Bütün kabile kızar bana

Derler bu adam çalışmaz mı?

Bu adam hep düşünür mü?

Bir kuş ölmüş diye üzülür mü?

I

Sait Faik, “Sivriada Geceleri” hikâyesinde gündüzleri adada arkadaşlarıyla balık tutmaya giden, geceleri de ateşin etrafında onlara hikâyeler anlatan/ türküler söyleyen bir adamı anlatır.[1] Balık tutmaya gittiklerinde can çekişen bir martının ölümüne şahit olan ve onu aklından çıkaramayan adamın, hayatın başkalarına sıradan gelen ayrıntılarına şairane bakışıyla takılıp kalmasını, hayat ötekiler için alışılmış döngüsünde akıp giderken onun ruhunda kopan sessiz fırtınaları dillendirir:

“Dünyanın yaradılışındaydım şimdi, insanın ilk zamanlarını yaşıyorduk. Onlar avlıyorlardı, ateş yakıyorlardı. Ben martıya ait bir mersiye yazmış ateşin karşısında okumak üzereydim.”  

Bu noktada anlatıcının hayal gücü, anlatıdaki mizanseni eski çağlara taşır. Bu hayalde kabilenin üyeleri gün boyunca kendileri gibi çalışmayı beceremeyen, bir şeylere takılıp oyalanan adamın aylaklığından dem vururlar:

“Bütün kabile halkı bana kızmıştı:

– Bu herif çalışmayacak mı? Oturup kayalara düşünecek mi? Martı ölmüş. Onu seyredip bize masal mı anlatacak?”

Öyle ya, martılar da ölür, insanlar da. Boş boş bakınıp hikâye anlatmak, türkü söylemek, ter dökmeden yaşayıp gitmek Ağustos böceğini çağrıştırmıyor mu?

Gel gelelim, gün boyu çalışanlar akşam dinlenmek için ateşin etrafında toplandıklarında ruhlarına iyi gelecek, duygularını harekete geçirecek bir şeyler beklerler: bir hikâye, bir tını… Adam onlara martının ardından bir yas türküsü tuttursa belki duygulanacaklar, başka bir havaya girecekler ama yaptığı, yine de işten sayılmayacak:

“Gündüz güneşin içinde böyle söyleyenler, gece olup da kütükler, çalı çırpı yanınca, öbür tarafta rüzgâr, denizi homur homur söyletirken, martılar hâlâ deli gibi bağrışırken ben bir türkü, martının ölümünün türküsünü tutturacaktım. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, bir birbirine sokulma hissi saracaktı. Sonra bu hâl belki de işe yaramaz adamın bir vazifesi olarak tanınacaktı.”

O herkesin yaptığı işleri beceremez; toplulukta bir lüzumsuz adamdır. Halbuki herkesle beraber aynı hayat ritmini tutturma çabası belki de büyüyü bozar:

“Bir-iki gün ağ tamir edecek, balık tutacak, beceremeyecek fakat akşamları da onlara üzülüp sevinme arzuları veren türküler söyleyemeyecektim.”

Adam, lüzumsuz adamımız antik çağlardan hikâyenin anlatı zamanına döner; akşam üç arkadaş ateşin etrafında toplandıklarında o da martının ölüm ânını tasvir etmeye başlar, balıkçılardan ilki bu fasıldan sıkılır, uyur. Bu kez adam “Ölen martıyı tanırdım” diye başlayan bir hikâye uydurur. Anlatıcının ‘uyduruk’ hikâyesi diğer balıkçıyı da pek sarmaz; o da uyuyakalır. Adam gözünü kırpmadan sabaha kadar balık değilse de imge yakalar durur. Hikâyenin devamı denilebilecek “Sivriada Sabahı” hikâyesinde aynı arkadaşlar tekrar balık yakalamak için denize açıldıklarında lüzumsuz adamın “hayat acemiliği” bir kez daha gün yüzüne çıkar. [2]

II

Sait Faik’in bu hikâyesinden ilhamla Mazhar Alanson 1978’de “Sanatçının Öyküsü” adlı şarkısını yazar.[3] Alanson’un şarkısına verdiği isimdeki gibi sanatçının hikâyesidir bu; zaten bir izlek olarak gerçekle kurmacanın, akılla akıldışının çelişkisi, Don Kişot’tan bugüne kadar edebiyatı besleyen ana damarlardan. Hikâye, bu bağlamda sanatın gündelik hayata pratikte bir ‘fayda’ sunmak gibi bir amacı bulunmadığına atıfla, sanatın kendine dönük doğasına dair bir alegori olarak da okunabilir.

Pablo Picasso’nun 1955 tarihli “Don Kişot” adlı eskizi

Gündelik dilde çalışmak denilince beden gücünü kullanmak anlaşıldığı için toplumda ‘asıl’ işten kaçma bahanesi olarak kabul edilen eylemsizliğe dudak bükülür. Hatta iş orada da kalmaz; eylemsiz duran etiketlenir, konuşmaya, eylemeye veya hareket etmeye zorlanır: Tıpkı Oğuz Atay’ın anlatı boyunca ağzını bile açmayan ve ne yapacağına başkaları tarafından karar verilen Beyaz Mantolu Adam’ına denildiği gibi, biri çıkar, “Sağlam adamsın; utanmıyor musun dilenmeye? (…) Bir iş verilse çalışmazsın” deyiverir.[4] “Dışarıdan bakınca eylemsizlik gibi görünen, aslında gözle görülmeyen bir eylemdir: Düşünme eylemi.[5] Düşünmek/tasarlamak, zaman ve emek ister. Modern hayatta düşünme yoluyla üretmeye çabalayanlar için Sisifos’un çilesi ortak yazgıdır; her gün dağın zirvesine yuvarladıkları kayanın altında ezilmemek için didinip dururlar.

Lüzumsuzluk, anlatısının odağındaki anti kahramanına yazarın verdiği ironik bir niteleme; bu tip, pratikte işe yaramadığı ve norm olarak belirlenen kodlara uymadığı için toplumun gözünde lüzumsuzdur. Farklı dönemlere ait anlatılarda eylemsizlik, aylaklık, başarısızlık veya uyumsuzluk gibi özellikleri sebebiyle toplumda dışlanan veya hor görülen anti kahramanlar farklı yüzlerle karşımıza çıkıyorlar; kimi zaman yel değirmenleriyle savaşan Mancha’lı bir asilzade, kimi zaman Herman Melville’in Kâtip Bartleby’ı gibi çalışmayı reddeden bir memur olarak…[6]

Bu tuhaf ve aykırı tiplere yazarları tarafından verilen kategorik isimler, kendilerinden sonra gelen modern anlatılardaki anti kahramanlara da tevarüs eder; Robert Musil’in Niteliksiz Adam’ı, Turgenyev’in Lüzumsuz Adam’ı, Dostoyevski’nin Yeraltı Adam’ı gibi… Tembelliğin destanını yazan Gonçarov’un lüzumsuz adamı Oblomov ise literatürde ‘oblomovluk’ diye bir olguya isim verecek kadar güçlü bir model. Türk edebiyatında Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı ve Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ı da öncüllerinden neredeyse el almış ve kendi coğrafyasının saikleriyle şekillenmiş özgün tipler.[7] Bütün bu tiplerin her biri enine boyuna incelenme konusu olmaya aday; ama şimdilik sadece lüzumsuzluk ve aylaklık durumlarının ana hatlarıyla nereden geldiklerine, nasıl geliştiklerine bakalım.

III

19. yüzyıl Rus Edebiyatı’na toplumdaki adaletsizliğe ve ikiyüzlülüğe kendi çapında kafa tutan lüzumsuz adamlar damgasını vurur. İlk kez Turgenyev, dönemin ruhuna uygun bu isimlendirmeyi Lüzumsuz Adamın Günlüğü adlı kitabında kullanır. Murat Belge, lüzumsuz adamı, “kişiliklerindeki bazı eksiklikler (ya da fazlalıklar) nedeniyle, varoluşlarını kendileri veya çevreleri için yararlı hale getiremeyen, (…) yeteneklerini olumlu bir iş için kullanamayan” zeki ve yetenekli karakterlerin bir temsili olarak tanımlar. Rusya’da ve Türkiye’de toplumsal göreve büyük önem atfedildiği için iki toplum arasındaki benzerliği vurgulayarak Rus toplumunda hangi saiklerin yetenekli insanları atalete sürüklediğini sorar ve Türk edebiyatındaki lüzumsuz adamların serencamını batılılaşma izleği üzerinden okur. Bu anlamda Dostoyevski’nin –bütün kiniyle, gururuyla yeraltına çekilmiş, çağrılmadığı ziyafet sofrasını dağıtacağı günü bekleyen- Yeraltı Adamı’nın da kendisine yapılan haksızlıklara boşveremeyişi ve aşırı bilinciyle bu kez kendisi “kendi yeteneklerinin önündeki engel”dir ve Belge’ye göre o da ayan beyan bir lüzumsuz adamdır. [8] Bu yönüyle Atılgan’ın ve Atay’ın lüzumsuz/aylak adamlarının da prototipidir.

Her bir tip, kendine özgü dinamiklerle ortaya çıktığından, hem karakter özellikleri hem de toplumda dışlanmalarına verdikleri tepkiler açısından aralarındaki farklılıklar şimdilik kenarda dursun; yine de bütün bu aykırı tiplerin birbirlerine benzeyen yönleri daha fazla. Bu tiplerin ilk göze çarpan ortak yönleri, toplumla uyumsuzlukları ve aylaklık; hatta bunları flâneur’lük/aylaklık ortak paydasında toplamak mümkün. [9] Literatüre Baudelaire’in sayesinde giren ve W. Benjamin’in toplumsal açıdan işlevini ortaya koyduğu flâneur’lük imgesi, modern edebiyatın zihin haritasına yön veren bir karakter nitelemesidir. Baudelaire, flâneur’ü “sanat meraklısı gözlemci” olarak tanımlar. Flâneur’ün öne çıkan nitelikleri, “aylak adam, başıboş, şehir kâşifi, caddelerde dolaşma uzmanı” olması.[10]

Peki, her flâneur aylak adam mıdır? Birebir karşılığı olmamasına rağmen –elbette edebiyattaki dar anlamıyla- aylaklık, sanki flâneur’ün yerini tutarmış gibi kullanılıyor. Bu tipler üzerine düşünürken belki bunun ince ayrımını da yapmak gerekir; mesela Huzur’daki Mümtaz’ın flâneur’lüğü üzerine yazılıp çizildi ama Mümtaz’a aylak adam diyebilir miyiz? Flâneur, kaynağını bir şairden aldığı için herhalde, daha havalı geliyor kulağa… Halbuki aylak adam deyince Tehlikeli Oyunlar’daki Hikmet’i, Sait Faik’in “Lüzumsuz Adam”ını, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki Hayri İrdal’ı bütün groteskliğiyle gözümüzde canlandırabiliyoruz. Hepsi bir ağızdan Yeraltı Adamı’nın cümlesini söyler gibidir zihnimizde:

“Tek başınayım, ama onlar hep birlik.”[11]

Aylak adam/ flâneur, “varoluşun yalnızlıktan başka bir şey olmadığından” dem vuran sanatçının sadece modernizmin değil; insanın ve dünyanın anlamsızlığını sorgulamasının edebiyattaki temsilidir.[12] Bu açıdan büyük şehirlerin ortaya çıkardığı bir yalnızlık söz konusu. Benjamin, kalabalıklar içinde yalnızlığını daha çok hissederek dolaşan insanın hâline tercüman olur:

“Benjamin’e göre yalnızlık, insana uygun tek durum gibi görünür. Benjamin, odada tek başına otururken çekilen yalnızlıktan bahsetmiyordur burada, onun sözünü ettiği yalnızlık, büyük kentlerdeki yalnızlık, aylak aylak dolaşan, hayal kurmakta, gözlemekte, düşünmekte ve zevk peşinde koşmakta olan hür bir adamın yaptıklarındaki yalnızlıktır.”[13]

Flâneur’ü cadde ve sokaklardaki insan yığınlarından ayıran yönü, dolaşırken düşünce üretmesidir. Kapalı alanda bir tür klostrofobiye maruz kalan aylak adam, kalabalıklar arasında uyumsuzluğuyla görünmek ister, düşünerek dolaşır, kendinde olmayanı arar; şehri “kendi silahını kullanarak aşmaya çalışır.”[14] Yusuf Atılgan’ın “bizim ilk kentli bireyimiz, flâneur’ümüz” olduğunu söylediği aylak adamı Bay C de bunu haykırır:

“Ne yamansınız dökme kalıplarınızla; bir şeyi onlara uydurmadan rahat edemezsiniz.”

Dostoyevski’den “yeraltı trajedisini” devralan Bay C, hor görülmenin acısını niçin kalabalıklardan çıkardığını da ele verir bazen[15]:

“Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi!”[16]

Böylelikle tutunamama olgusu da (bir) “tutamak aramak” dolayımından ilk kez bir anlatıda karşımıza çıkar.

Türk Edebiyatı’nda pek çok grotesk karakter; aylaklığı, lüzumsuzluğu ve tutunamayanlığı açısından tartışılmayı hak ediyorlar. Ama bu, başka bir yazının konusu.


[1] Sait Faik Abasıyanık, “Sivriada Geceleri”, Son Kuşlar, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1970.

[2] Bu ifadeyi Nurdan Gürbilek’ten ödünç aldım; Oğuz Atay’ın kurmaca kişileri için kullanır. Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili, İstanbul: Metis Yayınları, 2008.

[3] Mazhar Alanson, kitabında Sait Faik’in bu hikâyesinden ilhamla şarkıyı yazdığını söyler. Mazhar Alanson, Mazhar Olmak, İstanbul: Alametifarika, 2009, s. 29.

[4] Oğuz Atay, “Beyaz Mantolu Adam”, Korkuyu Beklerken, İstanbul: İletişim Yayınları, 1984.

[5] Burada düşünmeyi her türlü sanat tasarımını, tahayyülü ve entelektüel uğraşı kast ederek ‘zihnen eylemek’ gibi geniş bir anlamda kullanıyorum.

[6] Anti kahraman (anti-hero) kavramına sözlüklerde farklı karşılıklar veriliyor. Merriam Webster’daki karşılığı: “kahramanca niteliklerinin eksikliğiyle öne çıkan ana karakter”.

https://www.merriam-webster.com/dictionary/antihero Bir başka sözlükte “geleneksel kahramanın antitezi” olarak karşılanmış. J. A. Cuddon, “anti-hero”, The Penguin Dictionary of Literary Terms and Literary Theory, New York: Penguin Books, 1999, s. 42-43. Anti kahraman beceriksiz, yetersiz, şanssız, sakar ve patavatsız olabilir. Kökleri Antik Yunan’a giden kavram böyle tanımlansa da modern anti kahraman, her zaman bu özellikleri taşımayabilir ama her hâlükârda toplumun normlarına aykırı yönlere sahiptir.

[7] Bu kategorilerin her biri toplumda yalnız bir adamı niteliyorken Oğuz Atay’ın ‘tutunamayanlar’ı, dünyanın tutunamayanlarını bir araya toplayan yalnızlar ordusu gibi sanki; romanda tek bir tutunamayan yok.

[8] Murat Belge, Step ve Bozkır: Rusça ve Türkçe Edebiyatta Doğu-Batı Sorunu ve Kültür, İstanbul: İletişim Yayınları, 2019.

[9] Niteliksiz adam, aylak adam ve lüzumsuz adam tiplerinin her birinin arka planını ve dinamiklerini flâneur’lük çatısı altında inceleyen bir çalışma için bkz. Yunus Balcı, “The Loss Of Value Of Modern Human Or Modernist Manifesto Three Flaneurs: The Man Without Qualities, The Useless Man, The Idle Man”, Modern Turkish Literature Researches, Temmuz-Aralık 2017/9, sayı 18, s. 33-41.

[10] Baudelaire’in “the dilettante observer” şeklindeki bu tanımı, İngilizcesi The Painter of Modern Life (1863) başlıklı yazısından. “The flâneur carried a set of rich associations: the man of leisure, the idler, the urban explorer, the connoisseur of the street.” https://www.tate.org.uk/art/art-terms/f/flaneur

[11] F. M. Dostoyevski, Yeraltından Notlar, çev. Nihal Yalaza Tuluy, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008.

[12] Tuğba Doğan, “Walter Benjamin’de ve Yusuf Atılgan’da Flâneur İmgesi Üzerine Bir Deneme”, Cogito, sayı 52, Güz 2007, s. 101-112.

[13] Susan Sontag, “Satürn Yıldızı Altında”, Sanatçı: Örnek Bir Çilekeş, İstanbul: Metis Yayınları, 2002.

[14] Fatih Altuğ, “’Lüzumsuz Adam’da Yalnızlığın Toplumsal Dolayımı”, Bir İnsanı Sevmek: Sait Faik, S. Oğuzertem (yay. haz.), İstanbul: Alkım Yayınevi, 2004.

[15] “Yeraltı trajedisi” kavramını Dostoyevski’den aktaran Gürbilek, Mağdurun Dili, s. 38.

[16] Yusuf Atılgan, Aylak Adam, İstanbul: Varlık Yayınları, 1959.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın