
Gurbet Kuşları: Taşradan Getirilen Umut
14 Haziran 2026
“Küratörü Çağırın, Ben Sanatçıyım”*
5 Temmuz 2026Geçmişte bir öykün olmayan biriyle bir bağ kuramıyorsun. Bu kişi isterse annen olsun…
Ben kuramadım. Bunu, 52 yaşında bir kadın “Kızım!” diye karşıma çıktığında anladım. Ne sevinebildim ne de kızgınlık duydum. Sadece durdum. Durdum ve sustum… Sustum ve kalakaldım… Tıpkı onun beni o düzlükte bırakıp gittiği gün, saat, saniye, salise gibi. Bu hissizliğimin altında birden fazla duygunun iç içe geçtiği karmaşık bir hâl gizliydi. İnsan unutmuyordu ama içinde boş bir çukur açılıveriyordu işte.
Annemin beni ilk terk edişi bir harman ikindisine rastlamıştı. Harmana saplarıyla birlikte yayılan başaklı ekinler güneş gibi ışıldıyor, parlaklığı gözlerimi alıyordu. Annem beni bir çuvalın üzerine oturttu. Önüme yarım bir bisküvi paketi koydu. Sonra etrafta vızır vızır çalışan insanların arasında kayboldu. Kaybolduğunu anladığımda henüz iki dakika mı geçmişti yoksa iki saat mi? Kaç bisküvi bitmişti? Bilmiyordum. 5 yaşındaydım; sadece gündüz ve geceydi zaman. Tüm bunlar gerçekten böyle olduğu için mi böyleydi, çocuk aklımla böyle hatırlamak istediğim için mi? Şimdi onu da kestiremiyorum. Tek bildiğim, bisküvi terk ediş demekti.
Annemin beni ikinci terk edişinde güneş açmak bilmedi, soba yanmadı ve yağmur hiç dinmedi. 6 yaşındaydım; içimde bir kızgınlık, bir suçluluk –kim bilir ne suç işlemiştim de bunu hak etmiştim– ve altımda bir ıslaklıkla öylece kalakaldım.

Annemin beni üçüncü ve son terk edişinde çoğunlukla ayyaş hâldeki babam uslanmaz, umursamaz bir alkolikti artık. Gözü, ne çekip gittiği yerlerden bir daha dönen ve sonra bir daha giden karısını arıyordu artık; ne beni görüyor ne de eve uğruyordu. Üç-beş konu komşunun el vermesiyle kendimi devletin çocuk yurdunda buldum. 7 yaşındaydım. Anne ve babam hayattaydılar ama aynı zamanda da ölüydüler. Vardılar ama aslında yoktular. Yoktular ama gerçekte vardılar.
Eğer gerçekten ölmüş olsalardı başta çok zorlanır ama zamanla buna alışırdım. Kaybımın acısı gitgide küllenir, yaşama isteğim günbegün artar, günler-haftalar boyu ölümle meşgul olan zihnim biraz hafifler, aylar-yıllar geçtikçe ölümün çaresizliğine boyun eğer ve bir nebze olsun rahatlardım.
Şimdiyse onunla bağım kopmuştu. Bu bende öyle bir donukluğa yol açtı ki uzun zaman kimseyle bağ kuramadım. Başkalarıyla ve olaylarla arama koyduğum mesafeyi –ki terk edişlerin bende uyandırdığı en güçlü refleksti bu; mesafeni ne kadar korursan canın o kadar az yanardı– kendisi de benzer yollardan geçmiş hayat arkadaşım gibi pek az kimse aşabildi. Kendimi başkalarının hikâyelerinden ne kadar uzak tutarsam o kadar kârda sayıyordum. Ruhsuz ve duygusuz bir intiba bırakıyordum karşımdakinde ilkin. Azıcık aşım kaygısız başım atasözünü şiar edinmiştim adeta. Kalabalıklar benden uzak dursundu. Gidenler dönmesindi, dönenlerse bir daha gitmesin…
Şimdi onca uğraş, onca didinme ve onca iyileşmeden sonra 52 yaşında ama 62 gösteren –öylesine yıpranmış– bir kadın bana “Kızım!” diye seslendi. Yoksa ben kendi kızıma seslendim de, bir an kendimi o miniğin yerine mi koydum? Halüsinasyon mu gördüm? Bir algı bozukluğundan mı ibaretti tüm bunlar? Yoksa öyle mi olsun istiyordum? Hangisi gerçekti, hangisi yalan?
Neden sonra eteğimi hızla çekiştiren o minik elin mızıldanmalarıyla silkindim. “Hadi anne, parka!” diyordu durmaksızın. Bir elinde scooter vardı; pembeydi. Her şeyi pembe olsun istiyordu ama adı ‘Gökçe’ydi: gök rengi, mavi. Kadının adı ‘Masume’ydi: suçsuz, günahsız. Benim adım ise ‘Sevgi’! Her şey böylesine absürttü işte; bu denli fantastik. Yetmezmiş gibi köşe başında, arkası tıka basa kartonlarla istiflenmiş koca bir çuvalı, hoparlörden dinlediği Selami Şahin’in “alışmak sevmekten daha zor geliyor” şarkısı eşliğinde uçuran kâğıt toplayıcısının yolu siyah bir Mercedes-Benz ile kesişiverdi. Gülünç, tuhaf ve grotesk bir masalın figüranlarıydık adeta.
Tuhaf, grotesk bir masalın ortasında henüz doğmamış kızımın eline sımsıkı yapışıp parmaklarını hiç bırakmamacasına sıktım. Hiç bırakmamacasına.
Nermin Tenekeci
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.




