Maharetli hareketlerle limonu bir elinden öbür eline atıyor. Elindeki plastik, çirkin görünümlü cihaz, çok şık ve çok havalı görünüyor, hele limonun içine zarif bir manevra ile yerleşip zahmetsiz bir sıkma hareketi ile bir anda satıcının diğer elindeki şişeyi dolduruvermesi… Nasıl bir sihir bunu böyle algılatıyor, bilinmez ama sanki çok iyi bir fotoğraf stüdyosunda çekilmiş bir resim gibi ya da çok başarılı bir reklam filminde başrolde oynar gibi ürün bizlere göz kırpıyor. Belki de bu gösterişsiz adamın kavruk bedeninde ve elinde böyle görünüyor, koyu renkli elleri limonun fosforlu rengine arka plan olup onu belirginleştiriyor.

Reklamın ilksel biçimi, doğrudan satış. Aslında elimdeki mobil cihazda istediğim içerikle arama girip bana göz kırpan reklamlar ile gözümü ekrandan ayırtıp vapurun güvertesinde şov yapan adama baktıran şey çok farklı değil.

Gündelik olanın arasına girmek. Seni bir kurguya davet etmek. Reklamın ezeli görevi. Truman Show’da parodisi yapılan şeylerden biri de buydu. Aslında bütün paylaşımlar “viral” bir şekilde bunu yapar oldu.

İşporta, reklamın arka değil ön bahçesi. Tam da şu an ve şimdinin içinden çıkan bir fantezi. Markanın arkasına saklanmadan çıplak bir biçimde var oluyor, hayatımızın parçası olmak için sıraya giriyor. Ürün tasarımcıları reklamcılarla el ele verip bu çıplaklığa kurumsal kimlik adı altında çeşit çeşit elbiseler giydirmeye devam ededursun; akşamları sahillerde, parklarda ışıldayan eşya yığınları, onları satan pazarcılar ve sokak satıcılarının da önüne geçip virüslerini yayıyor.

Onlar çevrimiçi satışın malzemesiz varlığının gerçek rakipleri. Dokunulmaya, oynanmaya, çalıştırılmaya, denenmeye, -“helâl et”- bir lokma alınmaya hazır.

Eskinin bohçacıları, kapımıza gelen overlokçular ve kalaycıları da sen daha o hizmeti almak isteyip istemediğine bile emin değilken önünde beliriverir, günün programına dahil olurlardı.

“Pazarlamacılar giremez” yazan A4 kağıtlarla özel mekânlardan sürülmeye çalışılsalar da hâlâ buralarda, beton aralarından bitiveren çiçekler gibi sürgün veriyorlar. Mahallenin, sokağın direnen hikâyeleri.

İşporta, İtalyancada bir tür sepet manâsına gelirmiş, işportacı da böylece sepetle satış yapan insan anlamına geliyor. Yani “mobil” satış. Bu da mobil cihazlardaki satışa dair içerikle, gündelik ve anlık şehir akışı içinde ortaya çıkan satışın “ayağımıza gelen” içeriğinin yakınlığını ispatlar gibi.

Vapurda benimle birlikte seyahat eden gitar ve gitarcının sesi, plastik bir düzenekle sıkılan limonun kokusu, askılı tepside sallanarak önüme gelen demli çay…

Bütün mobiliteleri sanalı, gerçeği ve sanal gerçeği ile kucaklayan bir ara formun içinde seyrediyoruz. Bazı içerikler neredeyse göremeden ekrandan parmağımızın küçük bir hareketi ile yukarı doğru akarken; bazısını koklayarak, bazısını yağını damlatarak, bazısını da birkaç lira karşılığı çantamıza koyup evcilleştirerek aşılanıyoruz hâlâ.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın