
“Küratörü Çağırın, Ben Sanatçıyım”*
5 Temmuz 2026
Karakterin Portresi 3-Yürekte Bukağı: İçten Gelen Vuruklar
24 Temmuz 20267 Ekim 2023 tarihinden itibaren İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı soykırıma tepki olarak Avrupa’da özelikle kültür-sanat alanında çok sayıda eylem gerçekleştirildi. Açık mektup, müze işgali, boykot gibi farklı yöntemlere başvuran kültür emekçileri işten çıkarılma, sansür, tehdit gibi yıldırıcı muamelelerle karşılaşsalar da bireysel ve kolektif olarak eylemlerini sürdürdüler. Bu yıl 9 Mayıs-22 Kasım 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilen Venedik Bienali de tarihinin en büyük grevlerinden birine tanıklık etti. 7 Ekim’den sonra İsrail’in uyguladığı soykırıma tepki olarak Art Not Genocide Alliance (ANGA) üyeleri İsrail’in Venedik Bienali’nden çıkarılması talebinde bulunmuşlar; ancak bienal yönetiminden bir yanıt alamamışlardı. Bunun üzerine bu yıl düzenlenen Venedik Bienali’nde ANGA tarafından yapılan çağrıyla greve çıkıldı ve geniş katılımlı bir yürüyüş düzenlendi. Kültür-sanat alanındaki geçici ve anlık eylemlerin aksine sanat kurumlarına istikrarlı şekilde baskı uygulamayı sürdüren ANGA, gerçekleştirdikleri eylemle ilgili oldukça detaylı bir açıklama yayınladı.
The Key Magazine sitesinde yayınlanan haber metni ve ANGA’nın yaptığı açıklamanın Türkçe çevirisini okurlarımıza aktarıyoruz:
1895’te kurulan ve 1930’larda İtalyan milliyetçiliği ile faşist kültür politikalarından derinden etkilenen Venedik Bienali, uzun süredir ülkelerin sanat aracılığıyla yumuşak güç sergilediği jeopolitik bir sahne işlevi görüyor. Bienalin mimarisi de söz konusu yapıyı yansıtır nitelikte: İtalyan faşizmi döneminde genişletilen planlanmış bir bahçe kompleksi olan Giardini, adeta kültürel elçilikler gibi işleyen kalıcı ulusal pavyonlara ev sahipliği yaparken kalıcı binası olmayan ülkeler ise genellikle Venedik’in farklı yerlerinde bağımsız olarak mekân kiralamak zorunda kalıyorlar. Bienalin ikinci ana sergi mekânı olan Arsenale ise günümüzde çağdaş sanat mekânına dönüştürülmüş eski bir Venedik cephaneliği ve silah fabrikasıdır. 6-8 Mayıs 2026 tarihleri arasında, bienalin yalnızca davetlilere açık VIP ve sanat dünyası profesyonellerine yönelik ön izleme günlerinde çağdaş sanat dünyasının hâlâ en etkili uluslararası sergisi olma özelliğini koruyan etkinlik için otuz binden fazla sanatçı, küratör, koleksiyoner, eleştirmen, galerici ve kültür çalışanı Venedik’e akın etti.
Art Not Genocide Alliance (ANGA), 2024 yılında ilk kez şekillenen ve 24.000’den fazla kültür çalışanı tarafından imzalanan kamuya açık bir mektupla ortaya çıkan bir kampanyadan doğdu; bu, yakın tarihin en büyük kültürel imza kampanyalarından biriydi. Söz konusu mektup o dönem İsrail pavyonunun kapatılmasına katkıda bulundu. Hâl böyleyken Giardini’deki İsrail kalıcı pavyonu “yenileme çalışmaları” nedeniyle resmi olarak kapalı kalmasına rağmen Bienal Vakfı, yoğun polis koruması altında, İsrail heyetini doğrudan Arsenale’nin içinde ağırlamayı tercih etti. ANGA, bu yıl 230’dan fazla kültür çalışanı, sergi sanatçısı, küratör ve ulusal pavyon temsilcisi tarafından imzalanan, İsrail’in 2026 Bienali’nden çıkarılmasını talep eden ikinci bir mektup hazırladı. Mektup 29 Mart’ta Venedik Bienali başkanı ve yönetim kuruluna teslim edildi; ANGA ise henüz bir yanıt almadı.
Kurumun devam eden sessizliği karşısında ANGA, Bienal’in ön izleme günlerini engelleme kararı aldı ve 6 Mayıs’ta Arsenale’de İsrail pavyonunu iki saatten fazla süreyle kapalı kalmaya zorlayan bir eylem düzenledi. 8 Mayıs’ta ise Bienal genelinde 24 saatlik eşi görülmemiş bir kültürel grev gerçekleştirildi. Bu grev sırasında 29 ulusal pavyon, mekânlarının kısmen veya tamamen kapatılması yoluyla eyleme katıldı; aynı günün öğleden sonrasında Giardini’den Arsenale’ye yürüyen binlerce kişinin yer aldığı kitlesel bir gösteri gerçekleştirildi. Barışçıl nitelikteki bu gösteriye Arsenale girişine yakın bir noktada çevik kuvvet polisi tarafından müdahale edildi. Bu eylem, Bienal’in devlet iktidarıyla her zamanki uyumlu işleyişine karşı karşı çıkan sanatçılar ve öğrencilerin işgaller, boykotlar ve grevlerle sergiyi sekteye uğrattığı 1968’e kadar uzanan uzun bir Bienal protestoları tarihinden ilham aldı.
Aşağıdaki metin, ANGA üyelerinin, söz konusu tarihsel grevin nasıl örgütlendiğine ve Avrupa’nın soykırıma ortaklığı, askerleri yeniden silahlandırma eğilimi ile kültürel emeğin giderek artan güvencesizliği arasındaki birbirine dolaşık ilişkilere dair kolektif bir değerlendirmesidir.

8 Mayıs’taki muazzam grev, kültür emekçilerinin kolektif karar alma süreci sonucunda gerçekleşti. İtalyan iş kanunlarının sağladığı koruma sayesinde ulusal pavyonlarda ve yan sergilerde çalışan emekçiler Bienal’in sanatla aklama (artwashing) kampanyasından geçici olarak çekilebildiler.
7 Ekim’den sonra, kurumsal iptaller, sistematik sansür ve fon kesintileriyle şekillenen korku ve sindirme [girişimleri], ana akım sanat kurumlarının işleyiş mantığı hâline gelmiştir. Bienal’in durumu da farklı değildir. Giardini, Arsenale ve Venedik Lagünü genelinde sergilenen pavyonlar, karmaşık sermaye ağları sayesinde hayata geçiriliyor. Paydaşlar; kültür bakanlıkları ve devlet kurumlarından özel yatırımcılara ve güçlü, iyi finanse edilen vakıflara kadar uzanıyor. Bu kuruluşların bazıları ise Gazze hakkında sesini yükselten kişilerin geçim kaynaklarını tehdit etmektedir.
ANGA; sanatçılar, küratörler, yazarlar ve sanat emekçilerinden oluşan bir girişimdir. Biz işimizi yalnızca bir sergi, program ya da yayının nihai sonucu olarak değil; aynı zamanda içinde yer aldığımız sanat dünyalarının oluşumunun bir parçası olarak da görüyoruz. Görevimiz yalnızca kültürel içerik üretmek değil; kültürün örgütlendiği ve dolaşıma sokulduğu koşulları ve kurumsal ilişkileri dönüştürmektir.
İki yılı aşkın süredir birbirimizi buluyoruz; meslektaşlarımız susturulurken bir zamanlar güvendiğimiz insanların gözlerini kaçırmalarına tanık oluyor, onların adını anmaya bile yanaşmayan konuşmaların kıyısında Filistin’in şehitlerinin yasını tutuyor, dayanışmanın estetiğini kusursuzlaştırmış ama pratiğini terk etmiş sanatçı ve küratörlerle dolu odaların kendine özgü yalnızlığını hissediyoruz.
Batı’nın önde gelen sanat kurumlarının çözülmeye başladığını gördük ve bunun bir kriz ânı olduğunu anladık. Çalışmalarımız 2024’teki ilk kampanyamızın ardından devam etti; öfkenin ötesine geçebilecek bir koordinasyon ve kolektif eylem oluşturmak için düzenli olarak bir araya gelmeye devam ediyoruz. Venedik Bienali’nin 1968’deki sokak protestoları ya da 1974’te anti-faşizm adına ve Augusto Pinochet yönetimi altında mücadele eden Şili halkına destek olmak için tüm ulusal pavyonların kapatılması gibi protesto ve düzeni sarsan eylemlerle dolu zengin tarihinden dersler çıkarabiliriz.
Çıkarları bizimle uyuşmayan kurumsal aktörlere güvenmeyi reddederek sanat dünyasının kılcal damarları aracılığıyla hareketi nasıl canlandırabileceğimizi düşündük. Her ne kadar birçok sanatçı, çalışmalarında reddetme ve itirazın politik tarihinden yararlansa da bunun onların somut eylemlere katılma istekliliğinin bir garantisi olmadığını öğrendik.
Bienal kendisini kültürün toplumdaki rolüne duyulan inançla bir araya gelen ulusların kozmopolit bir buluşması olarak sunuyor; işte bu yüzden eylem çağrılarımız karşısındaki sessizliği bu kadar ağır bir anlam taşıyor. 6 Mayıs’taki eylemimize karşılık olarak İtalya Kültür Bakanı, İtalya devletinin İsrail temsilciliğine desteğinin süreceğini açıkladı ve onlara gelecekte sergi olanakları vaat etti. Bu yanıtın hızı ve netliği derin bir çelişkiyi açığa çıkardı: Savaş suçlarıyla itham edilen bir ülkenin kaygıları en üst kurumsal düzeyde anında korunurken Bienal’i fiilen ayakta tutan işçilerin, teknisyenlerin, sanatçıların ve kültür emekçilerinin talepleri görmezden gelinmeye devam etti.
Kampanyamız, 8 Mayıs’ta öğleden sonra düzenlenen halka açık bir gösteriyle desteklenen 24 saatlik bir kültür greviyle zirveye ulaştı. Stratejimiz, Bienal’i asıl yürütenlerin içeriden baskı kurmasını sağlamaktı: İşçileri, teknisyenleri, kitabevi çalışanlarını, performans sanatçılarını ve sanatçıları bir araya getirmek; itirazlarını dile getirebilecekleri ve suç ortaklığını kolektif olarak reddedebilecekleri ortak bir platform sunmaktı.
Bu suç ortaklığını reddetmek genellikle görünmez olan bir gerçeği, yani gösterinin arkasındaki emeği açığa çıkardı. Söz konusu gösteri sadece ünlü sanatçılara ve ulusal temsillere bağlı değil; aynı zamanda geceler boyu eserleri kuran teknisyenlere, temizlik görevlilerine, sanat eseri taşıyıcılarına, kitabevi çalışanlarına, çevirmenlere, yeme-içme hizmeti verenlere ve düşük ücretle çalıştırılıp her an işten çıkarılabilecek olsalar da emekleriyle etkinliği ayakta tutan sayısız çalışana da bağlıdır.

Eylemimizi “kültürde soykırımın normalleştirilmesine ve Bienal’in üzerine kurulduğu güvencesiz emek koşullarına karşı kolektif bir reddiye” olarak tanımladık. Kültür sektörü, toplumsal yeniden üretimini mesleki adanmışlık mitolojisi üzerinden sürdürür. Sanat icra etmenin, ona emek vermenin ya da onun hakkında yazmanın, insanı işin ve değer değişiminin sıradan koşullarının dışında bir yerde konumlandırdığı fikri bu mitolojinin temelini oluşturur. Bu inanç, sanatla aklamayı (artwashing) mümkün kılan şeydir; çünkü kültür kurumlarını, iktidar sistemlerinin içine yerleşmiş politik ve ekonomik aktörler olmaktan ziyade kendilerini etik aşkınlık alanları olarak sunmaya teşvik eder. Aynı zamanda Bienal Vakfı tarafından desteklenen İsrail’in Gazze’de Filistinlilere yönelik soykırımının “diyalog” adına normalleştirilmesine zemin hazırlar.
Bienal açılışına giden süreçte, Biennalocene, Mi Riconosci, Sale Docks ve Vogliamo Tutt’altro gibi yıllardır sanat emekçilerinin hakları etrafında örgütlenen İtalyan kültür ve aktivist örgütleriyle; ayrıca Associazione Difesa Lavoratori (ADL Cobas), Unione Sindacale di Base (USB) ve Confederazione Unitaria di Base (CUB) gibi sendikalarla aylar süren görüşmeler yürütüldü. Bu sendikalar, greve katılan işçilerin taleplerine meşruiyet kazandırdı.
Grevden önceki gece gergin geçti. Açılış için Venedik’e vardığımızda greve katılmayı taahhüt eden yalnızca birkaç ulusal pavyon vardı. Vardığımız andan itibaren Bienal’in VIP ön gösterim günlerinde yüz yüze görüşmeler yaparak ulusal temsilleri harekete geçirmeye çalıştık. 7 Mayıs gecesinin son saatlerinde Kore resmen greve katılacağını açıkladı. Aynı akşam, Bienal’in en çok konuşulan ulusal temsillerinden Seaworld’ün parçası olan Avusturya performans sanatçılarının, sanatçı Florentina Holzinger ile yaptıkları oylamada ezici çoğunlukla ulaştıkları olumlu kararlarının ardından greve katılma kararı aldıklarında hayranlık duyduk.
Grev günü bu enerji bir orman yangını gibi yayıldı; VIP açılışının ritüel şenlikleri bir anda kesintiye uğradı. Normalde ulusal pavyonlara girecek yüzlerce ziyaretçi bunun yerine Filistin hakkındaki bildirilerle karşılaştı. Kitabevlerinde personel sayısı yarıya indi ve kuyruklar inanılmaz derecede uzadı. İhtiyaç olduğunda teknisyenlere ulaşılamadı. Sahne arkası çalışanlarından, devasa kurumsal bütçelerle eserler üreten sanatçılara kadar hepimiz Bienal’in işleyişini durdurma konusundaki ortak arzumuzla birbirimize bağlandık; sadece bir günlüğüne olsa bile.
Grevciler ve protestocular, kültürel alanlarımızda İsrail’in zorla normalleştirilmesine karşı tek bir ses olurken bu kolektif güç hissi her yere yayıldı. Avusturya ve Birleşik Krallık gibi bazı pavyonlarda performans sanatçıları ve pavyon çalışanları çalışmayı reddettiler; böylece pavyonlar kapanmak zorunda kaldı. Hollanda Pavyonu gibi diğer örneklerde ise kapılar sabah saatlerinde tamamen kapatıldı; ekip aceleyle dayanışma yürüyüşünün saat 16.30’da Viale Garibaldi’den başlayacağını bildiren bir afişi bastırıp astı. Yürüyüşü, şehrin dört bir yanına yapıştırdığımız afişlerin yanı sıra yoldaşlarımız ve sosyal ağlar aracılığıyla duyurduk. Pavyonlarının kapalı kapıları önünde sanatçı Dries Verhoeven, küratör Rieke Vos’un ve Diane Mahín gibi sanatçıların da aralarında bulunduğu Hollandalı temsilciler, gayri resmi bir basın toplantısı düzenleyerek grevin siyasi önemi ve kolektif hedefleri hakkında basın açıklaması yaptılar.
Gün boyunca ortaya çıkan şey sembolik bir jest değil; sanatçılar, performans sanatçıları, küratörler ve işçilerin mekânlarını nasıl ve ne ölçüde kapatacaklarını müzakerelerle belirlediği koordineli bir reddedişti.
Çek ve Slovak pavyonu, sanatçılar Jakub Jansa ve Selmeci Kocka Jusko ile küratör Peter Sit tarafından kapatıldı. Sit, komisyon üyeleri sinirli bir şekilde dolaşırken kararlılığını korudu. Belçika pavyonu ise sabah erkenden tamamen kapalıydı. Belçikalı sanatçı Miet Warlop ve performans sanatçıları, aslında eserin bir parçası olan “STOP” ve “NO” tabelalarını pavyon girişine yerleştirdi. İspanya gibi başka pavyonlarda, sanatçı Oriol Vilanova ve küratör Carles Guerra’nın kararlılığına rağmen yöneticilerle yapılan görüşmeler 8 Mayıs öğleden sonrasına kadar uzadı. Fransa pavyonunu temsil eden sanatçı Yto Barrada, sabah saatlerinde pavyonu kapattı ve gün boyunca dışarıda durarak eylem hakkındaki soruları yanıtladı. İsviçre Pavyonu, performans sanatçılarının ortak tutumda ısrar etmesinin ardından öğleden sonra greve katıldı. Japonya’nın dayanışma eylemi özellikle etkileyiciydi. Pavyondaki 208 adet gerçek boyutlu bebek figürü, Gazze’de çocukların öldürülmesini protesto etmek için “greve çıktı.” Performans sanatçıları -sanatçı Eglė Budvytytė’nin desteğiyle- Litvanya pavyonunun kapalı kapılarının önünde birbirlerine sarılarak yere uzandı ve girişleri fiziksel olarak engelledi. İrlanda, ışıklarını kıstı. Malta ve Kıbrıs pavyonlarında, ayrıca kapalı İzlanda pavyonunun kapılarında afişler sergilendi. Slovenya ise gün boyunca hoparlörlerinden Filistinli çevrimiçi radyo istasyonu Radio Alhara’yı yayınladı. Bunlar, sanatçılar, performans sanatçıları, küratörler ve işçilerin grevle dayanışma içinde gerçekleştirdikleri eylemlerden yalnızca bazılarıydı.
İngiliz pavyonunun kapatılması özellikle önemliydi. Bienal’in en çok öne çıkan ulusal temsillerinden biri olan ve Giardini’de Almanya ile Fransa arasında merkezi bir konumda bulunan pavyon, 8 Mayıs sabahı çalışanları tarafından kapatıldı; dışarıya bunu belirten bir duyuru asıldı. Birçoğumuz için bu, günün en sarsıcı anlarından biriydi. Britanya Pavyonu Bienal yapısı içinde büyük sembolik ve jeopolitik ağırlık taşıdığı için işçilerin onu kapatma kararı, kurumların her şeyi normalmiş gibi sürdürme anlayışına doğrudan bir karşı çıkıştı. Ancak birkaç saat içinde, eylem sırasında işçilerin yerlerine başkalarının geçirilmesiyle pavyon yeniden açıldı. Bu, grev kırıcı bir müdahaleydi ve özellikle Birleşik Krallık’ı temsil eden sanatçı Lubaina Himid’in ANGA’nın mektubunu imzalamış olması nedeniyle son derece endişe vericiydi.
Günümüzü diğer pavyonları eyleme katılmaya teşvik ederek ve Bienal’in kilometrelerce uzanan çakıl yollarında yürüyerek greve zaten katılmış olanların durumunu kontrol ederek geçirdik. Ziyaretçiler pavyonların dışına gelişigüzel asılmış afişleri okumak için durdu; bazı durumlarda gün boyu sergi mekânlarının merdivenlerinde piknik yapan performans sanatçılarının etrafında koruyucu bir kalkan oluşturdular. Çoğu ziyaretçi destekleyiciydi; diğerleri ise işçilerin sanatı izleme haklarını kesintiye uğratmasını “kaba” buluyorlardı. Bazılarıysa sanatçıların da grev yapabilecek işçiler olduklarını kavrayamıyorlardı.
Saat 16.30’da Bienal’den çıktık ve duyurduğumuz yürüyüşün buluşma noktasına doğru ağaçlarla çevrili cadde boyunca yürümeye başladık. Köşeyi döndüğümüzde yolun kenarlarına taşan binlerce kişi gördük. Buluşma noktasına vardığımızda çoğumuz ağlıyorduk; o kadar kalabalıktı ki sonu görünmüyordu. Hemen Radio Alhara üzerinden protestoyu canlı olarak yayınlamaya karar verdik. Greve katılamayan uzaktaki ANGA yoldaşlarımız, aylar süren yorulmak bilmeyen uluslararası örgütlenme çabalarının sonuçlarını canlı olarak dinlediler. Tavır aldıkları için işten atılan ya da susturulan, hepsi de kefiyelerini gururla takan öğrenciler, sanat çalışanları, teknisyenler, sanatçılar ve küratörlerden oluşan kalabalığın içinde birbirimize baktık ve bir şeylerin değiştiğini anladık. Bir daha asla içimizden birini, kurumsal şiddetin yükünü tek başına çekmek zorunda bırakmayacaktık.

Saat 17.00’de yürüyüşe başladık. Öğrenciler, işçiler, küratörler ve sanatçılar sırayla mikrofonu alarak Filistin’le dayanışmalarını ifade ettiler ve kültür alanlarında maruz kaldıkları kesintisiz baskıya duydukları haklı öfkeyi dile getirdiler. Gazze’ye yapılan atıflar nedeniyle “Elegy” adlı eseri Güney Afrika pavyonundan kaldırılan sanatçı Gabrielle Goliath, Venedik sahil şeridini süsleyen sayısız mega yatın birinin önünde mikrofonu eline aldı ve kalabalığa, apartheid döneminde “bir zamanlar Bienal’den menedilmiş bir ülkeden” geldiğini hatırlatarak bu kurumun artık “ahlâki ve siyasi pusulasını bulması gerektiğini” vurguladı.
Arsenale’ye doğru yürürken, sanat emekçileri Bienal’in hem içinde hem de dışında maruz kaldıkları korkunç koşulları anlattılar; Avrupa’daki sosyal yardım kesintilerinin ve sanat çalışanlarının güvencesiz sözleşmelerinin Gazze’ye karşı savaşa ve Avrupa Birliği’nin militarizasyonuna aktarılan bütçelerden ayrı düşünülemeyeceğini vurguladılar. Örneğin İtalya, İsrail’e en fazla silah ihraç eden üçüncü ülkedir. Savaş ekonomileri ve soykırımın kârlılığı karşısında emeğimizin ne kadar kolay vazgeçilebilir olduğunu anladık ve bunu reddettik.
Arsenale girişine vardığımızda bizi tam teçhizatlı çevik kuvvet polislerinin karşılaması gerçek dışı bir durum gibiydi. Ellerini havaya kaldırmış ön saftaki üç protestocunun polis tarafından dövülüp kanlar içinde bırakılması sadece birkaç saniye sürdü. Bienal, işçilerini ve katılımcılarını işte bu şekilde karşılamayı tercih etti. Biz yürüyüş rotamızı değiştirirken -Filistin bayrakları, sloganlar ve bedenlerden oluşan bir kitle hâlinde- özerk alanların önemini vurgulayan ve başka bir sanat dünyasının hem mevcut hem de mümkün olduğunu hatırlatan bir yoldaşın sözleriyle konuşmaları sonlandırdık.
Ekvadorlu Tawna kolektifi, yerli halkların mücadelelerini Filistin’deki özgürlük mücadelesiyle birleştirerek “Biz ölüme karşıyız, biz yok etmeye karşıyız” diyerek “hepimizin toprağın bir parçası olduğunu, onu korumamız ve onun için mücadele etmemiz gerektiğini” hatırlattı. Filistinli sanatçı Mohamed Joha ise hâlâ bedenlerin bitmek bilmeyen bir yürüyüş hâlinde meydanı doldurduğu uzaklığa bakarak “Özgür Filistin” talep eden hepimizin “tek bir beden” olduğunu hatırlattı.
ANGA, “sanatsal emeğin” (artistic labor) bölünmesiyle genellikle hiyerarşilere ayrılan figürleri bir araya getirdi. Sanatçılar ve küratörler; galeri görevlileri, teknisyenler ve sanat eseri taşıyıcılarıyla birlikte harekete geçti. Nostaljiden arındırılmış bir “sanat işçisi” tanımı, Filistin’in özgürlük mücadelesinin katalizör olduğu sınıfsal yeniden yapılanmanın bir aracı olarak işlev gördü. Greve katılanlar, kültür sektöründeki korkunç çalışma koşulları ve güvencesizlik ile soykırım arasındaki kesişime duydukları öfkeyi dile getirdi.
Kendini yalnızca sanatçı, küratör ya da eleştirmen olarak değil, “kültür emekçisi” olarak tanımlamak, yapısal bir iddiadır. Bu tanım, sanatın özerk bir şekilde ortaya çıkmadığını, aksine kurumların sıklıkla görünmez kıldığı bütün bir emek ekosistemi aracılığıyla ortaya çıktığını kabul eder. Dolayısıyla kendini bu şekilde tanımlamak, aynı zamanda politik bir duruştur; sanatçıların emek ilişkilerinin dışında ya da kültürel kurumları ayakta tutan ekonomik ve politik yapıların ötesinde durdukları şeklindeki kurguyu reddeder. Bunun yerine sanatsal üretimi; diğer emek biçimlerini şekillendiren aynı kapitalist sömürü, istikrarsızlık ve bağımlılık koşullarının içine yerleştirir. Bu, Bienal’in sadece bir sergi değil, aynı zamanda bir emek yapısı olduğunu dayanışmanın temsil veya söylemle sınırlı kalamayacağını ve kurumun işleyişini sağlayan insanlara maddi olarak da yayılması gerektiğini kabul etmektir.
Tam da bu nedenle ANGA bu kez kurumun kendi bünyesinde koordineli bir grev örgütlemeyi seçti. Filistin adına yapılan sanatsal müdahaleler ne kadar güçlü olursa olsun, siyasi potansiyelin sanatsal pratiğe dönüştürülmesi ile kurumsal altyapıyı genel olarak reddetmeyi amaçlayan kolektif hareketler arasında bir ayrım yapmak hayati önem taşıyor.
Ana sergi In Minor Keys’in birçok ilkeli sanatçısı -Tabita Rezaire, Nolan Oswald Dennis, Alfredo Jaar, Mohammed Joha ve diğerleri- grev sırasında eserlerini Filistin bayraklarıyla örterken bazı ziyaretçilerin özgür Filistin çağrısı yapan sembolleri indirmeye çalışması dikkat çekicidir. Özgürleşmenin dili, kurumun mimari yapısını sarsmadan program notlarına öylece dahil edilemez. Lumbung Press, kampanya ve grev boyunca kullandığımız afişleri bastı: “Filistin, dünyanın gelecek zamanıdır.” Bu ifadeye sürekli geri dönüyoruz çünkü meselenin özünü yeniden tanımlıyor. Filistin yalnızca bir içerikten ibaret değildir. Filistin artık kültür içindeki bir temsil meselesi de değildir; bu, kurumsal etiğin sınırlarını ve kültürel kurumların nihayetinde neyi savunmaya istekli olduklarını açığa çıkaran bir durumdur.”
Art Not Genocide Alliance
Çeviren: Zeynep Turan
*Kapak fotoğrafı: Venedik Bienali Grevi, 8 Mayıs 2026 (The Key Magazine sitesinden alıntıdır.)
Fotoğraf 1: Venedik’te greve destek veren kalabalık. (Fotoğraf: Hrag Vartanian / Hyperallergic)
Fotoğraf 2: Grev süresince kapalı kalan İspanya Pavyonu. (Fotoğraf: Hrag Vartanian / Hyperallergic)
Fotoğraf 3: Venedik Bienali Türkiye Pavyonu sanatçısı Nilbar Güreş de greve katıldı. (Fotoğraf sanatçının Instagram hesabından alınmıştır.)
İşbu web sitesi ve tüm sayfaları Fikir ve Sanat Eserleri Kanununa tabidir. Sitenin içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge, her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları Zift Sanat’a aittir.



