmesiyle artık insan, insan eti değil zombi eti yemiş oluyor. Başka bir deyişle, sırasıyla zombinin insanı, insanın insanı ve insanın zombiyi yemesine tanık oluyoruz. Durumu fark eden Gareth’in arkadaşının yediği eti tükürmeye çalışması çok anlamlıdır.

“Ya kasap ya sığır”
Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Gareth ve arkadaşları da aslında iyi insanlardı. Geçmişe dönük sahnelerde onların da konteynerlere kapatıldıklarını ve “ya kasap ya sığır” (“you’re either the butcher or the cattle”) olmaları gerektiğini anladıklarını yani hayatta kalmak için bu hâle geldiklerini görüyoruz. Burada akla İngiliz filozof Hobbes’un Leviathan kitabında betimlediği doğa durumunda “insanın insanın kurdu” olması akla geliyor. Zira herhangi bir devletin veya otoritenin bulunmadığı bu medeniyet öncesi durumda yaşamını koruma mücadelesindeki herkes birbiri için bir tehdit oluşturuyor ve bu şekilde “herkesin herkese karşı savaşı” meydana geliyor. Bu açıdan bakıldığında medeniyetin sonunu anlatan dizi belki de aslında medeniyet öncesi durumu betimliyor. Zombiler, teknolojinin artık hiçbir işe yaramadığı bir ortamda yırtıcı hayvanların temsili olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumda gerçek tehdit, zombilerden daha çok diğer insanların ölmesi; çünkü herkesin istediği ama paylaşamadığı şey aynı.
Aslında dizi dördüncü sezonun son bölümünde Terminus’a gelmeden hemen önce de Hobbes’un doğa durumunu hatırlatıyor. Çok yorumlanan dehşet dolu bir sahnede Rick hem canını kurtarmak hem de tecavüz mağduru olmak üzere olan oğlu Carl’ı korumak için Joe ismindeki bir grubun liderinin boğazına saldırıyor ve ardından Carl’a saldıran adamı çok vahşi bir şekilde öldürüyor. Bu sahnede iki nokta özellikle dikkat çekiyor: Hem Rick’in bilinçli bir şekilde düşmanını öldürmektense bakışlarının ifade ettiği gibi neredeyse şuurunu yitirmiş hâlde olması hem de Carl’ın bu duruma “talep” (claim) kuralından dolayı düşmüş olması. Daryl bir süre Joe’nun grubuna katıldığında burada sadece bir kuralın uygulandığını öğreniyor: Bir şey ancak onu herkesten önce görüp talep eden kişiye aittir. Doğa durumunda bir şeyin bir kişiye ait olmasını garanti altına alan hiçbir yasa bulunmadığına göre, tek engel fiziksel güçtür. Ve bunun için dizinin başından beri sürekli fertlerin değil de grupların veya birer lideri bulunan sürülerin serüvenlerini takip ediyoruz. Aslında tehdit zombilerden değil, can ve mal mücadelesi veren insanlardan geliyor. Örneğin, Terminus’a ulaştığında Rick, buradaki insanların Maggie’nin çantasını, Hershel’in saatini veya Daryl’in pançosunu kullandıklarını gördüğünde şüphelenmeye başlıyor.

İnsanlık mücadelesi
Hobbes insan doğasını kötümser bir şekilde algılar. İnsanda belirleyici olan, aklı değil de özündeki hayvani nitelikleri ve temelde verdiği yaşam mücadelesidir. İnsan, aşkın bir amaç peşinde koşan bir varlık olmak yerine çevresindeki etkilere tepkiler veren bir otomattır adeta. Dolayısıyla antik Yunan felsefesindeki gibi sosyalleşmenin amacı ahlâki bir erdeme ulaşmak değil, sadece hayatı emniyete almaktır. Böyle bir doğa durumunda en önemli unsur, rakiplerden daha güçlü olmaktır. Doğa durumunda insanların hepsi denk ve benzer konumdadır. Bu şekilde herkesin her şey üzerinde hakkı vardır. Dolayısıyla farklı insanlar aynı şeye ilgi duydukları takdirde ölesiye savaş kaçınılmazdır. Bu açıdan doğa, aynı zamanda bir savaş alanıdır. İnsanları hareketlendiren tek unsur, şiddetli ölüm korkusudur. Böyle bir durumda çalışma mümkün olmaz zira emeğin karşılığı yoktur; ne kırsal ekonomi, ne bilim, ne toplum vardır; her alanda sadece ölüm korkusu ve kişisel yaşam mücadelesi hâkimdir. Sadece toplum sözleşmesiyle insanlar bu durumdan kurtulabilirler. Hobbes devletin gerekliliğini bir kurgu olan doğa durumunun tasvirine dayandırıyor. Zira bu şekilde herkes belli miktarda iddialarından karşılıklı vazgeçip gücünü “Egemen”e sevk edecektir. Hobbes sosyal sözleşmenin gerekliliğini bu şekilde temellendirir.
İnsanın özünde kötü değil de iyi olduğunu düşünen Rousseau’nun Hobbes’a yönelttiği eleştiriyi göz önünde bulundurursak The Walking Dead dizisiyle doğa durumu arasındaki benzetme daha da açıklık kazanıyor. Rousseau’ya göre Hobbes’un oldukça karamsar tablosu toplum öncesini değil de toplum sonrası hâli betimliyor. İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı kitabında açıkladığı gibi Rousseau’ya göre Hobbes’un doğa durumundaki insanların nitelikleri ve tutkuları aslında toplumsal insanlara hastır. Yabani insandan bahsettiğini düşünen Hobbes aslında sadece medeni insandan bahsetmektedir. Rousseau’ya göre toplum öncesi doğa durumunda ne savaş ne tehdit vardır; Hobbes’un ele aldığı tutkular medeni insana aittir. İnsan medeni bir sistemde sahip olduğu malı, güveni, şanı kaybettikten sonra böyle bir savaşa girer. Bu açıdan bakıldığında bu tespitler The Walking Dead dizisine oldukça uygun gözüküyor.
Dizinin kendisi de zaten medeniyet öncesi ve sonrası durumlar arasındaki benzerliği ele alıyor. Her iki durumda da sorgulanan mesele, pozitif hukuktan tekrar doğal hukuka geçiş sorunudur. Bir toplumda yürürlükte olan yasa ve kurallar artık geçersiz olduğunda, insanlar yaşamlarını hangi tabii ilkelere göre sürdürmelidirler? Bu çerçeveden bakarsak aslında dizi sürekli aynı soruyu soruyor: Ahlâki olarak insanı insan yapan nedir? Dolayısıyla burada verilen mücadele bedensel olarak canlı kalma mücadelesi ve bundan daha ziyade değerlere riayet eden insan olarak kalma mücadelesidir. Ve dizi ilerledikçe muhafaza edilmeye çalışılan, sadece insanların değil aynı zamanda insanlığın varlığıdır.
Selami Varlık
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.




