Bugün Erol Akyavaş’ın 22. ölüm yıldönümü. Gelin birlikte, sanatçının Temmuz 1990’da Dergâh dergisinde yayınlanmış bir röportajı üzerinden o günlerden bugüne sanat dünyasının değişen ve değişmeyen yönlerinin izini sürelim.

Zift Ekibi

İki yıl kadar önce gerçekleştirdiğiniz “Miraçnâme” adlı litografi dizisiyle klasik kültürümüze yöneldiniz. Eseriniz, belki sizin de beklemediğiniz büyük bir ilgiyle karşılaştı. Sizi böyle bir çalışmaya yönelten nasıl bir ihtiyaçtı? Nasıl bir sancının ürünüydü Miraçnâme?

-Efen­dim, de­di­ği­niz gi­bi bir san­cı var. Be­nim an­la­ya­ma­dı­ğım, çö­ze­me­di­ğim ha­di­se­ler­den bi­ri de, nü­fu­su­nun %99’unun Müslüman ol­du­ğu, bu %99’un en az %50’si­nin de sa­mi­mi Müslüman ol­du­ğu bir ül­ke­de, bü­yük bir kit­le­yi he­ye­can­lan­dıran ba­zı şey­le­ri ay­dın­la­rı­mı­zın ina­nıl­maz de­re­ce­de yok say­mala­rı­dır. Mü­sa­ade eder­se­niz, al­tı ye­di yıl ka­dar ön­ce ya­şa­dı­ğım bir ha­di­se­yi an­la­ta­yım. Ha­cı­bek­taş’tan ge­çi­yor­dum. De­dim türbe­yi zi­ya­ret ede­yim, iki re­kat na­maz kı­la­yım, çı­ka­yım. Gir­dim, çık­tım. O gün de Ha­cı­bek­taş ka­za­sı­nın pa­za­rı. Ana­do­lu pa­zarı iş­te, eşek­ler gel­miş, kam­yon­lar, do­ma­tes, hı­yar… Bir fa­ali­yet, bir ha­yat­tır gi­di­yor. Yü­rü­yo­rum. Bir ara tek­ke­nin du­va­rı­nın dibin­de ses­siz bir ka­la­ba­lık gör­düm. Şöy­le git­tim, ara­dan bak­tım. Otuz kırk ki­şi­lik bir ce­ma­at top­lan­mış. Bir saz şa­iri Yu­nus’tan mı, Pir Sul­tan’dan mı bil­mi­yo­rum, şi­ir­ler oku­yor ve Ker­be­la vak’ası­nı an­la­tı­yor. Ve din­le­yen­ler ağ­lı­yor. İna­nıl­maz, müthiş bir şey! Ana­do­lu’nun gö­be­ğin­de, bin se­ne ön­ce şe­hit düşen bi­ri için, bin se­ne son­ra, Ana­do­lu’da, bir pa­za­rın or­ta­sında, do­ma­te­sin bi­be­rin için­de şi­ir söy­len­di­ğin­de, halk ağ­lı­yor. Deh­şet bir şey. Ya­ni ih­ti­yaç var. Me­se­la bin se­ne­dir mev­lüt oku­nu­yor. Dü­şü­nün, bu di­nî mev­zu­lu bir şi­ir. Bu şi­irin po­püla­ri­te­si­ni dü­şü­nün, kit­le­ler­ce se­vil­me­si­ni dü­şü­nün, bir de bugün en çok sa­tan şa­ir­le­ri­mi­zin po­pü­la­ri­te­si­ni dü­şü­nün. Ko­mik bir nis­bet çı­kı­yor or­ta­ya. Üç mil­yon­da, beş mil­yon­da bir. Ve bi­zim ay­dı­nı­mız, din­dar ol­sun, din­siz ol­sun, lâ­di­nî ol­sun, bu ola­yı yok far­ze­dip ka­fa­sı­nı ku­ma sok­muş. Ve Mi­raç ha­di­se­si… Bil­di­ği­niz gi­bi, Mi­raç, 18. as­ra ka­dar en po­pü­ler ko­nu­lar­dan bi­ri. Musiki­de, şi­ir­de, min­ya­tür­de, ha­sı­lı her sa­nat da­lın­da bir şey­ler ya­pıl­mış. Da­ha son­ra de­mo­de ol­muş. Ama kan­di­li var. Bü­tün Müslüman­la­rı ya­kın­dan il­gi­len­di­ri­yor. Ca­mi­ler kandil­ler­de do­lup ta­şı­yor. Fa­kat sa­de­ce biz­de de­ğil, bü­tün İs­lâm dün­ya­sın­da Mi­raç ha­di­se­si, hal­kı ne ka­dar il­gi­len­di­ri­yor­sa, aydın­la­rın, sa­nat­kâr­la­rın o ka­dar il­gi­si­nin dı­şın­da. Hal­bu­ki müthiş bir ha­di­se. An­la­tır­ken he­ye­can­la­nı­yo­rum. Bir ömür bo­yu Mi­raç­nâme yap­mak müm­kün. Ni­ye ol­ma­sın? El­ham­dü­lil­lah Müslümanız. Biz bu Mi­raç ko­nu­su­na bir el ata­lım de­dik. Hat­ta Mi­raç­nâ­me di­zi­si­ne ön­sö­zü ya­zan Mu­ham­med Ar­ko­un –ki yakın dos­tum­dur– bi­li­yor­su­nuz, İs­lâm fel­se­fe­si pro­fe­sö­rü, “bu­nu yap­sa yap­sa bir Türk sa­nat­kâ­rı ya­pa­bi­lir” de­di.

Muhammed Arkoun bu kanaate nereden varmış?

-Arap ül­ke­le­rin­de bu ola­yı sa­nat ese­ri­ne dö­nüş­tür­mek is­te­yenler, ya çok kö­tü kop­ya­lar ya­pı­yor es­ki min­ya­tür­ler­den, ya­hut zı­pır zı­pır mo­dern re­sim­ler ya­pı­yor­lar de­di. Acık­lı bir şey. On­lar da şa­şır­dı­lar ne ya­pa­cak­la­rı­nı. Ni­ye de­dim? Ya­hu de­di, siz far­kın­da de­ğil­si­niz. İs­lâ­mi­yet’te­ki önem­li adım­la­rın ço­ğu Türk­ler ta­ra­fın­dan atıl­mış­tır. Bir de biz­den son­ra Müslüman ol­du­ğu­nuz için da­ha ta­ze ba­kı­yor­su­nuz me­se­le­ye. Za­ten bu Mi­raç­nâ­me’yi bir Arap yap­tı de­se­ler, inan­maz­dım de­di. Müthiş ke­yif­len­di.

-Türkiye’de sergilenmesi nasıl oldu, nasıl karşılandı?

-O da en­te­re­san hi­kâ­ye. Li­tog­ra­fi al­ma ge­le­ne­ği yok. Re­sim alıyo­ruz da, an­la­mı­yo­ruz. “Ya­ni ga­ze­te bas­kı­sıy­la li­tog­ra­fi­nin far­kı ne abi? Bu da mat­ba­ada mı ba­sıl­dı?” di­ye so­ru­yor­lar. Ta­biî bu Fran­sa’da ba­sıl­dı­ğı için bi­raz pa­ha­lı ol­du. Bu­nu da­ğı­tan Nev Ga­le­ri­si de­di ki, “Bu eli­miz­de ka­la­cak ama, şan için ya­pa­lım abi, boş ver, bu çok şık bir şey!” Ve kar­de­şim, işin so­nun­da, tek pa­ra ka­zan­dık­la­rı iş ol­du, ken­di ifa­de­le­riy­le. De­di­ler ki, abi biz bun­dan pa­ra ka­zan­dık. Bir bu­çuk ay için­de bü­tün set­le­ri sa­tıl­dı­ğı gi­bi, çok ga­rip şey­ler de ol­muş. Me­se­la Mar­din’den bir te­le­fon: “Gar­da­şım bir Mi­raç­nâ­me bas­tır­mış­sı­nız, on­dan ba­na üç ta­ne yol­lar­sı­nız?” Di­yor­lar ki, “Be­ye­fen­di, ama bir ta­ne­si bir bu­çuk mil­yon li­ra!” Te­le­fon­da­ki kı­zı­yor: “Pa­ra­sı­nı sor­duk mu ağam? Yol­la di­yi­rim sa­na!” Kim­dir bu adam, ne­re­den duy­du? Bir­kaç ga­ze­te­nin dı­şın­da pek bah­se­dil­me­di de, tan­ta­na­sı ya­pılma­dı. Ve be­nim Mi­raç­nâ­me di­zi­le­ri bit­ti.

Peki, bu dizi Batı’da nasıl karşılandı?

-Onu sor­ma­yın. Eğer mad­di iliş­ki­ler açı­sın­dan dü­şü­nür­se­niz, bü­yük ha­ta idi. Ça­lış­tı­ğım ga­le­ri, bi­zim Mi­raç­nâ­me’yi gö­rün­ce, “Ben bu­nu is­te­mi­yo­rum, bu so­ğuk şa­ka da ne­yin ne­si? Kendi­ne gel!” gi­bi­ler­den laf­lar et­ti. Adam ken­di açı­sın­dan hak­lı. Müş­te­ri­le­ri­nin ço­ğu Ya­hu­di. Ora­lar­da Müslüman­lık de­yin­ce de, he­men ak­la te­rö­rizm, uçak ka­çır­ma, bom­ba­la­ma gi­bi şeyler ge­li­yor. Fa­kat Fran­sa’da Se­uil di­ye bir ya­yı­ne­vi var, Galli­mard’dan da­ha yük­sek se­vi­ye­de bir ya­yı­ne­vi. Bu ya­yı­ne­vinin ba­şın­da Chotc­ho­witz di­ye bir zat var ki, Fran­sa’nın en entelek­tü­el­le­rin­den bi­ri sa­yı­lı­yor. Bu zat Müslüman­dır, Ti­ca­nî. Bir Ku­zey Af­ri­ka ta­ri­ka­tı. Chotc­ho­witz bu ta­ri­ka­tin Pa­ris’te şey­hi­dir. As­lın­da Po­lon­ya­lı bir zat, fa­kat Fran­sa’da doğ­muş, Müs­lü­man ol­du­ğu­nu dı­şa­rı­da pek yay­mı­yor, ama ba­zı­la­rı gibi giz­le­mi­yor da. So­rul­du­ğu za­man ben Müslümanım di­yor. Schim­mel gi­bi, son de­re­ce cid­di, ağır­baş­lı bir zat. Muhyiddin İbnü’l-Arabi’de Zaman Kavramı di­ye de ağır bir ki­ta­bı var. Yani ne­re­de olur­sa ol­sun, Müslüman­lar böy­le eser­le­re ih­ti­yaç du­yu­yor. Din­dar hal­kı­mız sa­nıl­dı­ğı ka­dar saf de­ğil. An­lı­yor, ih­ti­yaç his­se­di­yor. Fa­kat bes­le­yen mus­luk yok. Kim­se eli­ni atıp da, bu bü­yük ih­ti­ya­cı kar­şı­la­mak yo­lu­na git­me­miş.

Erol Bey, anlattıklarınızdan şu çıkıyor: Türk sanatında bugün resminden şiirine kadar, bir kaynak problemi var. Sanatçılar kendi kültürel kaynaklarına eğilmek yerine, Batı’da gördüklerinin bir bakıma röprodüksiyonunu yapıyorlar.

-Ma­ale­sef.

Bu bakış açısından bugünkü Türk resmini, yahut Çağdaş Türk Resmi’ni değerlendirir misiniz? Hatta isterseniz, çağdaşlık nedir, önce bu konuya bir açıklık getirelim.

-Evet, çağ­daş­lık ne­dir? İçin­de ya­şa­dı­ğı­mız ça­ğın his­si­ya­tı­nı,kendi ma­hal­li ka­rak­te­ri­ni kay­bet­me­den ver­mek, ve­re­bil­mek. Yok­sa çağ­daş­lık ano­nim şir­ket de­ğil. Ak­si tak­dir­de sa­nat­kâr­lar ara­sında fark kal­ma­dı­ğı gi­bi, ki­şi­den ki­şi­ye de fark ol­maz­dı. Her­kes ro­bot gi­bi en son mo­de­li ya­par­dı. Böy­le bir tan­dans var ta­biî, ama bu sa­de­ce pa­zar­la­may­la il­gi­li bir şey. Adam Rus res­sa­mıysa, her­kes onun Rus­lu­ğu­nu gör­mek is­ti­yor. Çün­kü Rus ol­ma­nın bir fi­ya­tı var.

Peki efendim, Türk ressamı, diyelim hem çağdaş dünyanın hissiyatını eserlerinde mükemmel bir biçimde yansıtmış hem de milli karakterini. Böyle bir Türk ressamının Batı’da, sanat piyasasında şansı nedir?

-Haa, Türk ol­ma­nın fi­ya­tı da­ha yük­sek. Biz adı­mı­zı ezi­le ezi­le ta­şı­yo­ruz. Çün­kü da­ha ön­ce bir ve­si­le ile söy­le­miş­tim, me­se­la İn­gi­liz kül­tü­rü­ne İtal­yan ay­rı bir ka­pı­dan gi­ri­yor. Ben­se kuy­ru­ğa gi­ri­yo­rum. Çün­kü be­nim ba­bam Le­onar­do de­ğil. Ben­den he­sap so­ru­lu­yor. Do­la­yı­sıy­la o ben­den bil­mem kaç met­re ön­de baş­lı­yor ya­rı­şa. Za­ra­rı yok, baş­la­sın. İki­miz de na­sıl ol­sa ay­nı yol­da­yız. Ama ben onun ar­ka­sın­dan gi­der, aya­ğı­nın tü­ra­bı olur­sam, herif be­ni cid­di­ye al­mı­yor. Böy­le ga­rip komp­leks­le­ri olan adam­lar var­dır. Dı­şa­rı­da al­tı se­ne kal­mış­tır, dok­tor ol­muş­tur, adı­nı Ge­orge di­ye de­ğiş­tir­miş­tir. Ni­ye? Ame­ri­ka­lı­la­ra ya­ban­cı ge­li­yor­muş. Ulan, Ame­ri­ka­lı sa­na bil­mem ne­re­siy­le gü­lü­yor. Sen Ge­or­ge olamaz­sın, ti­pin mü­sa­it de­ğil. Sen Kon­yalı Meh­met’sin. Ni­ye utanır­sın? Ni­ye bu ka­dar ezi­lir­sin? Ayıp bir şey de­ğil Kon­yalı Mehmet ol­mak. Ge­or­ge ol­ma­ya kalk­tı­ğın za­man ko­mik olu­yor­sun.

Yani bizim sanatçılarımız bir bakıma George olmak hevesine kapılmışlardır mı demek istiyorsunuz?

-Ta­mam, öy­le. Ha­ni meş­hur hi­kâ­ye­dir, laz İn­gil­te­re’ye git­miş, “Ben İn­ci­laz’ım”de­miş. Bir Türk’ün ben İn­ci­laz’ım de­me­ye hakkı yok. Ken­di­ne bir fayda­sı ol­ma­dı­ğı gi­bi her­ke­si de gül­dü­rü­yor.

Erol Bey, isterseniz yine çağdaşlığa gelelim. Bizim çağdaşların ne ölçüde çağdaş oldukları konusunda ne düşünüyorsunuz?

-Ne de­re­ce ken­di şah­si­yet­le­ri­ni, hem in­san ola­rak şah­si­yet­le­ri­ni, hem de için­de ya­şa­dık­la­rı top­lu­mun şah­si­ye­ti­ni ne de­re­ce yansı­ta­bi­li­yor­lar­sa, o de­re­ce çağ­daş­tır­lar. On­dan ne faz­la, ne ek­sik. 

Şimdi diyelim ki, çağdaş bir Türk ressamı, kendine Batı’da yer arıyor. Gitti, sizin dediğiniz gibi de kuyruğa girdi. Ve diyelim ki kuyrukta sıra geldi. Bundan sonra nelerle karşılaşacaktır?

-Bi­raz zor sı­ra ge­lir ta­biî. İçe­ri al­sa­lar bi­le, bir ke­re gel­dik­le­ri ce­mi­ye­tin fa­tu­ra­sı on­la­ra yük­le­nir. İtal­yan, ba­ga­jın­da Le­onar­do ile ge­li­yor, ben bar­bar­lık­la. Ya­ni İtal­yan’a Le­onar­do’nun to­runu ola­rak ba­kı­yor adam­lar, ba­na Vi­ya­na ka­pı­la­rı­na da­yan­mış Os­man­lı’nın to­ru­nu. Kuy­ruk acı­la­rı var. Ay­rı­ca Müslüman olmak bir sa­nat­çı için baş­lı­ba­şı­na bir han­di­kap. Ba­tı’da pi­ya­sa­yı elin­de tu­tan bel­li züm­re­ler var­dır. Me­se­la Ya­hu­di­ler. Ne­denle­ri çok ayrı. Gü­zel sa­nat­la­rın her da­lı ve ba­sın ya­yın işi bunla­rın elin­de. Di­nî du­ru­mu­nuz on­la­ra gö­re na­mü­sa­it ise, işi­niz zor­dur. Ya­rı­şa bir ke­re el­li met­re ge­ri­den baş­lı­yor­sun. Bu yetmi­yor­muş gi­bi, bir de bir da­ki­ka son­ra koş­ma­ya baş­la­tı­yor seni. Ya­rış za­ten on sa­ni­ye di­yor­sun, bir de bir da­ki­ka son­ra start ve­rir­sen… Ne ya­pa­lım di­yor, ca­nın is­ter­se…

Demek ki bu piyasada sanat ölçülerinden ziyade ideolojik ölçüler geçerli.

-Ga­yet ta­biî. Be­nim me­se­la, yıl­lar­dır ça­lış­tı­ğım ga­le­ri, da­ha önce de söy­le­dim ya, İs­lâ­mî dü­şün­ce­nin il­ham kay­na­ğı ol­du­ğu iş­le­re baş­la­dı­ğım­da ga­yet net söy­le­di; bak, de­di, be­nim alı­cı­ları­mın yüz­de dok­sa­nı Ya­hu­di. Ben bun­la­rı göz­den çı­ka­ra­mam de­di. Bu ka­dar ba­sit. Ben bu kun­du­ra­yı sat­tır­mam abi, baş­ka dük­kan­da sat di­yor. Baş­ka dük­kan yok.

Şimdi Türk resmini Batı’ya götürdük. Şimdi siz kendinizi bütün peşin hükümlerinden arınmış bir Batılının yerine koyun ve o gözle cevap verin. Bugünkü Türk resmi ne durumdadır?

-Çağ­daş Türk res­mi ma­ale­sef Ba­tı’nın ikin­ci bas­kı­sı­dır. Yaz­la­rı gel­di­ğim için pek o ka­dar ya­kın­dan ta­kip ede­mi­yo­rum. Ama gördü­ğüm ka­da­rıy­la, bü­yük ço­ğun­luk­la, Ba­tı’da piş­miş ye­mek­le­rin ısı­tı­lıp önü­mü­ze sü­rü­lü­şü. Bu bir yer­de he­pi­miz için va­rit. Baş­ka ül­ke­ler için ­de. Bu­ra­da bi­zi kur­ta­ra­cak olan şey, folk­lo­rik re­sim yap­mak de­ğil, öküz, man­da, ağ­la­yan köy­lü kı­zı res­mi yap­mak de­ğil. Ama o folk­lo­rik ve fel­se­fî tor­tu­nun sa­nat­çı­da bu­lun­ma­sı ve bu­nun şu­urun­da ol­ma­sı, bu­ra­dan bir sen­te­ze git­me­si la­zım. Mec­bu­ruz bu­na. Bu­nun dı­şın­da iyi Re­na­ult mon­ta­jı ya­pan adam olu­yo­ruz. Bi­ze yer­li ara­ba ge­rek, Re­na­ult mon­ta­jı de­ğil. Gö­tü­rüyor­sun onu, iyi, fe­na de­ğil di­yor adam, Tür­ki­ye’de vi­da­la­rı iyi sık­mış­lar. Bel­ki o ka­dar şık ol­maz, bel­ki bi­raz ka­bl–aka­ba­lık da bir ta­ze­lik­tir–, ama uzak­tan bak­tı mı, haa, bu bi­zim ma­lı­mız de­dir­te­cek eser­ler ge­rek. De­di­ği­min çok zor ol­du­ğu­nun da farkın­da­yım. Ama bu­nun ko­lay ol­du­ğu­nu hiç kim­se id­dia et­me­di. Ak­si tak­tir­de ha otu­rup Lev­nî’nin el­le kö­tü tak­li­di­nî yap­mış­sın, ha Ga­ugu­in üs­lu­bun­da bir re­sim yap­mış­sın, bir far­kı yok. Hep­si de tav­şa­nın su­yu­nun su­yu. Sa­nat­çı hiç te­sir al­tın­da kal­ma­ya­cak de­mek de­ğil­dir bu. He­pi­miz bir kül­tür bom­bar­dı­ma­nı al­tın­dayız. Ama önem­li olan ye­dik­le­ri­ni haz­met­mek­tir. Bel­li akım­lar, Ba­tı’da, bel­li sos­yal, po­li­tik ve kül­tü­rel ge­liş­me­le­re re­ak­si­yon ve­ya kontr re­ak­si­yon­dur. Siz o aşa­ma­la­rı ge­rek­ti­ren, o re­ak­si­yonu ge­rek­ti­ren şart­lar ol­ma­dan, so­nuç­la­rı­nı al­mış­sı­nız. Se­be­bi­ni gö­re­me­den ne­ti­ce­yi al­mış­sın. Eğ­re­ti du­ru­yor. Si­vil el­bi­se giy­miş as­ker­ler gi­bi. Ka­çı­yor kı­ra­vat üs­tün­den. En­düst­ri dev­ri­mi­ni İngil­te­re yüz se­ne ön­ce ya­şa­mış. Ce­vap­lar fark­lı ola­cak ta­biî.

Şimdi bu, bizim yaşadığımız ekonomik, politik vb. sıkıntılara sanatçıların verdiği herhangi bir cevap yoktur anlamına gelir mi?

-Pek yok ta­biî, gör­dü­ğü­müz ka­da­rıy­la yok.

O zaman, Türk sanatçıları kendilerini yaşadıkları toplumdan tamamen tecrit etmişler demektir.

-Öy­le.

Türkiye’de son zamanlarda sahte sanatseverlerin türediği dikkatinizi çekti mi?

-Ga­yet ta­biî. Sah­te sa­nat­kâr­lar, sah­te münek­kit­ler gi­bi, sah­te sanat­se­ver­ler var.

Sadece resimde değil, tiyatroda, operada, müzikte…

-Ta­bi­îdir bu. İçtimâî bir bas­kı var. Me­se­la Ali Bey’in evin­de A res­sa­mı­nın işi var, Ve­li Bey’in evin­de de var. Pe­ki Ha­san’ın ne­si ek­sik, pa­ra­sıy­la de­ğil mi? Alın lan şun­dan bir re­sim di­yor. Belki Ba­tı’da da böy­le baş­la­dı. Biz­de bur­ju­va­zi çok ye­ni. Ço­cuk­ları gö­re­cek. Ev­de 12 ya­şın­da­ki oğ­lan gö­re­cek. Biz evi­miz­de pek re­sim gör­me­dik. Ye­ni öğ­re­ni­yo­ruz bun­la­rı. De­dim ya bur­ju­vazi ye­ni oluş­ma­ya baş­la­dı. Son beş on yı­lın hi­kâ­ye­si. Bu ara­da ta­biî bur­ju­va­zi­nin bütün hö­dük­lük­le­ri de olu­yor. Ama ikin­ci ve­ya üçün­cü ku­şak, de­de­si­nin evin­de­ki Ho­ca Ali Rı­za res­mi­ni ya­ban­cı bul­ma­ya­cak. Bu­nu bi­raz an­la­yış­la kar­şı­la­mak ge­re­kir di­ye düşü­nü­yo­rum. Av­ru­pa’da da bu seç­kin bir gru­bun si­dik ya­rı­şıy­la baş­la­dı. Biz­de de bir za­man­lar ev­le­re ası­lan lev­ha­lar var­dı. Bir ba­kı­ma Ba­tı’da tab­lo­la­rın gör­dü­ğü va­zi­fe­yi gö­rü­yordu. Şim­di es­ki ya­zı­lar da top­la­nır ol­du. Bir za­man­lar atı­lır­dı bun­lar. Aman gör­me­sin­ler, ayıp olur di­ye. Ama ba­kın ne ka­dar kı­sa za­man­da ol­du bu. De­ği­şi­yor Tür­ki­ye.

Bunların ekonomik birer meta haline gelmesi…

-Hem iyi, hem kö­tü. İyi yö­nü­ne ba­kar­sak şöy­le: Bu adam­lar zaten sa­dece eko­no­mik de­ğer­ler sis­te­mi için­den gel­di­ler. On­lar için bir şe­yin kıy­me­ti ned­re­tin­den de­ğil, fi­ya­tı­nın yük­sek­liğin­den. Es­ki­den yır­tıp at­tı­ğı Ho­ca Ali Rı­za’nın ka­ra­ka­lem resmi, ya da “Ah mi­ne­laşk” lev­ha­sı bir­den­bi­re kaç mil­yon li­ra… Haa, bir­den­bi­re kıy­met­li ha­le gel­di. Bu ev­de du­ra­cak de­di. Bu yak­la­şım, o de­ğer­le­rin yok ol­ma­sı­na ma­ni olu­yor. Da­ha ön­ce çar­çur olu­yor­du, baş­ka­la­rı ge­lip alı­yor, gö­tü­rü­yor­du onu. Çok en­te­re­san. Me­se­la Lond­ra’da­ki Sot­heby’s’in mü­za­ye­de­le­ri­ne bi­zim­ki­ler de gir­me­ye baş­la­dı. Çat­lı­yor in­san. Ulan, yir­mi se­ne ön­ce ak­lı­nız ner­dey­di, sa­lak­lar! Bin­de bir fi­ya­tı­na ala­bi­lir­din, üs­te­lik ha­yır dua ka­za­nır­dın. Şim­di gi­dip Lond­ra’dan alı­yor­lar. İran’da da böy­le olur­du. Ha­tır­la­rım, Şah za­ma­nın­da İran­lı­lar ge­lip Lond­ra’dan New York’tan Acem ha­lı­la­rı alır­lar­dı. İran’da İran ha­lı­sı kal­ma­mış­tı. Ko­mik bir şey. Yi­ne o hep es­ki­yi be­ğenme­yip hö­dük ol­ma­yı Ba­tı­lı­lık zan­net­me­nin so­nuç­la­rı bun­lar. Şim­di ya­vaş ya­vaş so­rul­ma­ya baş­lan­dı: “Aca­ba ben ha­ki­ka­ten Ba­tı­lı ola­bi­lir mi­yim? Bu­nun yo­lu on­la­rı may­mun gi­bi tak­lit etmek­ten mi ge­çer?” di­ye. Evet, şim­di her­kes an­la­dı, Sa­ban­cı’sından bil­mem ne­si­ne ka­dar; el yaz­ma­sı Kur’an kıy­met­li. Bu­nu anla­dı şim­di. Çok ye­ni ama, on beş se­ne ön­ce mev­zu­ba­his de­ğil­di. Şim­di bü­luğ ça­ğın­da­ki oğ­la­nın pat­la­ma­sı gi­bi. Du­ru­lur za­manla. Ya­ni bü­yü­ye­cek, bı­yık­la­rı çı­ka­cak. Bu ka­dar ace­le­si ol­ma­dığı­nı an­la­ya­cak. Bir se­çim ya­pa­cak ha­le ge­le­cek.

Kendini milletlerarası seviyede kabul ettirmek isteyen bir ressamın sizce öncelikle nelere dikkat etmesi gerekiyor?

-Ön­ce ne­re­den gel­di­ği­ni, için­den çık­tı­ğı kül­tü­rü çok iyi bil­me­si ve git­mek is­te­di­ği Ba­tı ise,Ba­tı’nın da na­sıl ça­lış­tı­ğı­nın far­kın­da ol­ma­sı la­zım. Ta­biî bu, Ba­tı­lı bir sa­nat­çı­ya gö­re ekst­ra zaman ge­rek­ti­ri­yor. Ba­tı’da sa­nat dünya­sı­nın ve pi­ya­sa­sı­nın ken­di­ne has şart­la­rı var­dır ki, çok ağır şar­tlar­dır bun­lar. Bü­yük ser­ma­ye ve bel­li bir di­nî grup­la il­gi­li me­ka­niz­ma. O me­ka­niz­ma­nın nasıl iş­le­di­ği­nin çok iyi bi­lin­me­si ge­re­kir. Ak­si tak­dir­de, Pa­ris’in göbe­ğin­de bi­le otur­san, hiç kim­se­nin ha­be­ri ol­maz.

Bu piyasayı fazla zorlamak bizi yüzsüz çocuk durumuna düşürmüyor mu?

-El­bet­te. AT (Avrupa Topluluğu) hi­kâ­ye­si­ne dö­nü­yor. İs­te­miyo­rum kar­de­şim se­ni di­yor. Ye­mi bı­ra­ka­cak­sın, ba­lık ken­di­si dü­şe­cek. Ağ­zı­na zo­ka­yı so­kar­san, bu ba­lık tut­mak de­ğil, ır­zı­na geç­mek olur. Mak­bul de­ğil. Za­ten ol­mu­yor da. Ya­hu di­yor­sun ben AT’a gir­mek is­ti­yo­rum. Kar­de­şim is­te­mem se­ni di­yor, sen Müslüman­sın di­yor. Açık açık. Pa­ran yok di­yor. Çok çok sa­na bek­çi­lik yap­tı­rı­rım di­yor. İs­ter­sen bir ku­lü­be ve­re­yim, ya­bancı­la­rı ko­va­lar­sın di­yor. Be­nim evi­me ta­şı­na­maz­sın di­yor. Biz, yok ta­şı­na­ca­ğız di­yo­ruz. Bu böy­le ol­ma­ma­lı, adam de­me­li ki, ya­hu n’olur bi­ze ge­lin, biz­de otu­run. İş­te onu de­dir­tme­nin yo­lu, iti­ba­rın­dan, ken­di kül­tü­rü­nün gu­ru­nu­nu ta­şımak­tan utan­maman­dan ge­çer. Ge­lir, geç ge­lir, ama ge­lir. Sa­kal­la­rın ağa­rır. Ama iti­ba­rı­nı ko­ru­muş olur­sun. Şim­di ası­lır­san ol­mu­yor. Baş be­la­sı olu­yor­sun. Bir sü­re son­ra adam ka­pı­cı­ya di­yor ki, içe­ri sok­mayın. Ga­le­ri de, ya­yı­ne­vi de vi­ze ko­yu­yor. Boş­ver di­yor, yi­ne o Türk mü gel­di? İl­lal­lah ya­hu? Bu du­ru­ma düş­mek­le ken­di­ne de ayıp edi­yor­sun, tem­sil et­ti­ğin ce­mi­ye­te de. Üs­te­lik mu­vaf­fak da ola­mı­yor­sun.

Literatüre geçmiş Türk ressamı var mı Avrupa’da?

-Bil­di­ğim ka­da­rıy­la yok. Ma­ale­sef.

Erol Bey, son olarak Türkiye’deki resim eleştirisi hakkında fikirlerinizi almak istiyoruz. Bu eleştirmenler, eleştiri mi yapıyorlar, başka bir şey mi?

-Ha­ni boy­nun ni­ye eğ­ri de­miş­ler de­ve­ye, ne­rem doğ­ru ki de­miş. Hep­si bir­bi­riy­le iliş­ki­li. Kri­tik et­mek, o işi yap­mak­tan da zordur. Çün­kü da­ha bü­yük bir bi­ri­kim is­ter.

Bir eleştirmen argosu var…

-Evet, o dı­şar­ı da da, me­se­la Fran­sa’da da var­dır. Okur­sun, yahu ne di­yor bu adam? İyi mi kö­tü mi, be­ğen­di mi, be­ğen­medi mi? Bir çe­şit laf cam­baz­lı­ğı, lin­gü­is­tik ak­ro­ba­si. Ver­ba­lizm. Açık ­se­çik yaz­mak ne­re­dey­se ayıp ol­du. Bir so­ru: Aca­ba bu bi­ri­kim ve ge­nel kül­tür nok­sa­nını ör­ten bir ka­muf­laj mı? Sis bom­ba­sı mı? He­ri­fi kıs­tı­rıp sor­du­ğu­nuz za­man, kar­de­şim ne de­mek ya­ni bu di­ye, o za­man da pek ce­vap gel­mi­yor. Böy­le tu­haf bir şey iş­te…

Verdiğiniz bilgiler için teşekkürler.

Kaynak: Erol Akyavaş’la röportaj, “Miraçnâme Ressamı Türk Resmine Nasıl Bakıyor?”, Orta Sayfa Sohbetleri: Sanat, haz. M. İhsan Kara, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013, s. 27-36.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın