Kocamustafapaşa’da meydana hâkim bir manav dükkânı… Baba oğul tezgâhlarının başında… Ezan vakti gelince camiye doğru atılan huzurlu adımlar… Esnaflığın para kazanmaktan çok, ihtiyaç görmek için yapıldığı zamanlar… Halil, güzel adam… Evli, iki çocuk babası… Sakin, içine kapanık… Hiçbir şeyin açık olarak konuşulmadığı, gizli tavırların, sessizliklerin, bakışların anlam kazandığı kuvvetli aile bağları… Ailenin bu geleneksel duruşu, şekilden ibaret değil. Halil’in ayağını bastığı zemin sağlam… Fakat dünya, tam da insanın emin olduğu yerden sınandığı yer. Halil’in bir çift hülyalı göze teslim olduğu o geceden sonra bildik zemin, ayağının altından kayar gider.

Birbirine karışan sesler, göz alıcı ışıklar… Bir yere yetişecekmiş gibi hızla hareket eden menzilsiz, tedirgin kalabalıklar… Beyoğlu… Eski sakinlerinin dışında herkesin yabancı olduğu semt… Bu semtte bir kamyonun kasasını devirip yük boşaltması gibi dünyalık dertler, acılar, feryadı anımsatan şuh kahkahalar, mahallesinde kendi gibi olamamışlıklar, açlık ve yaşanmamışlıklar; eğlenmek bahanesiyle köşe başlarına, sokak aralarına boca edilir. Belki de caddeyi sadece baştanbaşa yürümenin bile insanı yormasının sebebi, ruhların bu görünmez enkazın farkına varmasıdır. Bu dün de böyleydi bugün de böyle… Bir semtin kaderi… Ve bu kaderle kesişen bir başka kader… Halil’in kaçamak bir arkadaş eğlentisinden tutkulu bir aşka sürüklenişinin hikâyesi… Vesikalı yârim… Müzik ve diğer tüm sesler kesilir. Büyülü edasıyla sigarasının yakılmasını bekleyen, güzel konsomatris, gözlerini adama diker. Kurulu düzen, aile, aidiyet… Her şey darmadağın olur. Halil’in kendi deyişiyle o gece ne yaşıyorsa ilktir onun için. Ve olan olur. Bir Kocamustafapaşalı’nın Beyoğlu’yla imtihanı başlar. 

Halil, gecenin sonunda Sabiha’ya misafir olur. Sabiha, pavyondaki ışıltısından sıyrılır. Ev hâli… Kıyafetini değiştirir. Küpelerini çıkarır. Kokusunu silinir. Halil şaşkın… “Süslü, esanslı kadın” tanımamıştır o güne kadar. Sabiha’nın hayatına dair sorular sorar. Konu, Sabiha’nın nasıl bu yola düştüğüne gelince, dinlemek istemez. Çünkü hoşlanmıştır ondan. Bu hissine zevâl getiren, vicdanına ağır gelecek bir hikâyeyi dinlemeyi reddeder. Ne o an ne de daha sonra, hiçbir zaman merak etmez. Hâllerin ve duyguların sürekli değiştiği bu tuhaf gecede değişmeyen tek bir şey vardır. Halil, kendi gibi olmaktan vazgeçmez.

Halil: Sabiha… Asıl adın mı?

Sabiha: Yok yalancı! Takma isim olsa Sabiha mı olur? 

Bu samimiyet, Halil’i pavyona gelen aç erkek yığınlarından ayırır. Sabiha, Halil’in farkına varır. Halil’in masum hâlleri Sabiha’yı o zamana kadarki tecrübelerinin aksine tereddüde düşürür. Halil’in kendisine hediye olarak getirdiği meyve sepetiyle pavyonun kapısından girdiği an, Sabiha onun başkalığından emin olur. Birbirlerinin hayatlarına dair çok az şey bilirler. Ama ne fark eder? Tenha bir Beyoğlu sokağında kol kola girip yürümeye başlarlar. Birbirlerine inanırlar.

Halil, evini, işini, semtini kısaca bütün hayatını geride bırakarak Sabiha’ya taşınır. Sabiha, kendisini gerçekten seven birini bulduğunda bambaşka bir kadın olur. Ses tonu, kelimeleri, bakışları, huzur içinde erkenden gelen uykusu… Bütün hâlleriyle değişir. Bu, değişmek de değildir aslında. Makyajını sildiğinde görünen masum güzelliği gibi, sevgiye, sahiplenilmeye muhtaç tarafının, özünün ortaya çıkışıdır. Halil’in aldığı erzakı birlikte raflara yerleştirirken Sabiha bir an durur. Minnettar gözlerle Halil’e bakar.

Sabiha: Halil! Bu evi şimdi seviyorum. Ondan evvel… Ne bileyim ben… Bir barınaktı sadece. Şimdi ev oldu… 

Barınak yuva olur. Sabiha için geçmişin izleri sanki bir an kaybolur. Halil pazarda… Küçük meyve tezgâhının başında… Sabiha evde… Artık eskisi gibi içmiyor çünkü mecbur değil. Çamaşır, iğne, iplik, temizlik… Pür saadet… Böyle sürüp gidecek sanırlar bir zaman.

Halil: Sabiha! Peşini bırakmazlar senin. Onlar da haklı… Herkes haklı bu işte… 

Halil haklı çıkar. Bırakmazlar peşlerini. Sabiha’nın belâlısı bıraksa Halil’in ailesinin âhı bırakmaz. Sabiha, Halil’in evli olduğunu öğrenir. Kandırılmış olma ihtimali öfkelendirmez onu. Öyle incelmiştir ki Sabiha’nın kalbi, kendini feda edercesine sever. Üçüncü ağızlardan duyduğu bu gerçeği açıktan Halil’e sormaya cesaret edemez. İtimatsızlık edip onu kırmaktan korkar. Zaman geçer. Ne Sabiha sorabilir ne Halil anlatabilir. Ama gerçek ortaya çıkar. Sabiha için vicdan, aşktan da üstün gelir.   

Sabiha: İşin içinde başka bir kadın olsaydı kolaydı. Uğraşır, baş ederdim ama aileyle, çocuklarla baş edilmez.

Geçmişin gölgesi… Belâlar, vukuatlar… Ve sonunda hapis hayatı, ayrılık… Sabiha’dan ne bir haber ne bir mektup… Hasretlik de zor ama en ağırı belirsizlik… Halil yine de ümidini diri tutar. Hapisten çıktığı gün, gözleri ufukta… İnsan, kendisi an be an değişiyorken hayatı bıraktığı yerde bulmak zannına kapılır. Değişen, Halil’in korktuğu gibi, Sabiha’nın hisleri değildir. Geçen zaman, peşlerini hiç bırakmayacak vebâllerle vuslata ermenin imkânsızlığını gösterir onlara. Bunu ilk fark eden Sabiha olur.

Halil’in babası, ailesinin başına gelen felâkete sabreder. Oğlunun yüzüne ayıbını vurmamak için karşılamaya gelmez Halil’i. Yanında olmak, yan yana olmayı gerektirmez her zaman. Babası, Halil’e onu her hâliyle kabul eden bir yuvasının olduğunu yokluğuyla anlatır. İnsanı tanıyan arifler için, kelimeler yetmez meramı anlatmaya. Onlar, tavırlarla konuşur. Şahsiyetleri karşısında ezilmez insan. Ancak teslim olur. Sevdiğine haklı çıkmak… Neye yarar ki? Defterden silmek… Ne mümkün… Başa gelen çekilir. Ve her şey olacağına varır.

Halil, düşünür. Uzun uzun… Ve sonunda anlar Sabiha’yı. 

Sabiha: Sevgi de yetmiyormuş. Çok eskiden rastlaşacaktık…

Birbirlerine duydukları sevgiden en emin olduğu anda verir kararını. Bir gece, nasıl gemileri yakıp Sabiha’ya gittiyse öyle geri döner evine. Kapıyı oğlu açar. Çocuk şaşkın, bakakalır. Gözleri parlar. Oğlunun bu sevinçli hâli bile, geçen zaman içinde yıktığı gönüllerin tercümanı olmaya yeter.

 –Başımı okşadı benim. Kalacak mı?

Ve sessiz bir kadın… Vakarlı… Bütün gücünü teslimiyetten alan… Sitem etmek şöyle dursun, sanki uzak bir yoldan gelmiş gibi kocasının yorgunluğuna çare arayan… Halil’in önüne terliği konulur. Yatak serilir. Bembeyaz çarşaf, karanlık günlerin üzerine örtülür. Bir başına göğüs gerilmiş geceler ve gündüzler… Terk edilmişlik… Bütün yaşananların üzerine, sessizliği bozan tek bir söz söylenir; Halil’i yuvasına geri döndüren tılsım:

Aç mısın?

Sabiha, son bir çırpınışla, kavuşmak hayaliyle Halil’e koşar. Madem birbirlerini seviyorlar, bütün engeller aşılıp yeni bir sayfa açılabilir. O da Halil gibi her şeyi bıraktığı biçimde bulacağını sanır. Fakat karşısında bulduğu adam, Halil değildir artık. Evine dönmüş, işini, sorumluluğunu üstlenmiş, ihmâl ettiği çocuklarına şefkat dağıtan bir aile reisidir. Soğuk ve ıssız gecelerde ışıkları yanan evlerin pencerelerinde yalnızlığını seyre dalan yuvasızlar gibi bir süre izler ailenin saadetini. Daha fazla yaklaşamaz. Olduğu yerde kalakalır. Sadece Halil’in babası… Uzaktan fark eder Sabiha’yı. İhtiyar, onu kovmak için değil, ailesini korumak için bir adım atar öne doğru. Meydanda dimdik durur ailesinin önünde. Sabiha’ya her şey apaçık malûmdur artık. Şükran Ay, hâli dile vurur. “Kalbimi kıra kıra, bıraktın bir hatıra…” Sabiha, dönüp yürümeye başlar. Derdinden habersiz kalabalıklara haykırası gelir insanın, “öyle umarsız durmayın, aranızdan bir kalbi kırık geçip gidiyor” diye…

Yürüdüğü yolun sonu eski hayatına mı çıkar? Hislerini basit bir arzunun ötesine taşıyıp aşka dönüştüren cevher, başka bir hayatın mümkün olduğuna inanan yüreğiyse eğer; çektiği acıların, ödediği bedellerin bir anlamı olmalı. Bütün yaşananlar, enikonu bir yasak aşk hikâyesi midir sadece? Bu sorunun cevabını, kendi saadetini bir kenara koyarak sevdiğinden vazgeçtiği gün vermiştir Sabiha. Halil, Sabiha’nın iyiye, güzele dair umudunun vücut bulmuş hâlidir. Halil’den geçilir. Umuttan geçilmez.


0 yorum

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Arkadaşlarınızla paylaşın